BAKARA

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Bakara 2/1 TEFSİR)
الٓمٓۚ
ELİF! LÂM! MÎM![*]

[*] Bu harflere huruf-u mukattaa /bağlantısı kesilmiş harfler denir. Bunların nebimize sorulmamış olması, bilinen bir anlamının olduğunu gösterir. Yoksa müşrikler bunu dillerine dolar, Nebîmizi sürekli rahatsız ederlerdi. Bununla ilgili sorular, anadili Arapça olmayanların Müslüman olmaları ile başlamıştır. Bu harflerle başlayan yirmi dokuz sureden yirmi beşinde Kur’an’a, dördünde de birbirinden farklı konulara vurgu yapılıyor olmasından onların dikkatleri toplama görevi yaptığı anlaşılır. Biz de birinden CDZ, PDŞ, RS gibi birbirinden kopuk harfler duysak “Ne diyecek?” diye dikkat kesilir, arkasından gelecek sözleri bekleriz ama Türkçede böyle bir kullanım yoktur.


(Bakara 2/2 TEFSİR)
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ
İşte o Kitap budur[1*]. Bu konuda şüphe yoktur[2*]. Müttakîler[3*]/yanlışlardan sakınanlar için rehberdir[4*].

[1*] el-kitâb (ٱلْكِتَٰبُ) o kitap yani Allah’ın kitabı anlamındadır. Her nebiye kitap verilmiştir (Bakara 2/136-137, Âl-i İmrân 3/81-82, En’âm 6/83-90). Bu, Allah’ın, beklenen son kitabıdır (Bakara 2/89, Şuara 26/196, Secde 32/2). 

[2*]  Bakara 2/23, Yunus 10/37-38.

[3*] Müttakî, kendini koruyandır (Lisan). Allah’ın dini fıtrat, yani doğal yapıya koyduğu kanun ve kurallar bütünü olduğu (Rum 30/30) için müttakî, fıtratını koruyan, yanlış yapmaktan sakınan kişidir. O, herhangi bir varlığı Allah’a denk tutmaz (Nisa 4/48, Nisa 4/116-121). Böyle biri, Kur’an ile karşılaşınca onu kendine rehber edinir. Daima dürüst ve erdemli olmaya ve her türlü yanlıştan sakınmaya çalışır (Bakara 2/177, Zümer 39/32-33). Yalnızca şirk koşmaktan sakınmış kişiyi de Allah, bu yönüyle müttaki sayar. Günahı sevabından çok olduğu için cezasını çekmek üzere cehenneme sevk edilmiş olsa da Allah onu, ebedi cehennem cezasından kurtarır (Meryem 19/68-72, Meryem 19/86-87). 

[4*] Rehber diye çevirdiğimiz “hüdâ” kelimesi, hidâyet kökündendir. Hidâyet, nazikçe yol göstermektir (Müfredat). Allah’ın hidâyeti dört çeşittir: Birincisi varlığını, birliğini ve her şeyden yakın olduğunu her vesileyle göstermesidir. Bu yüzden Allah, yanlış yola girenleri bir şekilde uyarır (Şems 91/8-10, En’âm 6/125) ve kendini ikinci sıraya koyup başkasına öncelik vermeyi müşriklik sayar ve asla bağışlamaz (Nisâ 4/48, Nisa 4/115-117). İkincisi, iyiyi kötüden ayırma özelliği verdiği insana, doğruyu bulmasında rehberlik etmesidir (Zâriyât 51/20-21). Üçüncüsü, indirdiği kitaplarla yol göstermesidir. Bu yüzden o kitapların her biri birer hüdâ yani rehberdir (Bakara 2/2, Bakara 2/38). Dördüncüsü de doğru tercihte bulunan herkesi yoluna kabul etmesi ve doğru yolda olduğunu onaylamasıdır (İbrahim 14/4).

 


(Bakara 2/3 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ
Allah’a içten[1*] inanan,[2*] namazı düzgün ve sürekli kılan[3*] kendilerine verdiğimiz rızıkları infak eden /hayra harcayan[4*],

[1*] “İçten” anlamı verdiğimiz el-ğayb (الغيب) daki el (ال) takısı muzafunileyhten ıvazdır yani tamlananın yerine geçer; “(بغيبهم) gayblarıyla” anlamındadır. Kişinin içi, Allah’tan başkası için gaybtır, gerçekten inanıp inanmadığını ondan başkası bilemez (Kasas 28/56, Kaf 50/16-18). İman, kalp ile tasdik şartına bağlandığı için kimse bir inancı kabule veya inkâra zorlanamaz (Bakara 2/256).

[2*] İnanmak, güvenmektir. Allah’ın varlığını herkes kabul eder; ama herkes yeterince güvenip teslim olamaz. İnsanı kâfir yapan, ona tam güvenmemektir.

[3*] Namaz diye anlam verdiğimiz es-salât (الصلاة)'ın kök anlamı, bir şeyi bırakmamak, sürekli arkasında olmaktır (Lisan'ul-Arab). Namaza salat denmesi, hiçbir şart altında terk edilemeyen ve her gün, belli vakitlerde yerine getirilmesi gereken tek ibadet olmasından dolayıdır. Namazı emreden Kur’an olduğu için Kur’an daha önemlidir. Ona uymak için içeriğini bilmek ve o bilgiyi sürekli tazelemek gerekir. Zaten namaz, bunun için kılınır. Allah Teâlâ Musa aleyhisselama şu emri vermiştir: “...  namazı, benim zikrim için (ayetlerimi kafana yerleştirmen için) düzgün ve sürekli kıl!” (Taha 20/14). Nebimize olan emir de şöyledir: “Bu kitaptan sana vahyedileni bağlantılarıyla birlikte oku. Namazı da düzgün ve sürekli kıl. Namaz, fuhşu ve kötü davranışları engeller. Hiç şüphe yok ki Allah’ın zikri (kitabı) en önemlisidir. Allah, ne yaptığınızı bilir” (Ankebût 29/45). Manası anlaşılmadan okunan ayetler, fuhşa ve kötü davranışlara engel olamaz. Arapça bilmeyenler, namazı, Kur’an’ın kendi dillerine çevrilmiş meali ile kılarlar. Çünkü kitap onlara ancak o şekilde hitap edebilir (İbrahim 14/4).

[4*] Nafak, tünel; infak da bir şeyi tünelden geçirmek gibidir. İnfakın Türkçe karşılığı harcamadır. Damarları tünele benzetirsek infak; kanın, gıda ve oksijeni hücrelere götürüp onların ürettiklerini ilgili yerlere taşımasına benzer. Saklanan malın ve paranın kimseye faydası olmaz. Bunların ihtiyaçlılara ulaşması gerekir. Bu yüzden Kur’an, daima infakı emreder. Allah rızası için infak, doğrudan ihtiyaçlıya ulaştığı için derhal tüketilir ve yeni üretimin kapısını açar. Ticaret de üretilen mal ve hizmetin, ihtiyaçlılara ulaşmasını sağladığı için bir çeşit infaktır. Mal, uzun süre saklanamaz ama para saklanabilir. Paranın esası altındır; ancak hangi malzemeden yapılmış olursa olsun, Allah Teâlâ,  parayı kasalara koyup dolaşımına engel olanları ağır bir şekilde tehdit etmiştir (Tevbe 9/34-35).


(Bakara 2/4)
وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ
Sana indirilen kitaba da senden önce indirilen kitaplara da inanıp güvenen[*] ve ahirete inançları tam olanlar var ya,

[*] Bakara 2/136-137, Al-i İmran 3/84-85, Nisa 4/150-151.

 

(Bakara 2/5 TEFSİR)
اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
İşte Rablerinden/Sahiplerinden[1*] gelen rehbere uyanlar onlardır. Umduklarına kavuşacak olanlar da onlardır[2*].

[1*]  Rab kelimesinin en uygun karşılığı “sahip”tir. Bkz. Fatiha 1/2‘nin dipnotu.

 

(Bakara 2/6 TEFSİR)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
Kâfirleri/ayetleri görmezlikte direnenleri[*] uyarsan da uyarmasan da onlar için fark etmez; inanıp güvenmezler.

[*] Küfür, örtme; kâfir, örten anlamındadır (Müfredât). Kur’an’da kâfirin ilk örneği İblis’tir (Bakara 2/34). Allah ona, Âdem’e secde etmesini emrettiği halde etmemiş, “Sana emrettiğimde secde etmemene yol açan engel neydi?” diye sorduğunda da “Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın ama onu balçıktan yarattın.” (A’râf 7/12) diyerek, sanki Allah ona, neden yaratıldığını sormuş gibi farklı bir cevapla, verilen emrin üstünü örtmüş ve davranışında ısrarcı olmuştu. Bu ısrarcı davranışı göstermesi sebebiyle kâfirlik kelimesini en iyi karşılayan ifade “görmemekte direnmek”tir. Bir kişi, Kur’ân’ın Allah’ın kitabı olduğunu anladıktan sonra onun ayetlerinden bir tanesini dahi görmemekte direnirse üstünü örtmüş ve kâfir olmuş olur. Bu kişi, direnmesine sebep olan şeyi birinci sıraya, Allah’ı ikinci sıraya koyduğu için de müşrik olur. Bundan dolayı her kâfir, müşrik; her müşrik de kâfirdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ayetleri görmezlikte direnenlerin (kâfirlerin) kalplerine korku salacağız. Çünkü onlar, Allah’ın indirdiği bir delile dayanmadan ona şirk koşmuşlar /yetkisine ortaklar uydurmuşlardır.” (Âl-i İmrân 3/151

 

(Bakara 2/7 TEFSİR)
خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟
Sanki kalplerini ve kulaklarını Allah mühürlemiş, gözlerinde de perde vardır[*]. Onların hak ettiği büyük bir azaptır.

[*] Kâfirlerin ön yargıları, istiâre-i temsiliyye /alegori ile canlandırılmıştır (Keşşaf). İstiârede benzetme edatı gizlenir. Buradaki mecaz gerçek sanıldığı için benzetme edatı, tarafımızdan “sanki” sözüyle açığa çıkarılmıştır (Yasin 36/8-10, Lokman 31/6-7, Câsiye 45/6-7). “Sanki” edatı yazılmazsa bazı insanlar, Allah’ın kafirlere, tövbe kapısını kapattığını ve özgürce karar almalarını engellediğini sanacaklardır (Nisa 4/18). Oysa tövbe edildiği yani yanlıştan dönüldüğü takdirde (Bakara 2/160) affedilmeyecek bir günah yoktur (Zümer 39/53). Ayetleri görmezlikte direnenler, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini gereği gibi kullanmaz; gerçekleri görmek, duymak ve anlamak istemezler. Sanki Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerine de perde çekmiş gibi davranırlar. Ayrıca Allah, kâfirleri, en’ama yani koyun, keçi, sığır ve deveye benzetmiştir. Bunun sebebi de kalplerini, kulaklarını ve gözlerini bir insan gibi kullanmamalarıdır (A’raf 7/179, Furkan 25/43-44). Ayrıca bakınız: Nisa 4/155, Maide 5/13, En’am 6/46, Araf 7/100-101, Tevbe 9/87, Tevbe 9/93, Yunus 10/74, Nahl 16/106-108, Rum 30/58-59, Mümin 40/35, Casiye 45/23, Muhammed 47/16, Saf 61/5, Münafikun 63/3, Mutaffifin 83/14.

 


(Bakara 2/8 TEFSİR)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ
Bir de “Allah’a ve ahiret gününe inandık.” diyen insanlar vardır. Halbuki onlar inanıp güvenmiş değillerdir.


(Bakara 2/9 TEFSİR)
يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَۜ
Allah’a ve müminlere karşı oyun kurmaya çalışırlar[1*]. Oyunu, sadece kendi aleyhlerine kurarlar ama farkına varmazlar[2*].

[1*]  Ayette geçen hıda (الخداع)’nın anlamı, planlı bir şekilde yanıltma ve aldatmadır (Müfredât). Yeni bir nebi beklentisinde olan bazı Yahudilerin nebimize gösterdikleri tavır buna örnektir (Bakara 2/75-79, Bakara 2/90). Hesaplarına uymayan ayetlere farklı anlamlar verip yanlış yola giren herkes bu kapsama girer.

[2*] Nisa 4/142.


(Bakara 2/10 TEFSİR)
ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًاۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
Kalplerinde, (kâfirliklerinden dolayı) bir hastalık oluşur; Allah onlara bir hastalık daha ekler. Yalan söylüyor olmalarına karşılık hak ettikleri, acı veren bir azaptır[*].

[*] Bunlar kâfirlik ve yalancılıklarının cezasını ahirette de çekerler (Tevbe 9/101, Tevbe 9/125).

 


(Bakara 2/11 TEFSİR)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ
Onlara: “Yeryüzünde düzeni bozmayın!”[*] denildiğinde, “Biz sadece düzeni sağlayan kimseleriz.” derler.

[*]  “Düzeni bozma” şeklinde tercüme ettiğimiz ifsad, fıtratı bozma gayretidir. Fıtrat ise, tabiatta ve insan vücudunda geçerli kanun ve kurallar bütünüdür. Allah’ın doğru saydığı din de fıtrattır (Rum 30/30). 


(Bakara 2/12 TEFSİR)
اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ
Dikkat edin, gerçek anlamda düzen bozucular onlardır ama farkında olmazlar[*].

[*] Bakara 2/204-206


(Bakara 2/13 TEFSİR)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ
Onlara: “Diğer insanlar nasıl inanıyorsa öyle inanın” denildiğinde, “O akılsızların inandığı gibi mi inanalım!” derler. Dikkat edin, asıl akılsızlar onlardır ama bilmezler[*].

[*] Bunun örneği, Kur’an’a inanmadığı halde Müslüman görünerek nebimizin arkasında namaz kılan Yahudi münafıklardır. Kıblenin Beytülmakdis’ten Kâbe’ye çevrilmesi onları çok rahatsız etmişti (Bakara 2/142).


(Bakara 2/14 TEFSİR)
وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ
İnanıp güvenenlerle yüz yüze gelince, “Biz de inanıp güvendik.” derler. Şeytanlarıyla[1*] başbaşa kalınca da “İnanın biz sizin yanınızdayız, biz onları sadece idare ediyoruz[2*]!” derler.

[1*] Şeytan, doğru yoldan çıkmış, başkalarını da çıkarmaya çalışan her cin ve insandır (En’âm 6/112, Nas 114/1-6).

[2*] Ayetteki müstehzi (مُسْتَهْزِءُ) kelimesi, gizlice dalga geçme anlamındaki hüz (هزء) kökündendir (Müfredat). Ona, yerine göre idare etme, göz yumma veya hafife alma şeklinde anlam verilmesi uygun düşmektedir. 


(Bakara 2/15 TEFSİR)
اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
Taşkınlıkları içinde bocalayıp durmalarına fırsat vererek onları asıl idare eden Allah'tır.


(Bakara 2/16 TEFSİR)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ
Onlar, rehberi verip[*] sapıklığı almış kimselerdir. Yaptıkları alım satım bir kazanç sağlayamamıştır. Doğru yolda değillerdir.

[*] Hidayet; doğru yola girme, doğru bir yola rehberlik etme ve o yola kabul etme anlamlarındadır. Dalalet ise kasıtlı veya kasıtsız olarak yoldan çıkma, hedeften sapma, kaybolma, bir şeyi kaybetme vs. anlamlara gelir.


(Bakara 2/17 TEFSİR)
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًاۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ
Onların durumu, bir meşale yakmak isteyenin durumu gibidir. Meşale çevresini aydınlatınca sanki Allah gözlerini kör etmiş de kendilerini karanlıklar içinde bırakmış gibi olurlar; hiçbir şeyi göremezler[*].

[*] Buradan itibaren dört ayette, kâfirlerin ve münafıkların durumu, bir benzetme ile canlandırılmıştır. Bu ayete göre onlar başlangıçta, bir meşale ile yani Allah’ın kitabı ile aydınlanmak ve doğru yolda yürümek isterler. Ama önleri aydınlanıp o yolda girdikten sonra bazı şeyler hesaplarına gelmediği için körler gibi davranmaya başlarlar (Münafikun 63/2-3). Mesela Yahudiler, son nebinin getireceği kitapla önlerinin açılacağını bekliyorlardı. Kitap geldi, Allah’ın kitabı olduğunu kesin olarak anladılar (En’am 6/19-21 ve En'am 6/114). Ama daha sonra çoğunun davranışı değişti (Al-i İmran 3/113-115); bir kısmı kâfir (Bakara 2/89-92) bir kısmı da münafık oldu (Bakara 2/75-91).

 
 

(Bakara 2/18 TEFSİR)
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ
Sağır, dilsiz ve kör kesilirler; onlar yollarından dönmezler.


(Bakara 2/19 TEFSİR)
اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ
Ya da karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşeğin olduğu bir yerde bardaktan boşanırcasına yağan yağmura tutulmuş kişi gibidirler. Şiddetli gürültülerden[1*] dolayı ölecekleri korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır[2*].

[1*] Savâ’ik (صواعق), sâ’ika (صاعق)'nın çoğuludur, "şiddetli gürültü" demektir (Mekâyîs). Allah, gürültüyü bazen toplumları cezalandırmak için kullanır (Ra’d 13/13, Bakara 2/55, Nisa 4/153. Fussilet 41/13, Fussilet 41/17, Zariyat 51/44). Ahirette herkes böyle bir gürültü ile mezarından çıkacaktır (Zümer 39/68, Tur 52/45).

[2*] Bazı ayetler, münafıkları şiddetli bir yağmur gibi etkiler. Bazı ayetler de bir şimşek gibi önlerini aydınlatır, bazıları ise onları, bir yıldırım gibi korkutur. Bu yüzden kulaklarını tıkar ve o ayetleri duymak istemezler.  

 

 


(Bakara 2/20 TEFSİR)
يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟
O şimşek, neredeyse gözlerini çıkaracak gibi olur. Ne zaman önlerini aydınlatsa o aydınlıkta yürür[1*], karanlık bastırınca da kalakalırlar. Allah farklı bir tercihte bulunsaydı[2*] onların görme ve dinleme özelliklerini yok ederdi[3*]. Şüphesiz Allah, her şeye bir ölçü koyar[4*].

[1*] Münafıklar, hesaplarına uyan ayetler arar, birçok ayeti bağlamından koparıp Müslümanları saptırmaya çalışırlar (Al-i İmrân 3/7, 78-80). Bazılarının en büyük arzusu, nebimizin sözlerini, ayet seviyesine çıkarmaktır. Bunlar, nebi ve resul kelimelerinde anlam kayması yaparak Muhammed aleyhisselamın nebi sıfatıyla söylediği sözleri veya onun adı kullanılarak uydurulan rivayetleri resul sıfatıyla tebliğ ettiği ayetler seviyesine çıkarmış ve onu, Allah’ın yanında ikinci derecede yetkili saymışlardır. Bunları bilen Nebimiz, kendi sözlerinin yazılmasını yasaklamıştır (Müslim Adâb 32). Ebubekir ve Ömer (r.a.) döneminde yasak sürmüş ama daha sonra önleri açılmıştır. (Şura 42/52-53, En’am 6/122-123)

[2*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz:

http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html

[3*] Gözlerini ve kulaklarını doğrulara kapattıkları için bu ceza, suçlarına denk olur ama “Allah, yaptıkları yanlışlardan dolayı insanları yakalasaydı yeryüzünde kıpırdayan kimseyi bırakmazdı.” (Nahl 16/61)

[4*] Âyetteki kadîr (قدير) kelimesi, “ölçü koyan” anlamındadır ama gelenekte “gücü yeten” anlamı verilir. Ölçüyü en güçlü olan koyar ama âyete “gücü yeten” anlamı verilince kelimenin ölçü ile ilişkisi kesilir.

 


(Bakara 2/21 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ
Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize/Sahibinize kulluk edin ki yanlışlardan sakınabilesiniz.


(Bakara 2/22 TEFSİR)
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Yeryüzünü sizin için dayalı döşeli hale getiren, göğü de bina gibi yapılandıran odur. Gökten su indirir de onunla oluşan ürünlerden size rızık çıkarır. Öyleyse bile bile[1*], Allah’a benzer nitelikte varlıklar[2*] uydurmayın.

[1*] “Bile bile” denmesi, bilmeden yapılan yanlışların affedileceğini gösterir (Bakara 2/286). Bunun örneği İbrahim aleyhisselamdır. O, büluğa erdiği andan itibaren (A’raf 7/172-173, Enbiya 21/60) putların ilah olmayacağını anlamıştı. Ama gözlemler yapıp kesin kanaate varıncaya kadar yıldızın, ayın ve güneşin kendi rabbi olduğu inancındaydı. Onların rab olamayacaklarını anlar anlamaz kesin tavrını ortaya koydu (En’am 6/75-79). Onun bu konuda bile bile yaptığı bir yanlış olmadığı için Allah onu hiçbir zaman müşriklerden saymamıştır (Bakara 2/135, Âl-i imran 3/67, Âl-i imran 3/95, En’am 6/161, Nahl 16/123).

[2*] Ayetteki endâd (أنداد) tekili nidd (نِدٌّ), “muhalefet eden benzer varlıklar” anlamındadır (el-Ayn). Müşrikler, Allah’ın yetkilerine ortak saydıkları bazı varlıkları araya koyarak isteklerini Allah’a kabul ettireceklerine inanırlar.

(Bakara 2/23 TEFSİR)
وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Kulumuza indirdiğimizden (Kur’an’dan) şüpheniz varsa ondakilerden birine denk bir sure getirin[1*]. Allah ile aranıza koyduğunuz[2*], bilgili kişilerinizi[3*] de çağırın. İddianızda haklıysanız yaparsınız!

[1*] Yunus 10/37-38, Hud 11/13, İsra 17/88, Kasas 28/49, Tur 52/34.

[2*] Ayette geçen dûn (دون)  kelimesi “yakınlaştırma, aşağı görme ve üstün zıddı” anlamlarına gelir (Tâcu’l-arûs). Müşrikler, kutsadıkları varlıkları, bir yönüyle Allah’a, bir yönüyle de insana benzeterek Allah ile insan arasında bir yere yerleştirir ve onların aracılığı ile Allah’a ulaşacaklarına inanırlar. Ayetlerdeki min dûnillâh  (من دون الله)  ifadesi, daha çok bu anlamı ifade eder. Hristiyanlar İsa’yı Allah’ın oğlu; Mekkeli müşrikler, melekleri Allah’ın kızları; büyüklerini aracı koyanlar da onları Allah’ın dostu sayarak Allah ile aralarına koyarlar. Bu inanç, insana sinir uçlarından yakın olan Allah’ı (Kaf 50/16) ikinci sıraya koymaya sebep olur ve kişiyi müşrik yapar. Maalesef tefsirlerde kelimenin bu doğru anlamına rastlanmamaktadır.

[3*] “Bilgili kişiler” diye anlam verdiğimiz ‘şuhedâ’nın tekili olan şehîd, ‘hazır olan, bilen ve bilgilendiren’ anlamlarına gelir (Mekâyîs). Kur’an’ı anlayarak okuyan herkes onun Allah’ın sözü olduğunu kesin olarak kabul eder. Allah ile aralarına aracı koyanlar, aracıları din konusunda en bilgili kişiler görür ve onlara güvenirler ama Allah’ın onlardan üstün olduğundan da şüphe etmezler. Onlardan, Kur’an’ın Allah’a ait olduğunu kabul etmeyenler vardır. Bu ayet onlara şunu söylüyor: Eğer iddianızda samimi iseniz en bilgili saydığınız o kişileri de çağırın da Kur’an’dakilere benzer bir sure yazıp getirin. Bunu yapamazsanız bu kitabın Allah’ın kitabı olduğunu anlamış olursunuz. Ona inanmamaya devam ederseniz başınıza gelecekleri bilin.

(Bakara 2/24 TEFSİR)
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ
Bunu yapmazsanız ki asla yapamazsınız[*], o zaman yakıtı insanlar ve taşlar olan o ateşten kendinizi koruyun. Orası, kâfirler /ayetleri görmezlikte direnenler için hazırlanmıştır.

[*] Hud 11/13, İsra 17/88.

 

(Bakara 2/25 TEFSİR)
وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًاۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
İnanıp güvenen ve iyi işler yapanlara müjde ver: İçlerinden ırmaklar akan bahçeler onlar içindir. Ne zaman onlara o bahçelerin bir ürünü, rızık olarak sunulsa “Bundan bize daha önce de sunulmuştu.” diyeceklerdir. Aslında onlara öncekinin benzeri verilmiştir[1*]. Orada tertemiz eşleri[2*] de olur. Onlar orada ölümsüz olarak kalırlar.

[1*] Cennette yedikleri her şey, bildikleri ve sevdikleri şeylerden olmakla birlikte her biri farklı lezzette olacağından onları her defasında daha çok seveceklerdir.

[2*] “Eş” diye tercüme ettiğimiz zevc (زوج) kelimesi Kur’an’da hem kadın hem de erkek için kullanılır. Cennete giden eşler, kusurlarından arındırıldığı için, biri diğerinde herhangi bir eksik bulamayacaktır (Al-i İmran 3/15, Nisa 4/57). Cennetteki vildan ve huriler eş değil hizmetçidirler (Duhân 44/54, Vakıa 56/17-24, İnsan 76/19). ًGılman ise onların küçük yaşta ölmüş çocuklarıdır (Tûr 52/24).

(Bakara 2/26 TEFSİR)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًاۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ
Allah bir sivrisineği de onun üstünde[1*] olanı da örnek vermekten çekinmez. Allah’a güvenenler bilirler ki bu, Rableri /Sahipleri tarafından verilmiş doğru örnektir. Kâfirlik edenler ise şöyle derler: “Allah böyle bir örnekle neyi amaçlamış olabilir ki!” Böylece Allah, birçoğunun yoldan çıktığına, birçoğunun da yola geldiğine karar verir. Yoldan çıktığına karar verdikleri sadece fâsıklardır[2*].

[1*] Bir varlığın diğerinin üstünde sayılması, “büyüklük-küçüklük, fayda-zarar, karmaşıklık-basitlik” gibi farklı açılardan olabilir. Allah’ın verdiği örnekler için bu kelimeyi tercih etmesi, örneklerin çeşitliliğini vurgulaması bakımından önemlidir (İsra 17/89, Kehf 18/54, Rum 30/58, Zümer 39/27-28). 

[2*] Her insan, Allah’ın varlığını, birliğini ve kendisinin sahibi olduğunu, ömür boyu yaptığı gözlemlerle, tekrar tekrar kavrar. (A’raf 7/172-173) Kendini yanlışlardan koruması yani müttaki olması gerektiğini de anlar. Ayetleri iyi anlayan herkes, onların Allah’a ait olduğu konusunda da kesin bir kanaate varır (Fussilet 41/53-54) ve içten uyma sözü verir.


(Bakara 2/27 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Fâsıklar; Allah’a verdikleri sözden cayan[1*] Allah’ın kurulmasını emrettiği bağı koparan[2*] ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlardır. Kaybedenler işte onlardır.

[1*] Her insan, Allah’ın varlığını, birliğini ve kendisinin sahibi olduğunu, ömür boyu yaptığı gözlemlerle, tekrar tekrar kavrar. (A’raf 7/172-173) Kendini yanlışlardan koruması yani müttaki olması gerektiğini de anlar. Ayetleri iyi anlayan herkes, onların Allah’a ait olduğu konusunda da kesin bir kanaate varır (Fussilet 41/53-54)

[2*] Fâsık, Allah’a, içinden kesin söz verdikten sonra onunla bağını koparıp yoldan çıkan kişidir. O, Allah’ın emirlerini anlar, uymaya karar verir daha sonra vazgeçer (Al-i İmran 3/81-82, Maide 5/47, Nur 24/55) ve onları unutmuş gibi davranır (Tevbe 9/67, Haşr 59/19). Cezayı hak edenler onlardır (Ahkaf 46/35).

 

 


(Bakara 2/28 TEFSİR)
كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Allah’a karşı nasıl nankörlük edersiniz! Siz cansız varlıklardınız,[*] size o hayat verdi. Sonra sizi öldürecek ve daha sonra yeniden hayat verecektir. Sonunda onun huzuruna çıkarılacaksınız.

[*] “Allah sizi topraktan bir bitki gibi bitirmiştir. Tekrar sizi toprağa döndürecek ve daha sonra tekrar topraktan çıkaracaktır.” (Nuh 71/17-18). Bitkiler topraktan biter ve ondaki cansız /inorganik maddelerle büyür. İnsanlar da topraktan yetişen bitkilerle ve etçil veya otçul hayvanlarla beslenir. Demek ki bitkiler gibi, insanların da yapı taşlarını oluşturan temel maddeler en başta cansızdır. İnsan ölüp de toprağa karıştığında tekrar cansız /inorganik elementler haline gelir. Kıyamette de tıpkı ilk yaratılışı gibi topraktan yaratılacak, topraktaki elementleri onun için tohum görevi görecektir (Kaf 50/11). İnsanı diğer canlılardan ayıran şey, taşıdığı ruhtur. Ana rahminde vücut yapısı tamamlandıktan sonra üflenen ruh (Müminun 23/14), candan farklıdır. Bilgisayarın işletim sistemine benzer. Kişiye, dinleyen, basiret sahibi olan ve gönlüyle karar veren bir yapı kazandırır (Secde 32/9). Beden uyuyunca ruh vücuttan ayrılır, uyanınca geri gelir. Ölen kişinin ruhu da aynı şekilde vücudundan ayrılır ve yeniden dirileceği güne kadar bir yerde bekletilir (Ahzab 39/42).  Yeniden dirilince ruh gelir kendi vücuduna girer ve ahiret hayatı o zaman başlar (Tekvir 81/7-14). Ölen kişi, uyuyan kişi gibidir, geçen zamanın farkında olmaz (Yasin 36/52). Aradan geçen milyarlarca yıl (Mearic 70/4), gözü kapayıp açma gibi gelir (Nahl 16/77, Kamer 54/50)


(Bakara 2/29 TEFSİR)
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟
Yerde olan her şeyi sizin için yaratan odur. Sonra göğe yönelmiş ve onları yedi gök olarak düzenlemiştir[*]. Her şeyi bilen O’dur.

[*] Toplam yedi ayette gökler ile yerin altı günde yaratıldığı bildirilir. Dünya iki günde yaratılmış, gıda ölçülerinin tamamlanması için süre dört güne çıkarılmıştır. Gökler de iki günde yaratılmıştır (Fussilet 41/9-12). Allah katında bir gün bize göre bin yıl gibi (Secde 32/5, Hac 22/47) olduğundan, bu altı gün bize göre altı bin yıldır. İlgili ayetlere bakıldığında bunun, kaba inşaat süresi gibi olduğu anlaşılır. Çünkü tabiata canlılık veren Güneş ışınları (duhâ) ortaya çıkıp karanlıklar ve aydınlık oluşunca (En’am 6/1) yer kabuğunun kaymaması için üstüne dağlar yerleştirilmiş; nehirler, vadiler ve yollar oluşturularak yeryüzü bitkiler ve canlılarla donatılmıştır (Naziat 79/27-33, Nahl 16/15, Enbiya 21/31, Lokman 31/10). Yıldızlarla birlikte hareket eden Dünya ile Güneş sistemi arasında beşik hareketine benzeyen (Taha 20/53, Nebe 78/6-7) bir eğim /deklinasyon oluşturulmuş ve bir denge kurulmuştur (Rahman 55/5-8). Bütün bunlar, insanların yararı için olduğundan (Casiye 45/13) insan, en son yaratılan varlıktır (İnsan 76/1-2). Kurulan denge gereği, ilk insanın yaratılışı, varlıklar için belirlenen ecelin (Ahkaf 46/3) tam ortasına denk gelir (Enbiya 21/104). Bundan hareketle varlıkların eceli hesaplanabilir. Ölen her kişinin ruhu göklere yükselir (Araf 7/40) ve yeniden diriliş gününe kadar bir yerde bekletilir (Zümer 39/42). İlk insanın ruhunun göğe yükselişi ile mahşerin arası elli bin yıldır (Meâric 70/1-4). Baştan ilk insana kadar geçen süre de aynı olduğundan gökler ve yer için belirlenen ecel, yüz bin yıl olur. Sona doğru şekiller değişir (İbrahim 14/48), dağlar un ufak olup savrulur ve yeryüzü küre olmaktan çıkıp dümdüz olur (Taha 20/104-107). Mahşer yerinde hesap verme işlemi bitip cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme gittikten sonra yeryüzünün de işi biter ve patlama öncesi haline dönüşür (Enbiya 21/96-104). Kur'an’da 354 gün süren kamerî yıl esas alındığı için (Tevbe 9/36) Allah’a göre bir yıl, bize göre 354.000 yıl eder. Âlemin yüz bin yıllık ömrü de insanlara göre otuz beş milyar dört yüz milyon yıl eder. Allah Teâlâ şunu emreder: “De ki: Yeryüzünde gezin de Allah’ın yaratmayı nasıl başlattığına bir bakın. İlerisinde Allah, son yapılanmayı oluşturup geliştirecektir. Allah her şeye bir ölçü koyar.” (Ankebût 29/20)  Konuyu iyi anlamak için ayetleri, alanında uzmanlaşmış ilim adamlarıyla birlikte okumak gerekir (Fussilet 41/3).


(Bakara 2/30 TEFSİR)
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Rabbin /Sahibin bir gün meleklere, “Yeryüzünde bir halife /muhalif varlık[1*] oluşturuyorum.” dedi. Melekler, “Orada tabii düzeni bozacak ve kan dökecek akıllı[2*] bir varlık mı oluşturuyorsun? Ama sen yaptığını güzel yaparsın, sana içten boyun eğmemiz bundandır. Senden dolayı onu temiz ve değerli sayarız[3*].” dediler. Allah: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!” dedi[4*].

[1*] Muhalif varlık, halife’nin sözlük anlamıdır. Halife (خَلِيفَةً), "arkada olma ve muhalefet etme” anlamlarına gelen half (خلف) kökündendir; mübalağa (abartı) için sonuna tâ (ة) eklenmiştir (Lisan’ul-Arab). Halîf  (خَلِيف) kelimesi feîl (فعيل) kalıbındadır. Bu kalıp hem ism-i fâil /eylemi yapan hem de ism-i mef’ûl /eylemden etkilenen için kullanılır. İsm-i fâil olarak hâlif (الخالف), “arkada kalan”, “birinin yerine geçen” ve “muhalif olan”, ism-i mef’ûl olarak (المخلوف) da “yerine başkası geçen”, “muhalefet edilen” ve “arkasında birini bırakan” demektir (Hûd 11/118-119). İlk insan olan Âdem aleyhisselamın yerine geçeceği bir kimse olmadığı için o, “başkasının yerine geçen” anlamında halife değil, “muhalefet eden/edilen ve yerine bir başkası geçecek olan” anlamında halifedir.

[2*] “Akıllı” ifadesi, ayetteki men (مَن) kelimesinden dolayıdır. O kelime Arapçada akıllı varlıklar için kullanılır.

[3*] Takdîs (تقديس), “arındırma” demektir (Mekâyîs). “Nukaddisu lek” sözü, nukaddisuhu lek (نُقَدِّسُه لَكَ) anlamındadır.

[4*] Allah bu haberi verdiği sırada Mele-i a’lâ’da yani meleklerin en üst seviyedeki topluluğu arasında çekişme çıktı (Sad 38/69-78). Allah’a olan bu itirazları, o çekişmenin bir yansımasıdır. Demek ki melekler de muhalif yapıda imişler. Bu ayetler ve ilgili diğer ayetler (A’raf 7/11-13) o zaman İblis’in de Mele-i a’lâ’da görevli olduğunun açık delilidir. Yahudilerin sözlü geleneğine ait Tevrat dışı eserlerde de Âdem’in yaratılışı ve meleklerin ona secde etmeleriyle ilgili anlatılar yer almaktadır. Meleklerin Âdem yaratılmadan önceki tartışmalarından ve bazı itirazlarından bahsedilir. İblis’in diğer bütün meleklerden daha üstün bir konumda olduğu anlatılır. Ancak Âdem’e secde etmeyi kabul etmediği için makamından kovulur ve yeryüzüne sürgün edilir [TB Sanhedrin 38a-38b; Midrash, Bereshit Rabbeti].

 


(Bakara 2/31 TEFSİR)
وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Âdem’e bütün varlıkların isimlerini /özelliklerini[1*] öğretti,[2*] sonra onları[3*] meleklere gösterdi: “(Muhalif varlıkla ilgili) İddianızda haklıysanız bana şunların isimlerini /özelliklerini anlatın!” dedi.

[1*] Arapçada isim, bir şeyi tanımlayan, neye yaradığını gösteren ve akılda tutmaya yarayan sözdür (Müfredat).

[2*] El-esmâ (الاسماء)’daki el (ال) takısı muzafun ileyhten ıvazdır (isim tamlamasındaki tamlayanın yerine geçmiştir); esmâ’ul- mevcûdât = varlıkların isimleri anlamındadır. Allah  Âdem’e göklerde ve yerdeki (Bakara 2/33) varlıkların isimlerini, neye yaradıklarını ve onlardaki bilgileri öğretmiştir.

[3*] Bütün isimleri (الأَسْمَاء كُلَّهَا) ifadesinde yer alan zamir, akılsız varlıklar için olan hâ (ها) zamiri iken onları gösterdi (عَرَضَهُمْ) ifadesinde, akıllı varlıklar için olan hum (هُمْ) zamirine dönüşmüştür. Arapçada akıl, “aklı kullanarak yararlanılan bilgi” anlamına da geldiği için (Müfredat) zamirlerdeki bu dönüşüm Âdem aleyhisselama, varlıklardaki bilginin öğretildiğini gösterir. Bunlar, yaratılan ayetlerdeki bilgilerdir. İndirilen ayetlerdeki bilgilere de akıllı varlıklar için olan hum (هم) ile gönderme yapılır (Bakara 2/136 ve Al-i İmran 3/84). Allah Âdem’e yazıyı da öğretmiş ve o bilgileri ona yazdırmıştır (Alak 96/4-5).


(Bakara 2/32 TEFSİR)
قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
Melekler, “Biz sana içten boyun eğeriz, bizde senin öğrettiğin dışında bilgi olmaz. Her şeyi bilen ve kararları doğru olan Sensin.” dediler.


(Bakara 2/33 TEFSİR)
قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ
Allah: “Âdem! Meleklere şunların isimlerini /özelliklerini anlat!” dedi. Âdem onlara o isimleri anlatınca, “Size dememiş miydim, ben göklerin ve yerin gaybını[1*] /gizlisini, saklısını[2*] bilirim. Neyi açığa vurduğunuzu, içinizde neyi sakladığınızı da bilirim.” dedi.

[1*] Bunlar, gökler ve yerle ilgili olup meleklerin bilmediği bilgilerdi.  Âdem’e öğretilen bu bilgiler içinde uzay yolculuğu ile ilgili olanlar da vardı. Onun için bilgi yetmez, belli bir güce sahip olmak da gerekir (Rahman 55/33). Âdem aleyhisselamın torunlarından Nuh aleyhisselamın toplumuna söylediği şu sözler, onlarda bu gücün olduğunu gösterir: “(Allah’ın) Yedi kat göğü tabaka tabaka nasıl yaratmış olduğunu görmediniz mi? Onların içinde Ay’ı ışık yansıtıcısı, Güneş’i de ışık kaynağı yapmıştır.” (Nuh 71/15-16)

[2*] Bu söz, meleklerin Âdem’i kıskandıklarını gösterdiğinden verilen secde emri ile zor bir imtihana sokulmuşlardı.


(Bakara 2/34 TEFSİR)
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ
Meleklere “Âdem’e secde edin /boyun eğin[1*]!” dediğimizde İblis hariç hemen secdeye kapandılar. İblis direndi, büyüklendi ve kâfirlerden[2*] oldu.

[1*] Secdenin kök anlamı, eğilme ve boyun eğmedir (Müfredat). Bakara 2/58, Nisa 4/154, A’raf 7/161 ve Yusuf 12/4 ve 100. âyette bu anlamdadır. Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızlar gibi gök cisimlerinin birbiri ile olan eğimleri  secde olduğu (Hac 22/18) gibi gölgenin uzayıp kısalması da secdedir (Nahl 16/48, Ra’d 13/15). Namaz kılarken yapılan secde, yere yapışmaya benzer şekildedir (Nisa 4/103).

[2*] Allah’ın imtihan için yarattığı iki tür varlık vardır. Bunlar insanlar ve cinlerdir (Zariyat 51/56) Melekler, cinlerin Allah tarafından görevlendirilmiş olanlarıdır. İblis de Allah’ın melek olarak görevlendirdiği cinlerdendir. “Kâfirlerden oldu” sözü, İblis’ten önce de kafir olan meleklerin varlığını gösterir. Onun bu özelliğini şu ayet ortaya koymaktadır: “Bir gün meleklere, ‘ Âdem’e secde edin!’ dedik. İblis’in dışındakiler hemen secdeye kapandılar. O da o cinlerdendi ama Rabbinin emrinden çıktı.” (Kehf 18/50) “Rabbinin emrinden çıkmayan cinler hangileriydi?” diye düşünen herkes, onların melekler olduğunu görür. Zaten secde emri meleklere verildiği için İblis, melek olmasaydı secdeden sorumlu tutulamazdı. Secde etmemesinin sebebi kendini büyük görüp direnmesidir. Bu suçu hangi melek işlese aynı konuma düşer.(Nisa 4/172-173)


(Bakara 2/35 TEFSİR)
وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَاۖ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ
Dedik ki: “Âdem! Sen ve eşin şu bahçeye[1*] yerleşin. Beğendiğiniz yerden bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa yanlış yapanlardan[2*] olursunuz.”

[1*] Orası dünyadaki bir bahçedir. Arapçada gövdeli bitkilerle örtülü bahçeye ‘cennet’ denir (Müfredat), (Ayrıca  bkz. Bakara 2/266)  Âdem, dünyada yaratıldı ve kendine dünyadaki varlıkların bilgisi öğretildi (Bakara 2/30-31). Onun, eşinin ve soyundan gelen bütün insanların yaşadığı ve kıyamet günü yeniden diriltilecekleri yer burasıdır (A’râf  7/25, Kalem 68/17).  Âdem ve eşinin girdikleri cennet /bahçe, ahiretteki cennet olamaz. Çünkü orası bir imtihan yeri değil, imtihanı kazananlara ödül olarak verilecek yerdir (Al-i İmran 3/15, Kalem 68/34, Beyyine 98/7-8).

[2*] “Yanlış yapma” anlamı verdiğimiz kelime zulüm’dür. Bu onun Arap dilindeki karşılığıdır (Müfredât). Türkçede zulüm, güçlü birinin kanuna veya vicdana aykırı olarak başkasını uğrattığı kötü durum, eziyet ve cefa anlamındadır (TDK). Bu anlam farkından dolayı kelime zulüm olarak tercüme edilemez.

 

 


(Bakara 2/36 TEFSİR)
فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا ف۪يهِۖ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ
Sonra o şeytan[1*], o ağaç yüzünden ikisinin de ayaklarını kaydırdı ve bulundukları yerden çıkardı. (Üçüne birden) şöyle dedik: “İnin oradan![2*] Her biriniz diğerine düşmandır[3*]. Sizin için bu topraklarda yerleşecek yer ve bir süreye kadar geçiminizi sağlayacak şeyler de bulunacaktır[4*].”

[1*] İblis, Allah’ın emrine uymamakta ısrar edince ‘şeytan’ olarak nitelendi. Çünkü şeytan, doğru yoldan uzaklaşan insana ve cine denir (En’âm 6/112, Nas 114/1-6).

[2*] İnin (اهْبِطُواْ) emri çoğuldur. Arapçada çoğul, en az üçü gösterdiğinden inenler;  Âdem, eşi ve İblis’tir.
 
[3*] Düşman anlamı verdiğimiz kelimenin kökü olan adv (عدو), haddini aşmak ve uyumsuzluk anlamındadır (Müfredât). Buradaki zamir çoğuldur. Arapçada çoğul en az üçü ifade ettiğinden buradaki üçüncü varlık İblis’tir. Şeytan insana muhaliftir. Muhalefet eşler ve çocuklar arasında da olur (Taha 20/123, Teğabun 64/14).
 
[4*] İnsan bu dünyada yaratılmıştır. Burada yaşayacak, burada ölecek ve yeniden burada dirilecektir (A’râf 7/25, Taha 20/55, Nuh 71/17-18, Mürselat 77/25-26). Meleklerin işyeri, birinci kat semadadır (Saffat 37/6-10). İblis secde etmeyince oradan uzaklaştırılmış (A’râf 7/13) ve tüm cin şeytanlarının birinci kat semaya çıkışları yasaklanmıştır (Mülk 67/5). Şeytan olmayan cinler birinci kat semaya çıkabilmektedir (Cin 72/8-11).

(Bakara 2/37 TEFSİR)
فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Âdem Rabbinden /Sahibinden uyarılar aldı (ve tövbe etti)[*]. Rabbi de tövbesine fırsat verdi. Tövbeleri /dönüşleri kabul eden ve ikramı bol olan odur.

[*]  Bu uyarılar için bkz. (Araf 7/22-23)


(Bakara 2/38 TEFSİR)
قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَم۪يعًاۚ فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
(O üçüne) şunu da söyledik: “Oradan hep birlikte inin! Tarafımdan size bir rehber (kitap)[*] gelir de rehberime kim uyarsa onların üstünde bir korku olmaz üzüntü de çekmezler.”

[*] Bu âyete göre  Âdem o zaman nebî değildi. Allah onu seçip nebî yapınca (Al-i İmran 3/33) bir rehber verdi (Taha 20/122). Rehber anlamına gelen  "hüdâ" kelimesi, bu surenin ikinci âyetinde Allah’ın kitabının ana özelliği sayıldığından bu ayetteki rehber, Âdem’e verilen kitaptır. O kitap, cinlerden olan İblis’i de bağlar. Çünkü cinler de insanlar gibi imtihan için yaratılmış (Zariyât 51/55-56) ve Allah’ın kitabından sorumlu tutulmuşlardır (Ahkaf 46/29-32). İblis, son insan ölünceye kadar yaşama garantisi aldığından (A’râf 7/14-15) tövbe /dönüş için vaktinin olduğunu düşünüyor olabilir; ama o saat, hiç beklemediği bir anda gelecektir (A’râf 7/187, Zuhruf 43/66).

Cehennem ile ilgili ayetlerde İblis ifadesi geçmez, sadece İblis’in ordusunun yani takipçilerinin oraya atılacağı ifade edilir (Şuara 26/91-95). Ama kâfir olarak ölen Firavun’un, ordusuyla beraber cehenneme atılacağı, açıkça ibildirilmiştir (Kasas 28/36-42). Şeytanlar, takipçileri ile birlikte cehenneme gireceklerdir (Meryem 19/68).İblis davasından dönmezse o da oraya girecektir (Sad 38/84-85) Şeytanlar, insandan da cinden de olur (En'am 6/112, Nas 114/1-6) Bütün bunlar, tevbe kapısının, diğer şeytanlar gibi İblis’e de açık olduğunu gösterir (Nisâ 4/17-18). Çünkü Allah, ahirette herkese yaptığının karşılığını verecek ve hiçbir kuluna haksızlık etmeyecektir (Fussilet 41/46). İblis de onun kullarındandır.

 


(Bakara 2/39 TEFSİR)
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
Ayetlerimizi görmezlikte direnen[1*] ve onlar karşısında yalana sarılanlar[2*] ise o ateşin ahalisidir. Onlar ölümsüz olarak onun içinde kalacaklardır.

[1*] Küfür, bir şeyi başka bir şey ile örtmektir (Müfredât). Kalplerindeki imanı örterek Allah’ın emirlerini tanımayanlara da bu yüzden kafir denilmiştir. Âdem ve eşi de Allah’ın emrini görmezden gelerek yasak ağaçtan yemişlerdi. Ama onlar, İblis gibi hatalarında direnmedikleri için kâfir değil; günahkar sayılmışlardır. Dolayısıyla kâfirin temel özelliği yanlışta direnmektir. Bu yüzden kâfir kelimesine “görmezlikte direnen” anlamı verilmiştir.

[2*] Kezzebe (كذّب) fiili bazı ayetlerde geçişsiz /lâzım, bazılarında geçişli /müteaddî, bazılarında da bâ (ب) harf-i cerri ile geçişli kılınmıştır. Doğrudan geçişli olduğu yerlerde “yalanlama” harf-i cerr ile geçişli olanlarda “bir şey karşısında yalan söyleme” ve geçişsiz olanlarda da “çok yalan söyleme” anlamındadır.

(Bakara 2/40 TEFSİR)
يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ
Ey İsrailoğulları![1*] Size verdiğim onca nimeti[2*] hatırlayın! Bana verdiğiniz sözü yerine getirin[3*] ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim.[4*] Yalnız benden korkun.

[1*] İsrail, Yakup aleyhisselamın lakabıdır (Meryem 19/49-58). İsrailoğulları, Yakup aleyhisselamın soyundan gelenlerdir. Onun babası İshak, dedesi İbrahim aleyhisselam idi (Bakara 2/133, Hud 11/71). Yakup'un oğlu Yusuf aleyhisselam, köle olarak Mısır’a getirilip bir vezire satıldı. Vezirin eşinin ve daha birçok kadının birlikte olma isteğini kabul etmeyip hapsi tercih etti (Yusuf 12/20-33). Daha sonra hapisten çıkarıldı ve Mısır hazinelerinin başına geçirildi (Yusuf 12/55). Artık Mısır onun vatanıydı (Yusuf 12/56). Babası Yakup aleyhisselam, annesi ve 11 erkek kardeşi gelip oraya yerleştiler (Yusuf 12/99-100). Allah onu, Mısır’a elçi yaptı (Mümin 40/34). Aradan yıllar geçti, nüfusları arttı. Mısır krallarının sonuncusu olan Firavun, İsrailoğullarına zulmetmeye başladı. Allah onları Firavun’un zulmünden kurtarmak için İsrailoğullarından Musa aleyhisselamı ve Harun aleyhisselamı Mısır’a elçi /resul olarak görevlendirdi (Kasas 28/3-6).

[2*] Allah Teâlâ’nın İsrailoğullarına yaptığı iyilik ve ikram, Yakup aleyhisselamdan Muhammed aleyhisselama kadar gelen nebileri, onların içinden çıkarmasıdır (Bakara 2/136, Maide 5/20). Muhammed aleyhisselam ise İsmail aleyhisselam soyundandır. Bunu İsrailoğulları bilir (Tesniye 18:18,19, Mezmurlar 118:22-26) ama bir türlü kabul edemezler (Bakara 2/89-92).

[3*] İsrailoğullarının Allah’a verdikleri söz, kendi kitaplarını tasdik eden yeni kitaba yani Kur’an’a ve onu getiren nebiye yani Muhammed aleyhisselama inanma sözüdür (Al-i İmran 3/81,84; A’raf 7/157).

[4*] Allah’ın dini İslam (Al-i İmran 3/19,85), bütün dinlere hâkim olacaktır (Tevbe 9/33, Fetih 48/28, Saff 61/9). Yahudilerin de bu hâkimiyetten yararlanmaları, Kur’an’a inanmaları şartına bağlıdır (Mâide 5/12, A’râf 7/157).

 


(Bakara 2/41 TEFSİR)
وَاٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلْتُ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُٓوا اَوَّلَ كَافِرٍ بِه۪ۖ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًاۘ وَاِيَّايَ فَاتَّقُونِ
Yanınızda olanı (Tevrat’ı)[1*] tasdik eder özellikte indirdiğime (Kur’an’a) inanın.[2*] Onu görmezlikte direnenlerin ilki siz olmayın! Ayetlerimi geçici bir çıkara karşılık satmayın! Bana karşı yanlış yapmaktan sakının!

[1*] Tevrat'taki ifade şöyledir: "Onlara kardeşleri (İsmailoğulları) arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım. Sözlerimi onun ağzından işiteceksiniz. Kendisine buyurduklarımın tümünü onlara bildirecek. Adımla konuşan bu peygamberin ilettiği sözleri dinlemeyeni ben cezalandıracağım." (Tesniye 18:18,19).

[2*] Kur’an, önceki kitapları tasdik etmeseydi onlara inananların Kur’an’a inanmaları gerekmezdi (Al-i İmran 3/81-82).


(Bakara 2/42 TEFSİR)
وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Gerçekleri, uydurma şeylerle karıştırmayın ve gerçekleri bile bile gizlemeyin!


(Bakara 2/43 TEFSİR)
وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ
Namazı düzgün ve sürekli kılın, zekâtı verin;[1*] rükû edenlerle birlikte rükû edin![2*].(Namazı cemaatle kılın)

[1*] Âdem aleyhisselamdan Muhammed aleyhisselama kadar bütün nebiler namazı ve zekâtı emretmişlerdir (Beyyine 98/5). Namazı kılıp zekâtı vermek, nebilerin yolunda olmanın olmazsa olmaz göstergesidir.

[2*] Zekât kelimesi, “gelişme” anlamına gelen z-k-v (زكو) kökünden türemiştir. Zekât, muhtaç kesimin ve kamunun (Tevbe 9/60) ihtiyacını giderip mal ve hizmet dolaşımının önündeki engelleri kaldırarak ekonomiyi geliştirir.

(Bakara 2/44 TEFSİR)
اَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
Kitabı /Tevrat’ı iç bağlantılarıyla[*] okuduğunuz halde, insanlara erdemli olmayı emredip kendinizi unutuyorsunuz, öyle mi? Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?

[*] Tilavet sözcüğünün kökü olan t-l-v (تلو) "birden çok şeyin, aralarına kendi cinslerinden olmayan bir şey karışmayacak şekilde peş peşe sıralanması” anlamındadır (Müfredât). Buna göre tilavet, birbiriyle bağlantılı ayetleri birlikte okumaktır.


(Bakara 2/45 TEFSİR)
وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ
Sabırla[1*] /duruşunuzu bozmadan ve görevlerinizi aksatmadan[2*] (Allah’tan) yardım isteyin. Bu, Allah’a saygılı olanlardan başkasına ağır gelir.

[1*] Sabır, aklın ve dinin gerektirdiği şekilde kendine hakim olmaktır (Müfredat). Bu şekilde davranan kişi, önüne çıkan engelleri aşarak yoluna devam eder. Dilimizde bunu en iyi ifade eden söz ‘duruşunu bozmamak’tır.

[2*] Es-salât (ٱلصَّلَوٰةِ)'ın kök anlamı, bir şeyi bırakmamak ve sürekli arkasında olmaktır (Lisan’ul-Arab). Bir müslümanın her gün belli vakitlerde yapması gereken tek ibadet namaz olduğu için Allah Teala ona da salat demiştir. Bazıları çalışmadan, sadece dua ile sonuca ulaşacaklarını sanırlar. İş bu kadar kolay değildir. Allah’ın yardımını hak etmek için sabırlı olmak ve gerekli çalışmayı, tam olarak yapmak icap eder(Bakara 2/200-202, Necm 53/39).


(Bakara 2/46 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ۟
Saygılı olanlar, Rableriyle yüzleşeceklerini ve onun huzuruna çıkacaklarını anlayanlardır[*].

[*] Ehl-i kitap içinde doğru inanca sahip insanlar vardır. (Bkz. Âl-i İmrân 3/199)


(Bakara 2/47 TEFSİR)
يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
Ey İsrailoğulları! Size verdiğim onca nimeti ve sizi çağdaşlarınıza üstün kıldığımı[*] hatırlayın!

[*] Her nebinin ümmeti, onun yolunda giderse, yaşadığı dönemin en üstün toplumu olur. Allah Teâlâ, Müslümanlar için şöyle demiştir: “Eğer inanıyorsanız en üstün sizlersiniz. (Al-i İmran 3/139

 


(Bakara 2/48 TEFSİR)
وَاتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـًٔا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
Öyle bir gün konusunda yanlış yapmaktan sakının ki o gün kimse kimsenin adına bir ödeme yapamayacak, kimsenin şefaati[*] kabul edilmeyecek, kimseden bir fidye alınmayacak ve hiç kimseye yardım edilmeyecektir.

[*] Şefaat, birinin kendine eşlik etmesini istemek, birine eşlik etmek veya arka çıkmaktır (el-Ayn, Müfredât). Mahşer günü kimsenin şefaati kabul edilmeyecektir. Ama cennete gitmiş biri, şirk dışındaki günahlarından dolayı cehenneme girmiş ve cezasını çekmiş olan yakınını yanına alabilir (Meryem 19/86-87, Taha 20/109).


(Bakara 2/49 TEFSİR)
وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ
Hani sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Onlar size kötü bir azap vermek istiyor, oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı ise sağ bırakıyorlardı. İşin içinde, Rabbiniz /Sahibiniz olarak yaptığım[*] büyük bir imtihan vardı.

[*] Bu ayette iltifat sanatı kullanılmıştır. Sözlükte eğmek /bükmek /çevirmek anlamındaki left (لفت) kökünden türeyen iltifât, bir şeyi yöneldiği taraftan başka bir tarafa çevirmek anlamına gelir. Terim olarak iltifat, üslupla ilgili edebî bir sanattır. Kullanıldığı yerlerde ifadeye tehdit ve korkutma, tenbih, kınama, silkeleme, uyarma ve hatırlatma, sebep gösterme, talebin önemini ifade etme gibi anlamlar katar. Dinleyicinin ilgi ve dikkatini canlı tutmayı sağlar. İltifat; kişide, tekillik-çoğullukta ve zamanda yapılabilir. Türkçede de benzer amaçlarla, konuşurken kişi değiştirme, tekil kişiyi çoğul zamirle ifade etme ve kipte değişiklik yapma vardır; ancak her dilin dinamikleri kendine özgü olduğu için bir dilden başka bir dile çeviri yapılırken aynı anlam inceliklerini yansıtmak her zaman mümkün olmaz. Bu yüzden mealimizde Kur’an’da geçen iltifat sanatlı söyleyişler, Türkçede daha iyi anlaşılması amacıyla yer yer lafzen değil, manen aktarılmıştır.


(Bakara 2/50 TEFSİR)
وَاِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَاَنْجَيْنَاكُمْ وَاَغْرَقْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
Bir gün denizi ikiye ayırıp sizi kurtarmış, Firavun hanedanını gözünüzün önünde boğmuştuk.


(Bakara 2/51 TEFSİR)
وَاِذْ وٰعَدْنَا مُوسٰٓى اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
Musa ile kırk geceliğine sözleştiğimizde onun arkasından boğayı[1*] ilah edinmiştiniz;[2*] yanlışlar içindeydiniz.

[1*] Mısır’da tapılan en önemli ilahlardan biri, Apis adı verilen bir boğa idi. Boğa sevgisi içlerine öylesine işlemişti ki Firavun hanedanı suda boğulup onların serveti İsrailoğullarına kalınca (Şuarâ 26/57-59, Duhan 44/25-28) onlar ilk iş olarak, ellerine geçen altınlardan bir Apis heykeli yapıp tapmaya başladılar (Taha 20/83-98). Tevrat'ta şu ifadeler  vardır: "Mısır'da bildirin, Migdol'da duyurun, Nof'ta, Tahpanhes'te duyurun: “Yerini al, hazırlan, çünkü çevrendekileri yiyip bitiriyor kılıç! İlahın Apis neden kaçtı? Boğan neden ayakta kalamadı? Çünkü Rab onu yere serdi." (Yeremya 46:14)

[2*] İttehaze (اتخذ) fiili iki mef’ûl alabilir.  Kur'an'da açıkça "ilah edinme" şeklinde geçtiği yerlerin aksine, buzağı geçen hiçbir ayette ikinci mef’ul açık gelmemiştir. Bunun amacı, altından bir buzağı yapmanın ve onu ilah edinmenin Tevrat'a göre ayrı ayrı yasakların ihlali (Çıkış 20:4,5,23) olduğunun vurgulanması olabilir.


(Bakara 2/52 TEFSİR)
ثُمَّ عَفَوْنَا عَنْكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Belki görevinizi yerine getirirsiniz diye[*] daha sonra sizi affetmiştik.

[*] Ayette “görevini yerine getirmek” şeklinde tercüme edilen “şükür”, yapılan iyiliğin değerini bilmek, yapanı övmek ve hak edilen karşılığı vermektir (Müfredât).


(Bakara 2/53 TEFSİR)
وَاِذْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Bir de yola gelebilmeniz için Musa’ya o kitabı, o furkanı[*] vermiştik.

[*] Furkân, doğruyu yanlıştan ayırmaktır. Doğruyu yanlıştan ayıran şeye de furkan denir. İlahi kitapların tamamı bu özelliktedir. (Al-i İmrân 3/4 ve Nisa 4/113)


(Bakara 2/54 TEFSİR)
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْۜ فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Musa halkına şöyle seslenmişti: “Ey halkım! Boğayı ilah edinmekle kendinizi kötü duruma düşürdünüz. Her birinizi farklı özelliklerde yaratana yönelin[1*] /tövbe edin de nefislerinizi öldürün[2*]. Her birinizi farklı özelliklerde yaratanın katında iyi olan budur.” (Bunun üzerine tövbe etmiştiniz) Allah da tövbenizi kabul etmişti. Tövbeleri kabul eden, ikramı bol olan odur.”

[1*] Bâri (بَارِئ) “farklı yaratan” demektir.  İnsan insana, bitki bitkiye, hayvan hayvana benzer ama hepsi de birbirinden farklıdır. Allah, her şeyi farklı yarattığı için el-Bâri’ onun isimlerindendir (Haşr 59/22).

[2*] Kuran’da aynı olayın anlatıldığı ilgili diğer ayetler dikkate alınarak bu ayette geçen “nefisleri öldürmek” ifadesine gerçek değil mecaz anlam verilmiştir. Boğayı ilah edinmekle kendilerini kötü duruma düşürenler tevbe ederlerse, kabul edileceği bildirilmiştir. (Bakara 2/51-54; A’raf 7/152-153). Ayrıca Kuran’da bir başka olay sebebiyle bu suçu işleyenlere daha sonraki bir zaman diliminde tekrar hitap edilmesi ve işledikleri bu suçun hatırlatılması, bunların öldürülmediklerini gösterir (Bakara 2/93). Hatta bu olayın asıl aktörü Samiri dahi öldürülmemiş, dışlanmıştır. (Taha 20/95-97). “Nefisleri öldürmek” ifadesi Kuran’da herhangi bir karineye ihtiyaç duyulmayacak açıklıkta mecaz olarak da kullanılmıştır. (Nisa 4/29).

 


(Bakara 2/55 TEFSİR)
وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
Bir gün de şöyle demiştiniz: “Bak Musa! Allah’ı apaçık görene kadar sana kesinlikle inanmayacağız!” Bunun üzerine, o şiddetli gürültü sizi sarstı, siz de bakakaldınız.


(Bakara 2/56 TEFSİR)
ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Ölmenizin[*] ardından yine de sizi kaldırdık ki görevinizi yerine getiresiniz.

[*] Tevrat’a göre Allah, halkın gözü önünde dağa tecelli edip İsrailoğullarına emirlerini vermek için üç günlük arınma süresi verir ve dağın etrafına halkın geçmeyeceği bir sınır çizilmesini ister. Bundan sonrası şöyle anlatılır:  “Üçüncü günün sabahı gök gürledi, şimşekler çaktı. Dağın üzerinde koyu bir bulut vardı. Derken, çok güçlü bir boru sesi duyuldu. Yerleşim yerinde herkes titremeye başladı. Musa halkın Tanrı’yla görüşmek üzere yerleşkeden çıkmasına öncülük etti. Dağın eteğinde durdular. Sina Dağı’nın her yanından duman tütüyordu. Çünkü Rab dağın üstüne ateş içinde inmişti. Dağdan ocak dumanı gibi duman çıkıyor, bütün dağ şiddetle sarsılıyordu. Boru sesi gitgide yükselince, Musa konuştu ve Tanrı gök gürlemeleriyle onu yanıtladı. Rab, Sina Dağı’nın üzerine indi, Musa’yı dağın tepesine çağırdı.” (Çıkış 19:16-20).
“Halk gök gürlemelerini, boru sesini duyup şimşekleri ve dağın başındaki dumanı görünce korkudan titremeye başladı. Uzakta durarak Musa’ya, “Bizimle sen konuş, dinleyelim” dediler, “Ama Tanrı konuşmasın, yoksa ölürüz”. Musa, “Korkmayın!” diye karşılık verdi, “Tanrı sizi denemek için geldi; Tanrı korkusu üzerinizde olsun, günah işlemeyesiniz diye. Halk uzakta durdu, fakat Musa, Tanrı’nın bulunduğu koyu bulut kümesine yaklaştı. Rab, Musa’ya şöyle dedi: “İsrailoğullarına diyeceksin ki: ‘Sizinle gökten konuştuğumu gördünüz. Altın, gümüş ilahlar yapıp onları benimle bir tutmayacaksınız...” (Çıkış 20:19-23).


(Bakara 2/57 TEFSİR)
وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Bulutları üzerinize gölgelik yaptık, men /ekmek[*] ve selva /bıldırcın indirdik, “Verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin.” dedik. Yaptıkları yanlışlarla bize bir zarar veremediler ama zararı kendilerine veriyorlardı.

[*] Tevrat’ta “men” ile ilgili şu ifadeler vardır: “Rab Musa’ya, “Size gökten ekmek yağdıracağım” dedi, “Halk her gün gidip günlük ekmeğini toplayacak. Böylece onları sınayacağım: Benim yasama göre yaşıyorlar mı, yaşamıyorlar mı, göreceğim.” (Çıkış 16/4-5)

“Akşam bıldırcınlar geldi, ordugahı sardı. Sabah ordugahın çevresini çiy kaplamıştı. Çiy eriyince, toprakta, çölün yüzeyinde kırağıya benzer ince pulcuklar göründü. Bunu görünce İsrailliler birbirlerine, “Bu da ne?” diye sordular. Çünkü ne olduğunu anlayamamışlardı. Musa, “Rabbin size yemek için verdiği ekmektir bu.” dedi” (Çıkış 16/13-15).

İsrailoğulları, Allah’ın men ve selva ikramı için “Tek çeşit yemeğe katlanamayacağız” diye yakınmışlardı (Bakara 2/61). Buna göre men ve selvâ bir arada tek çeşit yemek sayılmaktadır. Bu da men için Tevrat’ta geçen “ekmek” tanımının uygun düştüğünü gösterir. Nitekim men ile ilgili şu bilgiler de mevcuttur: “Menin kırağı şeklinde küçük ve yuvarlak, kişniş tohumu gibi beyaz ve ak günnük görünüşünde olduğu, lezzetinin ballı yufkaya benzediği belirtilmektedir (Çıkış, 16/14, 31).

Men hiçbir işleme tâbi tutulmaksızın tabii haliyle yenebildiği gibi ondan çeşitli yiyecekler de yapılıyordu. İsrâiloğulları men’i toplar, değirmende öğütür veya havanda döverek tencerede haşlar, pide yaparlardı ve bu taze yağ tadında olurdu (Sayılar, 11/8).” (DİA)


(Bakara 2/58 TEFSİR)
وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَدًا وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْۜ وَسَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ
Bir gün şöyle demiştik: “Şu kente girin; beğendiğiniz yerden bol bol yiyin. Emrimize boyun eğerek kapıdan girin[*] ve “Günah yükümüzü kaldır!” deyin ki hatalarınızı örtelim. Güzel davrananlara ikramlarımız olacaktır.”

[*] Nisa 4/154, A’raf 7/161. Burası “secde ederek” diye meallendirilir. Secdenin kök anlamı, eğilme ve boyun eğmedir (Müfredat). Burada, o yere, kapıdan girme emrine boyun eğilmesi istenmiştir. Emri tebliğ eden Musa aleyhisselam şöyle demişti: “Ey halkım! Allah'ın size yazdığı şu tertemiz ve değerli yere girin; arkanızı dönmeyin, yoksa kaybedenlere dönüşürsünüz.” (Maide 5/21).


(Bakara 2/59 TEFSİR)
فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا قَوْلًا غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟
İçlerinden yanlış davrananlar, kendilerine emredilenin yerine başka bir söz söylediler[1*]. Biz de yoldan çıkmalarına karşılık, yanlış davrananların üzerine gökten afet indirdik[2*].

[1*] Oraya girme emrine karşı çıkanlar şöyle dediler: “Bak Musa! Orada çok zorba bir halk var. Onlar çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer onlar çıkarlarsa o zaman gireriz. O yere girmeye korkanların arasından Allah’ın nimet verdiği iki kişi şöyle dedi: “Onların yanına şu kapıdan girin; oradan girerseniz hakim olanlar siz olursunuz. İnanıp güveniyorsanız yalnız Allah’a dayanın.” (Maide 5/22). Sanki Allah, o yerin halkı ile savaşmalarını emretmiş gibi şu sözü de söylediler: “Bak Musa! Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın! Biz burada oturacağız” (Maide 5/24, A’raf 7/161-162). Karşı çıkan iki kişi ile ilgili geniş bilgi için Maide 5/23’ün dipnotuna bkz.

[2*] Maide 5/26.


(Bakara 2/60 TEFSİR)
وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِه۪ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ
Yine bir gün Musa, halkı için su talebinde bulundu. "Değneğinle şu taşa vur!" dedik. Hemen oradan on iki pınar kaynadı. Her bir bölük, su içeceği yeri öğrendi. Onlara “Allah’ın verdiği rızıktan yiyin, için ama bozgunculuk yaparak ortalığı birbirine katmayın.” dedik.


(Bakara 2/61 TEFSİR)
وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ اِهْبِطُوا مِصْرًا فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْۜ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟
Bir ara şöyle demiştiniz: “Musa! Tek çeşit yemeğe katlanamayacağız; Rabbine /Sahibine bizim için dua et de bize toprak ürünlerinden sebze, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan bitirsin!” O da “Üstün olanı düşük seviyede olanla değiştirmek mi istiyorsunuz?[1*] İnin bir şehre, istediğiniz şeyler orada var!” dedi. Başlarına sefillik ve çaresizlik çöktü, Allah’ın öfkesiyle yıkıldılar. Öyle oldu, çünkü Allah’ın ayetlerini görmezlikte direniyor ve haklı bir gerekçeye dayanmadan nebilerini[2*] /onların nebiliğini öldürüyorlardı.[3*] Öyle oldu, çünkü isyana dalıyor ve aşırı gidiyorlardı.

[1*] Düşük seviyede olanı” sözü o yiyeceklerle ilgili değildir. Öyle olsaydı “İnin bir şehre, istediğiniz şeyler orada var!” denmezdi. Onların istedikleri bulundukları yerde yerleşip tarımla uğraşmalarıydı. Oysa orada kalmayıp Allah’ın Musa aleyhisselama nebilik verirken vaad ettiği topraklara gitmeliydiler. Allah Tevrat’ta onlara şöyle emretmişti: “....onları Mısırlıların elinden kurtarmak için geldim. O ülkeden çıkarıp geniş ve verimli topraklara, süt ve bal akan ülkeye, Kenan, Hitit, Amor, Periz, Hiv ve Yevus topraklarına götüreceğim” (Çıkış 3:8).

[2*] Nebi, kendisine kitap ve hikmet verilen kişidir (Al-i İmrân 3/81-82, En’âm 6/83-90). Resul (رسول), “gönderilen”dir. “Birine gönderilen söz” anlamına geldiği gibi o sözü tebliğ için gönderilen elçi anlamına da gelir (Müfredat). Nebi, Allah’ın ayetlerini tebliğ ile görevli olduğu için o, aynı zamanda resuldür. Bir ayet şöyledir: “Bu kitapta İsmail’i de an, o sözünde durmuştu; nebi olan resul idi.” (Meryem 19/54)

[3*] Allah Teâlâ, bütün resullerine yardım eder ve onları düşmanlarından korur (Maide 5/67, Yunus 10/102-103, Enbiyâ 21/7-9, Saffat 37/171-173). Nebi olmayan resuller vardır (Şuara 26/106, 123, 141, 176) Ama her nebi, aynı zamanda resul olduğu için nebilerin ve resullerin öldürülmesi, onların nebiliklerinin ve resullüklerinin öldürülmesidir. İlgili ayetlerde geçen katl (قتل) sözünün kök anlamlarından biri izlâl (اذلال) (Müfredât) yani itibarı ile oynamadır. Yahudiler, İsa aleyhisselamı öldürdüklerini söylerler (Nisa 4/157). Hıristiyanlar da sistemlerini, İsa aleyhisselamın çarmıha gerilip defnedilmesinden üç gün sonra kabrinden çıkarak Celile’de 11 havarisine gö­ründüğü iddiası üzerine kurarlar (Matta 28/16–20). İncil, Allah’ın İsa aleyhisselama indirdiği kitaptır (Maide 5/46). Onun ölümünden sonrası ile ilgili sözler İncil’e ait olamaz. Bazı İncillere Yahya aleyhisselamın öldürüldüğü iddiaları da sokuşturulmuştur (Matta 14/3-12, Markos 6/17-29). Hâlbuki Kur’an, bu iki nebinin öldürüldüklerinden değil, öldüklerinden söz eder ve öldükleri gün tam bir güven içinde olduklarını bildirir (Meryem 19/15 ve 33). Nebiler gibi dürüst davranmaya davet eden insanların kişiliklerini öldürme gayretleri de eskiden olduğu gibi bugün de devam etmektedir (Al-i İmran 3/21-22). Allah onlara da, kurtarma sözü vermiştir (A’râf 7/163-166, Hud 11/116).

 


(Bakara 2/62 TEFSİR)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالنَّصَارٰى وَالصَّابِـ۪ٔينَ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
(Kur’an’a) inananlar ile Yahudi[1*], Hristiyan[2*] ve Sâbiîler[3*] var ya! Onlardan her kim Allah’a ve ahiret gününe inanır da iyi işler yaparsa[4*] ödülleri Rableri /Sahipleri katındadır. Onların üzerinde ne bir korku olur ne de üzülürler[5*].

[1*] "Yahudi" kavramı Davud aleyhisselamın krallığından sonra ortaya çıkmıştır. Davud aleyhisselam Yakub aleyhisselamın oğullarından Yahuda’nın soyundan gelir. Bundan dolayı onun krallığına "Yahuda Krallığı" denmiştir. "Yahudi" kavramı başlarda "Yahuda krallığına mensup kişi" manasında kullanıyordu. Yahuda krallığı, Babil istilasında yıkılınca bu kavram İsrailoğullarının dini-etnik kimliklerini ifade için kullanılmaya başlandı. Kur'an'ın indiği dönemde de "Yahudilik" doğru veya yanlış İsrailoğullarının tüm dini geleneğini (Torah, Talmud, Midraşîm vs.) ifade etmekteydi.

[2*] Bir ayette, Hristiyan anlamında "Nasrânî", on dört ayette de onun çoğulu olan "Nasâra" kullanılır. Kelimenin, Îsâ aleyhisselamın yardım talebine havârilerin olumlu cevap vermeleri sebebiyle (Al-i İmrân 3/52; es-Saf 61/14), “yardım etme” anlamındaki nasr kökünden (Müfredat) veya İsa'nın memleketi olan Nâsıra kelimesinden türetildiği söylenir.

[3*] Sâbiîler, Yahya aleyhisselama inen (Meryem 19/12, En’âm 6/84-89) ve Ginza adı verilen kitaba inanırlar. (Şinasi Gündüz, Sâbiîlik, Diyanet İslam Ansiklopedisi)

[4*] Kur’an tebliğ edilmemişse kendi kitaplarına uymaları yeterli olur (Al-i İmrân 3/81, A’râf  7/157). Ama Kur’an tebliğ edilmişse artık ona uymak zorundadırlar (Nisâ 4/161-162, Maide 5/67-68).

[5*] Mâide 5/69, Hac 22/17. Kendisine bir elçinin tebliği ulaşmayan kimse, sadece bile bile şirk koşmaktan (Bakara 2/22) ve bildiği doğrulardan sorumlu tutulur.

 


(Bakara 2/63 TEFSİR)
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
Bir gün Tur’u üstünüze kaldırarak sizden kesin söz almıştık: “Size verdiğimize (Tevrat’a) sıkı sarılın, ondaki bilgileri aklınızdan çıkarmayın ki kendinizi koruyabilesiniz!” demiştik.


(Bakara 2/64 TEFSİR)
ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۚ فَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَكُنْتُمْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
Buna rağmen daha sonra yüz çevirmiştiniz. Eğer Allah’ın size karşı cömertliği ve ikramı olmasaydı, her şeyini kaybedenlerden olurdunuz.


(Bakara 2/65 TEFSİR)
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِـ۪ٔينَۚ
İçinizden cumartesi yasağını[1*] çiğneyenleri elbette bilirsiniz. Onlara “Aşağılık maymunlar gibi olun!” demiştik[2*].

[1*] Cumartesi yasağıyla ilgili Tevrat’taki hüküm şöyledir: “Tanrın Rabb’in buyruğu uyarınca Şabat (Cumartesi) Günü’nü tut ve kutsal say. Altı gün çalışacak, bütün işlerini yapacaksın. Ama yedinci gün bana, Tanrın Rabb’e Şabat Günü olarak adanmıştır. O gün sen, oğlun, kızın, erkek ve kadın kölen, öküzün, eşeğin ya da herhangi bir hayvanın, aranızdaki yabancılar dahil, hiçbir iş yapmayacaksınız. Öyle ki, senin gibi erkek ve kadın kölelerin de dinlensinler.” (Tesniye 5:12-14).

[2*] Cumartesi yasağını çiğneyenler maymunlar gibi olmuşlardı. Bu, onlara has fiziksel dönüşüm değil, benzer davranışları gösteren herkese uygulanan bir dışlama biçimidir (Nisâ 4/47).

(Bakara 2/66 TEFSİR)
فَجَعَلْنَاهَا نَكَالًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّق۪ينَ
Bunu, o gün yaşayanlara ve arkadan gelenlere caydırıcı bir ders ve müttakilere /yanlışlardan sakınanlara öğüt olsun diye yapmıştık.


(Bakara 2/67 TEFSİR)
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ٓ اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةًۜ قَالُٓوا اَتَتَّخِذُنَا هُزُوًاۜ قَالَ اَعُوذُ بِاللّٰهِ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
Bir gün Musa halkına, “Allah bir sığır kesmenizi emrediyor!” dedi[1*]. “Sen bizi hafife mi alıyorsun!” dediler. O da “Kendini bilmez biri[2*] olmaktan, Allah’a sığınırım!” dedi.

[1*] Eski Mısır’da Apis denen boğaya ve Hator (Hathor) denen ineğe tapılırdı (Ömer Faruk Harman, TEŞBİH, DİA). Apis daha değerliydi (Tevrat/Yeremya 46:14). Musa aleyhisselam “Allah bir sığır kesmenizi emrediyor” dediğinde bir inek kesebilirlerdi. Ama o inanç içlerine öylesine işlemişti ki (Bakara 2/93) inek bile kesmek istemezken emre uyup Apis özelliğinde bir boğa kesmek zorunda kaldılar.

[2*] Kendini bilmez diye tercüme ettiğimiz “cahil”, “bilmeyen” anlamına geldiği gibi “olması gerekenin aksine davranan” (Müfredât) ve “kendine hakim olamayan (Yusuf 12/33)” anlamlarına da gelir.

 

(Bakara 2/68 TEFSİR)
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا فَارِضٌ وَلَا بِكْرٌۜ عَوَانٌ بَيْنَ ذٰلِكَۜ فَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ
“Bizim için Rabbine /Sahibine sor, o nasıl bir şeydir, bize açıklasın!” dediler. Dedi ki: Allah şöyle diyor: ‘Ne yaşlı ne körpe, ikisinin ortası bir sığır.’ Haydi, emri yerine getirin!”


(Bakara 2/69 TEFSİR)
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا لَوْنُهَاۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ لَوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِر۪ينَ
“Bizim için Rabbine /Sahibine sor, bize ne renk olduğunu da açıklasın!” dediler. Musa dedi ki: Rabbim şöyle diyor: “O sarı bir sığırdır, sapsarı renkte, görenlere zevk verir.”


(Bakara 2/70 TEFSİR)
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۙ اِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَاۜ وَاِنَّٓا اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَمُهْتَدُونَ
“Bizim için Rabbine /Sahibine bir daha sor, onun nasıl bir şey olduğunu iyice açıklasın! O sığır bildiğimiz bir sığıra benzedi[*]. Allah nasip ederse onu mutlaka buluruz!” dediler.

[*] “Teşabüh”, iki şey arasındaki benzerliği ifade eder. Bu ayet, Musa aleyhisselamın yaptığı tanımlamaların onların zihninde Mısırlıların tanrısı Apis boğasını canlandırdığını gösterir.


(Bakara 2/71 TEFSİR)
قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا ذَلُولٌ تُث۪يرُ الْاَرْضَ وَلَا تَسْقِي الْحَرْثَۚ مُسَلَّمَةٌ لَا شِيَةَ ف۪يهَاۜ قَالُوا الْـٰٔنَ جِئْتَ بِالْحَقِّۜ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟
Dedi ki: Rabbim şöyle diyor: “O bir boğadır; ne koşulup toprağı sürmüş ne de ekin sulamıştır. Salmadır,[*] alacası da yoktur.” “Gerçeği şimdi getirdin!” dediler ve onu kestiler. Az kalsın emredileni yapmayacaklardı.

[*] Bakara (بقَرةَ) , bakar (بقَر) yani sığır cinsinden bir adet hayvan demektir. Tarlayı sürebilecek özellikte olduğu halde sürmemiş, serbest bırakılmış olması onun bir boğa olduğunu gösterir. Ayetteki fiillerin müennes /dişil olması, sadece “bakara” kelimesinin lafzî müennes olmasından dolayıdır.

 


(Bakara 2/72 TEFSİR)
وَاِذْ قَتَلْتُمْ نَفْسًا فَادّٰرَءْتُمْ ف۪يهَاۜ وَاللّٰهُ مُخْرِجٌ مَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَۚ
Bir gün de bir kişiyi öldürüp suçu birbirinize atmıştınız. Halbuki Allah gizlemiş olduğunuz şeyi ortaya çıkaracaktır.


(Bakara 2/73 TEFSİR)
فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَاۜ كَذٰلِكَ يُحْيِ اللّٰهُ الْمَوْتٰى وَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
“Ölenin parçasını bedenine yerleştirin!”[1*] dedik. Allah ölülere, bu şekilde (parçaları tamamlayarak) can verir[2*]. Size ayetlerini gösteriyor ki aklınızı kullanasınız.

[1*] Darb (ضرب)'ın kök anlamı, bir şeyi bir şeyin üstüne vurma veya sabitlemedir (Müfredat). Arapçada pek çok iş için kullanılabilen bu fiilin anlamı, vurulan veya sabitlenen şeye göre değişir (el-Ayn).

[2*] Ölüden ayrılan parçanın onunla birleştirilmesi emredilmektedir. Yeniden dirilme, tekrar yaratılan kemiklerin tamamlanıp onlara et giydirilmesi şeklinde olacaktır. (Bakara 2/259 - 260)


(Bakara 2/74)
ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةًۜ وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Bütün bunların ardından yine de kalpleriniz katılaştı; artık onlar taş gibi, hatta daha da katıdır. Öyle taş var ki içlerinden ırmaklar fışkırır. Çatlayıp içinden su çıkan hatta Allah korkusundan aşağı yuvarlanan taşlar da vardır[*]. Yaptığınız hiçbir şeye, Allah ilgisiz kalmaz.

[*] Bu ve benzeri ayetlere göre maddenin de bir dili ve anlama kabiliyeti vardır. Gökler ve yer, insan davranışından etkilenir (Meryem 19/8891, Duhan 44/17-29). Allah Teâlâ göklere ve yere; “İsteyerek veya istemeyerek gelin” demişti, ikisi de “İsteyerek geldik” diye cevap vermişlerdi” (Fussilet 41/9–12). Nuh Tufanında “Ey yer, suyunu yut! Ey gök suyunu tut!” denildiğinde sular çekilmişti” (Hud 11/44). İbrahim aleyhisselam ateşe atılınca Allah “Ey Ateş! İbrahim’e karşı serin ve zararsız ol.” demiş, o da öyle olmuştu (Enbiya 21/69-71). Canlı cansız bütün varlıklar Allah’ı tesbih ederler (İsra 17/44; Nur 24/41). Ahirette yeryüzü konuşacak ve kendindeki bilgileri verecektir (Zilzâl 99/1–5). Kur’ân’da eşyanın dilini ve anlama kabiliyetini gösteren çok sayıda ayet vardır (Haşr 59/21).


(Bakara 2/75 TEFSİR)
اَفَتَطْمَعُونَ اَنْ يُؤْمِنُوا لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِنْ بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Şimdi bunların (bu Yahudilerin) size inanıp güvenmelerini mi bekliyorsunuz? İçlerinden birtakımı Allah’ın sözünü /Kur’an’ı dinler, (kendi kitabıyla) bağlantısını kurduktan sonra onu tahrif ederler /anlamını kaydırırlar[*]. Bunu bile bile yaparlar.

[*] Tahrif (التحريف), Nisa 4/46’da açıklandığı gibi iki tarafa yüklenebilecek bir anlamı, kolayca anlaşılmayacak biçimde, sözün akışına uygun olmayan tarafa çekmektir. Tahrif, metinde değil anlamda olduğu için Kur’an, önceki kitapların ana metinlerini tasdik eder. Ama tahrif kelimesi de tahrif edilip ona “tebdil” yani metni değiştirme anlamı verildiğinden hem Kur’an’ın önceki kitapları tasdik ettiği unutturulmuş hem de Kur’an ayetlerinde yapılan anlam kaydırmalarının üstü örtülmüştür. En fazla tahrif, Yahudileri rahatsız eden ayetlerde olmuştur. Nitekim bu ayetteki tahrif, meal ve tefsirlerin çoğunda Kur’an ile değil Tevrat ile ilişkilendirilmiştir.


(Bakara 2/76 TEFSİR)
وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَا بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ قَالُٓوا اَتُحَدِّثُونَهُمْ بِمَا فَتَحَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ لِيُحَٓاجُّوكُمْ بِه۪ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
Allah’ın kitabına inanıp güvenenlerle karşılaşınca “Biz de ona inanıp güvendik!” der, birbirleriyle baş başa kalınca da şöyle derler: “Allah’ın size gösterdiği şeyi (Kur’an’ın kitabımızla örtüştüğü gerçeğini) Rabbinizin katında size karşı delil olarak kullansınlar diye mi onlara söylüyorsunuz? Bu bağı kuramıyor musunuz?”[*]

[*] Bunlar, Muhammed aleyhisselamın son nebi olduğunu biliyorlar ama kabul edemiyorlar.


(Bakara 2/77 TEFSİR)
اَوَلَا يَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ
Bunlar bilmezler mi ki Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir[*].

[*] Yahudiler içinde münafıklık yapanlarla ilgili olarak Tevrat'ta şöyle bir ifade vardır: “Tasarılarını Rab’den gizlemeye uğraşanların vay haline! Karanlıkta iş gören bu adamlar, “Bizi kim görecek, kim tanıyacak?” diye düşünürler.” (Yeşeya 29/15).


(Bakara 2/78 TEFSİR)
وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ
Onların bir kısmı ümmîdir;[1*] kitabı bilmezler, Onlar sadece kurgularına dayanırlar[2*].

[1*] Kur’an’da ümmînin üç anlamı vardır: Biri, kendine kitap verilmemiş olan (Al-i İmran 3/20), ikincisi inandığı kitabın içeriğini bilmeyen (Bakara 2/78), üçüncüsü de Mekkeli anlamıdır (Cum’a 62/2). Nebimiz de daha önce ilahî kitap bilgisine sahip değildi (Şûrâ 42/52-53, Ankebut 29/47-48) ama ona, bundan dolayı ümmî denmemiştir. Son nebinin İsmail aleyhisselamın soyundan geleceği ve Mekke’den çıkacağı Tevrat ve İncil’de yazılı olduğundan (A’raf 7/157-158; Tevrat /Tesniye 18:18,19, Mezmurlar 84:6, 118:22-26; İncil  /Matta 21:42-44) Kur’an’da onunla ilgili olarak kullanılan ümmî kavramı, Mekkeli anlamındadır.

[2*] “Kurgular” diye anlam verdiğimiz emânî (أَمَانِى) ‘ümniyye’nin çoğuludur. Burada kitabı, anlamadan okuma anlamındadır. Bu okuyuş kişiyi, hayale dayalı beklentilere sokar (Müfredât).

 


(Bakara 2/79 TEFSİR)
فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًاۜ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْد۪يهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ
Fakat elleriyle kitap yazan, sonra onunla geçici[*] bir çıkar sağlamak için “Bu Allah katındandır!” diyenlerin çekeceği var. Hem yazdıklarından dolayı çekecekleri var hem de kazandıklarından dolayı çekecekleri var!

[*] Kalîl (قليل) , bir şeyin az veya geçici olduğu anlamına gelir (Mekâyîs).

 

 


(Bakara 2/80 TEFSİR)
وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَةًۜ قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْدًا فَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Onlar “O ateş bize, sayılı birkaç günden fazla dokunmaz!” derler.[*] De ki: “Allah katından söz mü aldınız? Eğer öyleyse Allah sözünden dönmez. Yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?”

[*] İnsanları Allah ile aldatmanın en etkili yolu, ‘birilerinin yazdığı kitabın Allah tarafından yazdırıldığı veya onun görüşlerinin Allah’ın kitabından alındığı izlenimini vermektir (Al-i İmran 3/78). Yahudilerin kendi elleriyle yazıp sözlü Tevrat diye niteledikleri Talmud’da geçen “Kötülerin cehennemdeki cezası on iki ay sürer. Bu süre içinde günahlarının keffareti ödenmiş olur.” (Shabbat 33b) şeklindeki iddiaları bunlardandır.


(Bakara 2/81 TEFSİR)
بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَاَحَاطَتْ بِه۪ خَط۪ٓيـَٔتُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Hayır! Kötülük yapan ve günaha iyice batanlar[*] o ateşin ahalisidir, onlar orada ölümsüz olarak kalırlar.

[*] Günaha batanlar iki türlüdür, biri şirk günahına batanlardır. Her kafir, aynı zamanda müşrik olduğu için (Al-i İmrân 3/151) bunlar ölmeden önce tevbe etmemişlerse cehennemden çıkamaz, sürekli orada kalırlar (Nisa 4/48,116). Şirkten uzak kalan ve büyük günahlardan kaçınan (Nisa 4/31, Necm 53/31-32) veya günah işledikten sonra tövbe edip kendilerini düzeltenler (Furkan 25/68-71) ile sevapları günahlarından fazla olanlar doğrudan cennete gider, cehennemin hışırtısını bile duymazlar (Enbiya 21/101-102). Günahları sevaplarından fazla olanlar da cehenneme giderler (A’raf 7/9, Meryem 19/71-72, 86-87, Müminun 23/103-104, Karia 101/8-11). Bunlar, cezalarını çektikten sonra cennetteki yakınlarının yanına yerleştirilirler (Tûr 52/21).


(Bakara 2/82 TEFSİR)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
Allah’a inanıp güvenen ve iyi işler yapanlar da cennet ahalisidir. Onlar da orada ölümsüz olarak kalırlar.


(Bakara 2/83 TEFSİR)
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
Bir gün İsrailoğullarından şöyle söz almıştık: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana ve babanıza, yakınlarınıza, yetimlere ve miskinlere /çaresizlere[*] iyi davranacaksınız. İnsanlarla güzel konuşacak, namazı düzgün ve sürekli kılacak, zekâtı da vereceksiniz”. (Ey İsrailoğulları!) Pek azınız hariç, yüz çevirip sözünüzden dönmüştünüz.

[*] Miskin; geliri açlık sınırı altında, çaresiz durumda kalmış ve ihtiyaçlı olduğu her halinden belli olan kişidir. Oruç tutabilenlerin Ramazan bayramında vermesi gereken fitre /fidyenin en düşük ölçüsü miskin yiyeceği (Bakara 2/184) olduğundan, miskinlerin ihtiyaç sahipleri içinde en düşük seviyedeki kesim olduğu anlaşılmaktadır. Bunlar temel ihtiyaçlarını karşılayamadıkları için doyurulması gereken (Kalem 68/24), bir hatanın keffareti olarak “yedirilmesi veya giydirilmesi” emredilen (Maide 5/89-95, Mücadele 58/4), Müslümanların mallarında hakkı olan (İsra 17/26, Rum 30/38), mirastan yararlandırılan (Nisa 4/8), kendilerine ihsanda bulunulması istenen (Nisa 4/36) dolayısıyla gönüllü veya zorunlu harcama  kalemlerinin hepsinde yer alan kişilerdir (Bakara 2/177,215, Tevbe 9/60, İnsan 76/8).


(Bakara 2/84 TEFSİR)
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ لَا تَسْفِكُونَ دِمَٓاءَكُمْ وَلَا تُخْرِجُونَ اَنْفُسَكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ ثُمَّ اَقْرَرْتُمْ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
“Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, sizden olanları yurdunuzdan çıkarmayacaksınız!” diye bir söz daha almıştık. Bunu da kabul etmiştiniz. Siz bunu (Tevrat’ta[*]) görüyorsunuz.

[*] Tevrat’ın ifadeleri şöyledir: "Rab diyor ki, İsrailli kardeşlerinize saldırmayın, onlarla savaşmayın." (I. Krallar 12:24). "Egemen Rab şöyle diyor: Yeter artık, ey İsrail önderleri! Zorbalığı, baskıyı bırakın. Adil ve doğru olanı yapın. Halkımı kendi topraklarından kovmayın." (Hezekiel 45:9).


(Bakara 2/85 TEFSİR)
ثُمَّ اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تَقْتُلُونَ اَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَر۪يقًا مِنْكُمْ مِنْ دِيَارِهِمْۘ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۜ وَاِنْ يَأْتُوكُمْ اُسَارٰى تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ اِخْرَاجُهُمْۜ اَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍۚ فَمَا جَزَٓاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ اِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُرَدُّونَ اِلٰٓى اَشَدِّ الْعَذَابِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Artık siz öyle bir haldesiniz ki birbirinizi öldürüyor, içinizden birtakım insanları yurtlarından çıkarıyor, o insanlara karşı günah işleme[1*] ve düşmanlık konusunda birbirinize destek veriyorsunuz. Esir olarak geldiklerinde de fidye verip kurtarıyorsunuz. Oysa onları çıkarmanız size zaten yasaktır. Şimdi siz, o kitabın (Tevrat’ın) bir bölümüne inanıyor, bir bölümünü görmezlikte direniyor musunuz? İçinizden bunu yapanın hak ettiği, şu hayatta rezil olmaktan başka nedir. Böyleleri kıyamet /mezardan kalkış[2*] günü de azabın en çetinine[3*] çarptırılırlar. Allah, yaptığınız hiçbir şeye ilgisiz kalmaz.

[1*] ‘Günah’ anlamı verdiğimiz ism (إِثْمَ), kişiyi sevaptan yani iyiliklerden uzaklaştıran davranış anlamındadır (Müfredât). Allah, ‘ism’ olarak tanımladığı her davranışı, haram saymıştır (A’raf 7/33).

[2*] Kıyamet, ayağa kalkmak demektir. Kıyamet günü, insanların yeniden dirilip kabirlerinden kalkacakları günün adıdır.

[3*] “En çetin” diye anlam verdiğimiz eşedd (أَشَدِّ) kelimesi, “en üst seviyede bağlantılı” anlamındadır (Müfredat). Allah, vereceği cezayı, kulunun suçuna bağlamıştır(En'âm 6/160).


(Bakara 2/86 TEFSİR)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِۘ فَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟
İşte bunlar, dünya hayatına karşılık ahiretlerini satmış kimselerdir. Onların azapları hafifletilmez, yardım da görmezler.


(Bakara 2/87 TEFSİR)
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِنْ بَعْدِه۪ بِالرُّسُلِ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ اَفَكُلَّمَا جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْۚ فَفَر۪يقًا كَذَّبْتُمْۘ وَفَر۪يقًا تَقْتُلُونَ
Musa’ya kitabı vermiş, arkasından elçilerimizi art arda göndermiştik. Meryemoğlu İsa’ya da açık belgeler (mucizeler) vermiş, onu Kutsal Ruh (Cebrail) ile desteklemiştik. Hoşunuza gitmeyen bir şeyle gelen her resule karşı büyüklenmeli miydiniz? Kimini yalanlayıp, kimini de öldürmeli /itibarsızlaştırmalı mıydınız?[*]

[*] Yahudiler, Tevrat’ı adeta yok sayar onun yerine, M.Ö. 200 ve M.S 500'lü yıllar arasında yazıya geçirilmiş olan Talmud’u koyarlar (Yusuf Basalel, Yahudi Ansiklopedisi, c.III, s.696, Gözlem Yay. 2002) (Bakara 2/79, Maide 5/70). İsa aleyhisselama indirilen İncil’e de havariler dışında inanan olmamıştı (Al-i İmrân 3/52-53). Bunlar, benzer davranışı Kur’an’a da yaptılar (Bakara 2/89-91, 101, 146-147, En’am 6/19-21, 114). Çünkü daima, Allah’ın nurunu yani kitabını söndürmeye çalışırlar (Tevbe 9/30-32). Bütün bunlar, Allah’ın elçilerini itibarsızlaştırma çalışmalarıdır.


(Bakara 2/88 TEFSİR)
وَقَالُوا قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ بَلْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَقَل۪يلًا مَا يُؤْمِنُونَ
“Bu sözlere karnımız tok!”[1*] dediler. Hayır, ayetleri görmezlikte direnmeleri sebebiyle Allah onları dışladı.[2*] Artık pek azı inanır.

[1*] Biz her şeyi biliyoruz, yeni bir bilgiye ihtiyacımız yok.

[2*] Lanet, kızıp kovma ve uzaklaştırma demektir (Müfredat). Bunu en iyi ifade eden kelime “dışlama”dır.


(Bakara 2/89 TEFSİR)
وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِه۪ۘ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ
Nihayet Allah katından, yanlarında olanı tasdik eden bir kitap geldi. Önceleri kâfirlere karşı önlerinin bu kitapla açılmasını bekliyorlardı. Ama tanıdıkları[1*] kitap gelince onu görmezlikte direnip kâfir oldular. Allah’ın laneti /dışlaması kâfirleredir[2*].

[1*] Geleceğini bildikleri ve kendi kitaplarındaki bilgilerden yola çıkarak çok iyi tanıdıkları (A’raf 7/157).

[2*] Kur’an’a inandıktan sonra onun bir ayetini bile görmezlikten gelen aynı lanete uğrar (Bakara 2/159-162)


(Bakara 2/90 TEFSİR)
بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْيًا اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
Allah’ın, tercih ettiği[1*] bir kuluna iyilik edip kitap indirmesini kıskanarak Allah’ın indirdiğini görmezlikte direnmekle, kendilerini ne kötü sattılar! Başlarına gazap üstüne gazap geldi. (Bu kitabı) görmezlikte direnenlerin hak ettikleri, alçaltıcı bir azaptır[2*].

[1*] Şâe (شاء) fiilinin kökü, “bir şeyi yapma, var etme” anlamında olan şey (شيء)'dir. (Müfredât). Burada Allah’ın yaptığı, bir kulunu tercih ederek ona kitap indirmesidir. Ayrıca bkz Bakara 2/20. ayetin dipnotu.

[2*] Bu azap, Muhammed aleyhisselamın elçiliğini öldürme çabalarının cezasıdır.


(Bakara 2/91 TEFSİR)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَهُمْۜ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Onlara, “Allah’ın indirdiğine inanıp güvenin!” denince, “Biz, bize indirilene güveniriz!” der, ardından geleni (Kur’an’ı) görmezlikte direnirler. Hâlbuki bu (kitap), tümüyle gerçektir ve yanlarındakini tasdik edici özelliktedir. De ki: “Kitabınıza inanıyorsanız neden Allah’ın bundan önceki nebilerini /onların nebiliklerini öldürüyorsunuz?”[*]

[*] Bkz. Bakara 2/61’in son dipnotu.


(Bakara 2/92 TEFSİR)
وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
Musa size, apaçık belgelerle (mucizelerle) gelmişti. Yanınızdan ayrılmasının ardından boğayı[*] ilah edinmiştiniz, yanlışlar içindeydiniz.

[*] Boğayı ilah edinmekle kalmadılar, “Bu sizin ilahınızdır. Musa’nın da ilahıdır ama o, onu unuttu.” dediler (Taha 20/88). Onlar bu sözleri ile Musa aleyhisselamın nebiliğini öldürmüş oldular.


(Bakara 2/93 TEFSİR)
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Bir gün Tur’u tepenize kaldırarak[1*] sizden kesin söz almış, “Size verdiğimize sıkı sarılın ve dinleyin!” demiştik. Siz de “Dinledik ve sıkı sarıldık"[2*] demiştiniz. Oysa (kitabı) görmezlikte direnmeniz yüzünden boğa tutkusu içinize işlemişti[3*]. De ki: “Eğer inanıp güvenen kişilerseniz, inancınız sizden ne kötü şey istiyor[4*]!”

[1*] (Araf 7/171)

[2*] Gelenekte buraya “dinledik ve isyan ettik” anlamı verilir ama onu söyleyen, söz vermiş olamaz. Asâ (عصى)'nın “değneğe sarılır gibi sarılma” (Lisân’ul-Arab) anlamı da olduğundan “asaynâ”ya “sıkı sarıldık” anlamını vermek gerekir (Bkz. Nisa 4/46’nın dipnotu). Tevrat’ın ilgili bölümü şöyledir: “(Musa) antlaşma kitabını alıp halka okudu. Halk, ‘Şama’nû ve asînû = Rabb’in her söylediğini yapacağız, Onu dinleyeceğiz’ dedi.” (Çıkış 24/3-7)

[3*] İltifat, bkz. Bakara 2/49’un dipnotu

[4*] Hem inandık ve sıkı sarıldık diyorsunuz hem de boğa tutkusundan vazgeçmiyorsunuz.


(Bakara 2/94 TEFSİR)
قُلْ اِنْ كَانَتْ لَكُمُ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ عِنْدَ اللّٰهِ خَالِصَةً مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
De ki: “Ahiret yurdu, Allah katında başka insanlara değil de sadece size aitse, eğer özü sözü doğru kişilerseniz, ölümü dileyin bakalım!”


(Bakara 2/95 TEFSİR)
وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ اَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
Elleriyle yaptıkları yüzünden ölümü asla dileyemezler. Allah yanlış yapanları bilir.


(Bakara 2/96 TEFSİR)
وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيٰوةٍۚ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا يَوَدُّ اَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ اَلْفَ سَنَةٍۚ وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪ مِنَ الْعَذَابِ اَنْ يُعَمَّرَۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟
Şunu kesin olarak göreceksin; insanların yaşamaya en düşkün olanı onlardır, müşriklerden[*] bile düşkündürler! Onlardan her biri çok ister ki “Keşke ömrüm bin seneye çıkarılsa!” O kadar ömür verilse bile bu, onları azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah yaptıkları şeyi daima görmektedir.

[*] Şirk, bize sinir uçlarımızdan da yakın olan Allah’ı (Kaf 50/16) ikinci sıraya koymaktır (A’râf  7/30).


(Bakara 2/97 TEFSİR)
قُلْ مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِجِبْر۪يلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ
De ki: “Cebrail’e kim düşman olursa bilsin ki önünde bulduğu (ilahi kitapları) tasdik eden, bir rehber olan ve inanıp güvenenlere müjde veren bu kitabı o, senin kalbine Allah’ın onayı ile indirmiştir.”


(Bakara 2/98 TEFSİR)
مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِلّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَرُسُلِه۪ وَجِبْر۪يلَ وَم۪يكَالَ فَاِنَّ اللّٰهَ عَدُوٌّ لِلْكَافِر۪ينَ
Kim Allah’a, meleklerine, elçilerine, Cebrail’e ve Mikail’e[1*] düşman olursa,[2*] Allah da o kâfirlere /ayetleri görmezlikte direnenlere düşman olur.

[1*] Kur’an’da bu iki melek dışında adı geçen melek yoktur. Diğerlerinin sadece görevlerinden söz edilir. Cebrail, Cibrîl şeklinde, Mikail de Mîkâl şeklinde geçer. Kitab-ı Mukaddes’te Cebrail ismi beş defa geçer. Bunlardan üçü Eski Ahit’te, ikisi Yeni Ahit’tedir. İlgili bölümlere bakıldığında Cebrail’in Allah’tan aldığı haberleri ve vahiyleri insanlara ulaştırmakla görevli olduğu anlaşılmaktadır (Daniel 9:21-23). İncillerde, Meryem validemize çocuk müjdesi getiren meleğin Cebrail olduğu bilgisi yer alır (Luka 1:19). Mikâil de Kitab-ı Mukaddes’te beş defa geçer. Bunlardan üçü Eski Ahit’te (Daniel, 10:13, 21; 12:1), ikisi de Yeni Ahit’te yer alır. (Yahuda 1:9; Vahiy, 12:7)

[2*] Musa aleyhisselama indirilen kitap dışında hiçbir kitap ve kaynak kabul etmeyen, Musa aleyhisselam dışındaki nebilerin nebiliklerini inkar eden, cinlere, meleklere ve ruha inanmayan bir Yahudi mezhebi vardı. Bunlar Mikail ve Cebrail'in uydurma olduğunu söylüyorlardı. İsa aleyhisselam döneminde bunlara Sadukiler, Kur'an'ın indiği dönemde de Karaim Yahudileri deniyordu.


(Bakara 2/99 TEFSİR)
وَلَقَدْ اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۚ وَمَا يَكْفُرُ بِهَٓا اِلَّا الْفَاسِقُونَ
Sana açık ayetler[*] indirdik. Yoldan çıkmışlar dışında hiç kimse onları görmezlikte direnmez.

[*] Kur’an ayetleri, birbirini açıklar (Al-i İmrân 3/7, Hûd 11/1).


(Bakara 2/100 TEFSİR)
اَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْدًا نَبَذَهُ فَر۪يقٌ مِنْهُمْۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
Bunlar ne zaman (Allah’a) bir söz verseler, içlerinden birtakımı onu kaldırıp atmadı mı?[*] Aslında bunların çoğu inanıp güvenmezler.

[*] Bakara 2/40.


(Bakara 2/101 TEFSİR)
وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَر۪يقٌ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَۗ كِتَابَ اللّٰهِ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ كَاَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Allah katından, yanlarında olanı tasdik eden bir resul[*] gelince, kitap verilenlerden bir kısmı Allah’ın kitabını, sanki hiç bilmiyorlarmış gibi kulak ardı ettiler.

[*] Ayette geçen Resul (رسول), Kur’an’dır. Çünkü ayetin devamı, onların kulak ardı ettikleri ‘resul’ün, Allah’ın kitabı olduğunu açıkça ifade etmektedir (Bakara 2/89). Zaten resul, hem birine gönderilen söz hem de o sözü ileten elçi anlamındadır (Müfredat). Bu ayetteki “yanlarında olanı tasdik eden bir resul” ifadesinin bir benzeri Al-i İmran 3/81’de “yanınızda olanı tasdik eden bir resul” şekilde geçer. Bu benzerlik, Al-i İmran 3/81’de geçen resul kelimesinin de kitap anlamında olduğunun delilidir.


(Bakara 2/102 TEFSİR)
وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْۜ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
Tuttular, Süleyman’ın iktidarı aleyhine şeytanların bağlantı kurup okudukları[1*] şeylere uydular. Süleyman, kâfir olmamıştı ama sihir[2*] yapmayı insanlara öğreten o şeytanlar[3*] kâfir olmuşlardı[4*]. Bir de vaktiyle Bâbil’de o iki melikin, Hârût ile Mârût’un[5*] başına gelenlerin[6*] arkasına düştüler. Hâlbuki onlar “Biz büyük bir belaya düşürüldük[7*], sakın bunu göz ardı etme!” demeden kimseye bir şey öğretmezlerdi. Ama bunlar[8*], o ikisinden, kişi ile eşinin arasını ayıracak şeyler (entrikalar) öğrenirlerdi. Oysa Allah’ın onayı olmadan onlarla kimseye zarar verebilecek değillerdi. Bunlar, işlerine yaramayan, sadece zararı olan şeyleri öğreniyorlar. İyi biliyorlar ki (Allah’ın kitabını verip) bunları alanların ahirette ellerine bir şey geçmez. Kendilerini ne kötü satıyorlar! Keşke bunu bilseler!

[1*] Bağlantı kurup okuma diye meal verdiğimiz tilavet, "birden çok şeyin, aralarına kendi cinslerinden olmayan bir şey karışmayacak şekilde peş peşe sıralanması” anlamındadır (Müfredât).

[2*] Sihir, bir şeyi olduğundan farklı gösterme, aldatma, oyalama ve hiledir (Lisânü’l-Arab). Kur’an, sihrin tam bir oyun ve aldatma olduğunu açıkça bildirir (A’râf  7/103-120, Yûnus 10/81).
[3*] Kötü niyetli insanlar.

[4*] Elimizdeki Tevrat çevirilerine göre Süleyman aleyhisselam, hayatının son dönemlerinde putperestliğe bulaşmış ve kafir olmuştur. İlgili bölüm şöyledir: “Ve Yeroboama dedi: Kendine on parça al, çünkü İsrail’in Allah’ı Rab şöyle diyor: İşte, ben Süleyman’ın elinden krallığı çekip alacağım ve on sıptı sana vereceğim... çünkü beni bıraktılar ve Saydalıların ilahesi Astartiye, Moab ilahı Kemoşa ve Ammonoğullarının ilahı Milkom’a tapındılar...” (1 Krallar 11.31-33). Bu iftiraların sebebi, Süleyman’dan sonra tahta geçen oğlu Rehavam’ın elinden krallığı almaktı (1 Krallar 11. 43).  Yahudi yorumcular bu pasajlarda Süleyman'ın putperestliğinden bahsedilmediğini, Süleyman'ın asla kafir olmadığını, bu bölümlerle ilgili özellikle erken dönem Yunanca çevirilerde kasıtlı bazı çarpıtmalar olduğunu savunurlar. (Talmud, Sabbath 56b). Bu çarpıtmalar, özellikle Tevrat'ın Yunanca çevirisini esas alan Hristiyanların, Kitab-ı Mukaddes’i diğer dillere tercüme hareketiyle iyice yayılmıştır. Bakara Sûresi 102. ayet de Tevrat'taki bu pasajlarla ilgili şeytanların bazı tahrifler yaptığına dikkat çekmiştir.

[5*] Elimizdeki mushaflarda Hârût ile Mârût’u anlatan kelime melekeyn= iki melek şeklinde okunur. Allah, “Melekleri sadece gerçek bir iş için indiririz.” (Hicr 15/8) dediğinden onlar sihir öğretemezler.  Çünkü sihir gerçek dışı yani batıldır (Araf 7/119, Yunus 10/81).  Bu kelimeyi, Abdullah b. Abbas, İbn-i Ebzâ, Dahhâk ve Hasan Basrî, “el-melikeyn = iki melik” şeklinde okumuşlardır (Kurtûbî). Yönetimde olana melik dendiği gibi yönetime gelme gücü olana da melik denir (Müfredât). Ayetin bağlamına ve Kuran bütünlüğüne göre Hârût ile Mârût, çeşitli oyunlarla iktidardan uzaklaştırılan şehzadelerdir. Onlar, kendilerine oynanan oyunları, kötüye kullanılmaması şartıyla insanlara anlatmışlardır.
 
[6*] Bu ayette, “başına gelen” anlamı verdiğimiz inzal (إنزال) “bir şeyin indirilmesi ve meydana getirilmesi”dir (Mekâyîs). İnsanın başına gelen sıkıntıya nâzile denir (Lisân’ül-Arab), (Ankebût 29/34).

[7*] Fitne, bir madenin gerçek durumunu anlamak için potada onu eritmek üzere ateşe sokmaktır (Lisân’ul-Arab’).  Kur’an’da bu kelime imtihan (A’râf  7/155), aldatma (A’râf  7/27), cehennem azabı (Zariyât 51/10-14) ve savaş (Bakara 2/216) anlamlarında kullanılmıştır. Burada şehzadeler, kötü duruma düşürüldüklerini anlattıkları için kelimeye “büyük bir bela” anlamı verilmiştir.

[8*] Amaçları ibret almak değil, taktik öğrenmek ve o taktiği kötüye kullanmaktı.


(Bakara 2/103 TEFSİR)
وَلَوْ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ خَيْرٌۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟
Bunlar /bu Yahudiler (Kur’an’a) İnanıp güvenseler ve kendilerini yanlışlardan korusalar Allah katından alacakları karşılık elbette çok iyi olur. Keşke bunu bilseler!


(Bakara 2/104 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقُولُوا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُواۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Ey inanıp güvenenler! “Bizi güt!” demeyin, “Bizi gözet!”[*] deyin ve dinleyin. Bu emri görmezlikte direnenlere, acı veren bir azap vardır.

[*] Ayetteki rainâ (رَاعـِنَا)'ya “Bizi gözet” anlamı verilebilir. Ancak kelime, bir işin birden çok özne tarafından ortaklaşa yapıldığını gösteren mufâale (مفاعلة) kalıbında olduğu için “birbirimizi gözetelim” anlamı da verilebilir (Tehzîb’ul-luğa). Muhammed aleyhisselamın Allah’ın elçisi sıfatıyla görevi, onun ayetlerini tebliğ etmek; muhataplarının görevi de onları dikkatle dinlemektir. Hiç kimse elçilik görevi ile ilgili olarak ona: “birbirimizi gözetelim” diyemez (Hucurât 49/3).

Mufâale kalıbı, bir işi tek başına yapma anlamında da kullanıldığından râinâ (رَاعـِنَا)'ya “Bizi güt!” anlamı da verilebilir. O zaman “Bizi, hayvan güder gibi güt!” şeklinde üstü kapalı bir aşağılama yapılmış olur. Bütün bunların yerine unzurnâ (انظُرْنَا) denirse “bizi gözet” dışında bir anlama çekilemez. Bugün hâlâ Müslümanlar arasında, ayete aykırı olarak halka “raiyye” yani sürü diyenler vardır.


(Bakara 2/105 TEFSİR)
مَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْكُمْ مِنْ خَيْرٍ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَاللّٰهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ
Ehlikitabın[1*] kâfir olanları, Rabbinizden /Sahibinizden size bir hayrın indirilmesini hiç istemezler. Müşrikler de öyledir. Allah, tercih ettiği[2*] kişilere özel ikramda bulunur. Allah büyük ikram sahibidir.

[1*] Ellerinde Kur’an’dan önce indirilmiş bir kitap bulunan toplumlar için iki farklı ifade kullanılmaktadır. Bunlardan ilki; “ellezîne ûtu’l-kitap” ifadesidir ve “kendilerine kitap verilmiş olanlar” anlamına gelir. Bu ifadeyle kendilerine kitap verilmiş olan toplumun bütünü dile getirilmekte, kitapları hakkındaki bilgi seviyelerine bakılmaksızın genel ve sosyal bir isimlendirme yapılmaktadır. Örnek vermek gerekirse; günümüzde Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler derken yaptığımız isimlendirme, kitaba muhatap olmuş büyük toplulukların genelini ifade etmesi bakımından Kur’an’ın “ûtu’l kitap” kapsamına girer. Daha önce kitap indirilmiş toplumlarla ilgili olarak kullanılan diğer ifade ise “ehl’i-kitap”tır. Bu kavram, ellerinde Allah’ın kitabı bulunan toplumlar içindeki, kitapları üzerinde uzmanlaşmış, âlim kişileri ifade etmek için kullanılır. Bu sebeple Allah’ın ayetlerini doğruluğuna şahitlik edecek derecede kavramış, gerçekleri ve onların nasıl gizlenebileceğini bilen kişiler için daima ehl-i kitap ifadesi kullanılmaktadır (Al-i İmrân 3/70,71,98,99; Mâide 5/15, Bakara 2/109, Nisâ 4/171). 

[2*] Şâe (شاء) fiilinin kökü, “bir şeyi yapma, var etme” anlamında olan şey (شيء)'dir (Müfredât). Burada Allah’ın yaptığı şey, bazı kullarını tercih ederek onlara ikramda bulunmasıdır. Ayrıca bkz Bakara 2/20. ayetin dipnotu.

(Bakara 2/106 TEFSİR)
مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Bir ayeti nesheder veya unutturursak[1*], yerine daha hayırlısını ya da dengini getiririz[2*]. Allah’ın her şeye bir ölçü koyduğunu bilmez misin!

[1*] Unutturulan ayetler, önceki kitaplarda olduğu halde gizlenen ve Kur’an’da kendilerinden söz edilmeyen ayetlerdir (Maide 5/15).

[2*] Nesh, bir kitaptaki yazıyı diğer kitaba aktarmaktır (el- Ayn). Nesih ya dengiyle ya da daha iyisiyle olur. Allah, önceki kitaplardaki hükümlerin çoğunu son kitabına alarak misliyle nesih yapmış (Nisa 4/163, Şûrâ 42/13), bazı hükümleri de almamıştır (Maide 5/15). Bazı hükümleri ise daha iyisi ile değiştirilmiştir. Mesela Müslümanlar ilk başta orucu, önceki ümmetler gibi tutarken (Bakara 2/183) daha sonra bazı hafifletmeler yapılmıştır (Bakara 2/187).

 


(Bakara 2/107 TEFSİR)
اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
Bilmez misin, göklerde ve yerde tüm yetkiler Allah’ındır? Allah ile aranıza girecek hiçbir veli/yakın[*] ve bir yardımcı yoktur!

[*] Veli (çoğulu evliya), araya başka bir şey girmeyecek şekilde birbirine yakın olan iki veya daha çok kişiden her birini ifade eder. Bir işi üstlenene de veli denir (Müfredât). Sinir uçlarımızdan daha yakın olan Allah (Kaf 50/16), bizim velimiz ve en yakınımızdır (Bakara 2/257). Veli kelimesi Arap dilinde hem ism-i fail yani eylemi yapan hem de ism-i mef’ul yani eylemden etkilenen anlamında kullanılır. Her mümin, “Allah’ın koruması altında olan” anlamında Allah’ın velisidir (Yunus 10/62-63). Ayetler gayet açık olduğu halde gelenekte Allah ile insanlar arasında bir velayet makamı oluşturulur, orada olduğuna inanılan kişilere veli denilerek veliler birer tanrı konumuna getirilir ve asla affedilmeyecek şirk günahına girilir (A’raf 7/3, 30, Ahkaf 46/4-6).


(Bakara 2/108 TEFSİR)
اَمْ تُر۪يدُونَ اَنْ تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ
Yoksa size gelen elçiden, daha önce Musa’dan talep edilene benzer bir talepte bulunmak mı istiyorsunuz?[*] Kim imanını kâfirlikle değiştirirse doğru yoldan çıkmış olur.

[*] (Nisa 4/153)


(Bakara 2/109 TEFSİR)
وَدَّ كَث۪يرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّارًاۚ حَسَدًا مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Kitaplarında uzman olanların çoğu, inanıp güvenmenizden sonra sizi kâfirliğe döndürmeyi çok ister. Bunu, gerçekler onlar için bütün açıklığı ile ortaya çıktıktan sonra, kendilerinde oluşan kıskançlıktan dolayı yaparlar. Allah emrini verinceye kadar onlara göz yumun ve yeni bir sayfa açın. Şüphesiz Allah her şeye bir ölçü koyar.


(Bakara 2/110 TEFSİR)
وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Namazı düzgün ve sürekli kılın, zekâtı da verin. Kendiniz için şimdi yaptığınız her iyiliğin karşılığını Allah katında bulursunuz. Şüphesiz Allah, yaptığınız her şeyi daima görür.


(Bakara 2/111 TEFSİR)
وَقَالُوا لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ اِلَّا مَنْ كَانَ هُودًا اَوْ نَصَارٰىۜ تِلْكَ اَمَانِيُّهُمْۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Yahudiler, “Yahudi olanlardan başkası cennete giremez.”, Hristiyanlar da “Hristiyan olanlardan başkası cennete giremez.” derler. Bu, onların kurgularıdır. De ki: “Eğer iddianızda haklıysanız kanıtınızı getirin!”


(Bakara 2/112 TEFSİR)
بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟
Hayır! Kim güzel davranarak kendini Allah’a tam teslim ederse, alacağı karşılık Rabbinin katındadır. Onların üzerinde korku olmaz. Onlar üzülmezler.


(Bakara 2/113 TEFSİR)
وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارٰى عَلٰى شَيْءٍۖ وَقَالَتِ النَّصَارٰى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلٰى شَيْءٍۙ وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْۚ فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
Hepsi de aynı kitabı (Tevrat’ı) bağlantılarıyla birlikte okuduğu halde Yahudiler, “Hristiyanların bir temeli yoktur” der; Hristiyanlar da “Yahudilerin bir temeli yoktur” derler. Bilmeyenler de bunlar gibi konuşurlar. Allah bunların anlaşamadıkları konulardaki hükmünü kıyamet /mezardan kalkış[*] günü, yüzlerine karşı verecektir.

[*] Kıyamet, ayağa kalkış demektir. Kıyamet günü, insanların yeni bir bedenle kabirlerinden kalkacağı gündür.

 


(Bakara 2/114 TEFSİR)
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ
Allah’ın mescitlerinde, onun adının anılmasını engelleyen ve oraları harap etmeye çalışanın yaptığından daha büyük yanlışı kim yapabilir? Onlar korkuya kapılmadan oralara giremezler. Onların hakkı, bu dünyada rezil olmak, ahirette ise büyük bir azaptır.


(Bakara 2/115 TEFSİR)
وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Doğu da batı da Allah’ındır. Ne tarafa dönerseniz dönün, orası Allah’ın huzurudur. Allah, imkânları geniş olan ve daima bilendir.


(Bakara 2/116 TEFSİR)
وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًاۙ سُبْحَانَهُۜ بَلْ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ
“Allah çocuk edindi!” dediler. Bu ona yakıştırılamaz! Göklerde ve yerde olan her şey zaten onundur, hepsi ona içtenlikle boyun eğer.


(Bakara 2/117 TEFSİR)
بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Gökleri ve yeri, örneksiz yaratan odur. Bir şeyin olmasına karar verdi mi onun için sadece “Ol!” der, o şey oluşur[*].

[*] Bu ayete, “ol der, hemen olur” şeklinde meâl verilir. Allah her şeyi bir ölçüye göre yarattığından (Kamer 54/49) o emirle, sadece oluşum başlar. Mesela Allah, bir çocuğun olmasını murad ettiğinde emri, döllenme öncesinde verir ve çocuk oluşmaya başlar (Al-i İmran 3/59, Meryem 19/23, İnsan 76/1-2).


(Bakara 2/118 TEFSİR)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللّٰهُ اَوْ تَأْت۪ينَٓا اٰيَةٌۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْۜ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْۜ قَدْ بَيَّنَّا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ
(Kitabı) Bilmeyenler “Allah bizimle de konuşsa veya bize de bir ayet gelse ya!” derler. Öncekiler de aynı şeyi söylerlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Biz ayetleri, inancı kesin olan bir topluluğa açık açık gösterdik[*].

[*] ltifat, bkz. Bakara 2/49’un dipnotu.


(Bakara 2/119 TEFSİR)
اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًاۙ وَلَا تُسْـَٔلُ عَنْ اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ
Biz seni, bu gerçekle (Kur’an ile) müjdeleyen ve uyaran bir elçi olarak gönderdik. Sen yakıcı ateşin ahalisinden sorumlu tutulacak değilsin.


(Bakara 2/120 TEFSİR)
وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
Dinlerini yaşama biçimlerine uymadıkça Yahudisi de Hristiyanı da senden asla razı olmaz. De ki: “Doğru yol Allah’ın gösterdiği yoldur.” Sana bu bilgi geldikten sonra tutar da onların arzularına uyarsan, Allah senin ne dostun ne de yardımcın olur.


(Bakara 2/121 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟
Kendilerine verdiğimiz kitabı bağlantılarıyla birlikte gerektiği gibi okuyanlar[*] var ya! Onlar bu kitaba da inanıp güvenirler. Onu görmezlikte direnenler ise kaybedeceklerdir.

[*] Tilavet, birden çok şeyin, aralarına kendi cinslerinden olmayan bir şey karışmayacak şekilde peş peşe sıralanmasıdır (Müfredât). Gerektiği gibi tilavet ise kitabı doğru anlamak için birbiri ile bağlantılı ayetleri birlikte okumaktır. Hem Kur’an hem de önceki kitaplar için “tilavet” kelimesinin kullanılması, yalnızca Kur’an’ın değil, önceki kitapların da bu metoda göre okunması gerektiğini gösterir. Bu metoda göre okuma yapan Ehlikitap, gelecek son kitaba inanma yükümlülüğünü kendi elindeki kitapta bulur ve bu nedenle Kur’an’a iman eder.

 

(Bakara 2/122 TEFSİR)
يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
Ey İsrailoğulları! Size verdiğim onca nimeti[1*] ve sizi çağdaşlarınıza üstün kıldığımı[2*] hatırlayın!

[1*] Maide 5/20.

[2*] Her nebinin ümmeti, onun yolunda giderse, yaşadığı dönemin en üstün toplumu olur. Allah Teâlâ, Müslümanlar için şöyle demiştir: “Eğer inanıyorsanız en üstün sizlersiniz.” (Al-i İmran 3/139)


(Bakara 2/123 TEFSİR)
وَاتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـًٔا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
Öyle bir gün konusunda yanlış yapmaktan sakının ki o gün kimse kimsenin adına bir ödeme yapamayacak, kimseden fidye kabul edilmeyecek, şefaatin[*] kimseye faydası olmayacak ve hiç kimseye yardım edilmeyecektir.

[*] Şefaat ile ilgili olarak Bakara 2/48. ayetin dipnotuna bkz.


(Bakara 2/124 TEFSİR)
وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ قَالَ اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَامًاۜ قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِم۪ينَ
Bir zamanlar Rabbi /Sahibi, İbrahim’i birtakım yükümlülüklerle[*] yıpratıcı imtihanlardan geçirmiş, o da onları tam olarak başarmıştı. Rabbi ona: “Ben seni insanlara önder yapacağım!” dedi. O “Soyumdan da olsun!” deyince, “(Olur, ama) yanlış yapanlar, sözümün kapsamına girmez.” dedi.

[*] Kur’an’da geçen “kelime” ve “kelimat” ifadeleri tam cümleyi (Tevbe 9/74, Kehf 18/5, Mu’minûn 23/100) veya vahyi (En’am 6/150, A’raf 7/158, Kehf 18/27) gösterir. Allah’ın nebilere ulaştırdığı sözler, onlara yaptığı vahiy dışında bir şey olmadığı için (Şura 42/51) İbrahim aleyhisselamı imtihan ettigi kelimeler, ona verdiği emir ve yasakları içeren vahiylerdir.


(Bakara 2/125 TEFSİR)
وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْنًاۜ وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ مُصَلًّىۜ وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ
O Beyt’i[1*] insanların toplanacağı ve güvende olacağı bir yer yaptık. Siz makam-ı İbrahim’i /İbrahim’in ibadet için durduğu yerleri[2*], ibadet yeri yapın. İbrahim ile İsmail’e görev verdik, “Beyt’imi tavaf[3*] edenler, itikâfta[4*] bulunanlar, rükû ve secde edenler /namaz kılanlar için tertemiz tutun!” dedik.

[1*] Arap dilinde beyt, gece kalınabilecek yerdir (Müfredât). “İnsanlar için kurulan ilk Beyt, Bekke’dedir” (Al-i İmran 3/96). “Bir yolunu bulanların o Beyt’te hac yapması, Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır.” (Al-i İmran 3/97). Bekke, ekin bitmeyen bir vadidir (İbrâhîm 14/37) Tevrat’ta oraya Bekke Vadisi denir (Mezmurlar 84:4-7).Bekke denmesi,  birbirini ezecek şekilde oluşan kalabalıktan tebâkk (التباك) dolayıdır (Müfredât).Mekke, Allah tarafından güvenli hale getirilmiş ve dünyanın her yerinden her türlü ürünün insanlara ulaştırılabileceği özellikte kılınmıştır (Bakara 2/125-126). İbrahim aleyhisselam, oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’yi, eski temelleri üzerine yeniden bina ettikten sonra Allah ona, hac ve umre ibadetlerinin yapıldığı yerleri göstermiş (Bakara 2/128, 158, 196) ve o yerlere Makam-ı İbrahim adını vermiştir (Al-i İmran 3/97). Hac ibadeti sırasında bu kalabalık  Arafat, Müzdelife, Mina, Kâbe, Safa ve Merve’de oluşur. Bekke Vadisini içinde barındıran şehrin adı Mekke’dir. Batı sınırı, 17 km uzağındaki Hudeybiye’ye kadar uzanır (Fetih 48/24). Mekke için Mescid-i Haram ifadesi de kullanılır (Tevbe 9/7). Kâbe’ye de beyt denir (Bakara 2/127, Maide 5/2, 97).

[2*] Makam (مقام) kelimesine, yerine göre tekil yerine göre çoğul anlam verilir. İbrahim aleyhisselam: “(Rabbimiz) Bize menâsikimizi (hac ibadetinin yerlerini) göster” (Bakara 2/128) diye dua etmiş ve ibadeti, gösterilen yerlerde yapmıştı. Öyleyse ‘Makam-ı İbrahim, hac ibadetinin yapıldığı Arafat, Müzdelife, Cemerât, Safa, Merve ve Kâbe’dir.

[3*] Tavaf, bir şeyin çevresini dolaşmaktır (Müfredat). İbrahim aleyhisselamın ibadet yaptığı yerlerde yapılan tavaf, Kâbe ile birlikte hac ve umre ibadetleri sırasında dolaşılması gereken bütün yerleri kapsar (Bakara 2/158).

[4*] İtikâf, ibadet niyetiyle bir camide bir süre kalmaktır.

 


(Bakara 2/126 TEFSİR)
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَدًا اٰمِنًا وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلًا ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
Bir gün İbrahim şöyle yalvardı: “Rabbim /Sahibim, burayı güvenli bir belde yap! Buranın halkından Allah’a ve ahiret gününe inananları her üründen rızıklandır!” Allah da şöyle dedi: “Ayetleri görmezlikte direneni de bir süre yararlandırır,[*] ama daha sonra onu ateş azabına mahkûm ederim. Ne kötü hale gelmektir o!”

[*] Bu ayet, müşriklerin Mekke’de kalabileceklerinin delilidir. Oraya girmesi yasaklanan müşrikler hakkında bkz Tevbe 9/28’in dipnotu.


(Bakara 2/127 TEFSİR)
وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰع۪يلُۜ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۜ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
İbrahim ile İsmail, Kâbe’nin temellerini yükselttikleri sırada şöyle yalvardılar: “Rabbimiz, bu işimizi kabul et, daima dinleyen ve bilen sensin!”


(Bakara 2/128 TEFSİR)
رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
“Rabbimiz! İkimizi de sana teslim olmuş kişiler yap, soyumuzdan gelenlerden sana teslim olmuş bir toplum oluştur! Bize hac ve umre ibadetlerini yapacağımız yerleri göster[*] ve tövbemizi /dönüşümüzü kabul et! Tövbeleri /dönüşleri kabul eden ve ikramı bol olan sensin!”

[*] İbrahim aleyhisselam, “Bize göster” dediği için hac ve umre ibadeti yapılan yerlerin daha önce bilindiği ama kaybolduğu anlaşılır. Kaybolma Nuh tufanında olmalıdır. (Bkz. Taberî, Ali-i İmran 3/96)

 


(Bakara 2/129 TEFSİR)
رَبَّنَا وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟
“Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden bir elçi görevlendir[1*] de senin ayetlerini onlara, bağlantılarıyla birlikte[2*] okusun, kitabı ve hikmeti[3*] öğretsin ve onları geliştirsin. Daima üstün olan ve bütün kararları doğru olan sadece sensin!”

[1*] İbrahim aleyhisselamın oğlu İsmail aleyhisselamın soyundan gelen tek nebi, Muhammed aleyhisselamdır.

[2*] Tilavet için bkz. Bakara 2/44 dipnotu. 

[3*] Hikmet, Allah’ın indirdiği ve yarattığı ayetlerden doğru bilgiye ulaşma yöntemi ve ulaşılan doğru bilgidir. Allah’ın kitabındaki hikmete ulaşma yöntemi, o kitabın içinde anlatılmıştır (Bakara 2/169Al-i İmran 3/7, Hûd 11/1-2, Fussilet 41/3).


(Bakara 2/130 TEFSİR)
وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
Kendi değerini düşüren akılsızdan başka kim İbrahim’in dini yaşama biçimine[*] kayıtsız kalabilir! Biz onu dünyada seçkin kıldık. O, ahirette de iyiler arasında olacaktır.

[*] ‘Millet’ kelimesi genellikle ‘din’ olarak tercüme edilir. Halbuki Kur’an’da “Allah’ın dini” ifadesi bulunduğu halde “Allah’ın milleti” ifadesi yoktur. Bu kelime, İbrahim, İshak ve Yakup nebilere nispetle kullanıldığı gibi, kâfirlere nispetle de kullanılmıştır (Yusuf 12/37). Olumlu kullanımlarının tamamında şirkten uzak, Allah’a doğrudan ve tam teslimiyet gösterilen bir dinî anlayışa vurgu yapılmaktadır. Bu da gösteriyor ki millet, dinin kendisi değil, ister kâfir ister mümin olsun o kişilerin “dini yaşama biçimi”dir.


(Bakara 2/131 TEFSİR)
اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Rabbi ona “Teslim ol!” demiş, o da “Varlıkların Rabbine /Sahibine teslim oldum!” demişti.


(Bakara 2/132 TEFSİR)
وَوَصّٰى بِهَٓا اِبْرٰه۪يمُ بَن۪يهِ وَيَعْقُوبُۜ يَا بَنِيَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ
İbrahim bunu evlatlarına da vasiyet etti. Yakup da öyle yaptı. Şöyle dediler: “Evlatlarım! Allah sizin için bu dini seçti. Sakın ha, Allah’a teslim olmadan ölmeyin!”


(Bakara 2/133 TEFSİR)
اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُۙ اِذْ قَالَ لِبَن۪يهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪يۜ قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهًا وَاحِدًاۚ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
Yoksa siz Yakup ölmek üzere iken orada mıydınız! O sırada evlatlarına, “Benim arkamdan kime kulluk edeceksiniz?” diye sordu. Onlar, “Senin ilahına, ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilahına yani tek ilaha kulluk edeceğiz. Biz, ona teslim olmuş kimseleriz!” dediler.


(Bakara 2/134 TEFSİR)
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Onlar gelip geçmiş bir toplumdur. Onların kazandıkları onlara, sizin kazandıklarınız size! Onların yaptıkları işler size sorulmayacaktır.


(Bakara 2/135 TEFSİR)
وَقَالُوا كُونُوا هُودًا اَوْ نَصَارٰى تَهْتَدُواۜ قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
Yahudiler “Yahudi olun ki doğru yolda olasınız”, Hristiyanlar da “Hristiyan olun ki doğru yolda olasınız” derler. De ki: “Hayır, biz doğruluktan şaşmayan[1*] İbrahim’in, dini yaşama biçimine uyarız! O, müşriklerden olmamıştır”[2*].

[1*] Hanif, yanlışlardan uzaklaşıp doğru yola yönelen kişidir (Müfredât).

[2*] Yahudiler, İsa'ya inanmayarak Tevrat’taki şu ayete uymamış ve müşrik olmuşlardır: "Bundan ötürü Rabbin kendisi size bir işaret verecek: İşte, bakire kız gebe kalıp bir oğul doğuracak; adı "Emanuel /Allah bizimledir" olacak." (Yeşeya 7:14). Hristiyanlar da Tevrat'ın "Benden başka ilahın olmayacak" (Çıkış 20:3) emrine rağmen İsa'yı ilahlaştırarak müşrik olmuşlardır. İncil’de de şöyle bir ifade vardır: “ İsa şöyle karşılık verdi: “En önemli (emir) şudur: ‘Dinle, ey İsrail! İlahımız Rab tek Rabdir. İlahın olan Rabbi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün aklınla ve bütün gücünle seveceksin’.” (Markos 12:29,30).


(Bakara 2/136 TEFSİR)
قُولُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَمَٓا اُو۫تِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۚ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
Siz şöyle söyleyin: Biz Allah’a inanıp güvendik; bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a[1*] ve torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilmiş olana, Rableri /Sahipleri tarafından bütün nebilere verilenlere[2*] inandık. Onlardan birini diğerinden ayırmayız[3*]. Biz sadece Allah’a teslim olmuş kimseleriz.

[1*] Kur’an’da geçen “İbrahim, İsmail, İshak ve Yakup” tamlaması, Kur’an’ın Tevrat’ı tasdik etmesi açısından çok önemlidir; çünkü Allah, Musa aleyhisselama nebilik görevi verdiğinde, İsrailoğullarına kendisini “ataları İbrahim, İshak ve Yakup’un tanrısı” olarak tanıtmasını emreder (Çıkış 3:15). Muhammed aleyhisselam, İsrailoğulları gibi İshak’ın (a.s.) değil İsmail’in (a.s.) soyundan gelir. Bu yüzden Kur’an’daki tamlamanın başında “atalarım” ifadesi geçmez; ama onların hepsine verilen kitaplara inandığımızı söylememiz emredilir. Ayrıca, İsmail ismi geçmeden “İbrahim, İshak ve Yakup’un anılması” da Kur’an’da verilen emirler arasındadır (Sad 38/45).

[2*] Nebilere verilenler, kitap ve hikmettir. (Al-i İmran 3/81, En’âm 6/89)

[3*] Bu ayette müminlerin önce Allah’a, daha sonra nebilere indirilen /verilen kitaplara inandıklarını söylemeleri ve bunlar arasında hiçbir ayrım yapmamaları gerektiği ifade edilmiştir. Ayette geçen “Onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayız” ifadesi, ayrım yapmaksızın tüm nebilere ve onlara indirilen /verilen tüm kitaplara inanmayı gerektirir. Nebilerin ve onlara verilen kitapların bazısına inanıp bazısına inanmamak Allah’ın istediği şekilde bir iman olmayacağı gibi bu, Allah ile onun resullerini /kitaplarını birbirinden ayırmak manasına da gelir (Nisâ, 4/150-152).

Ayette dikkatleri çeken ikinci nokta ise bütün nebilere kitap verildiği gerçeğidir. Oysa geleneksel anlayışa göre Allah tarafından kitap ve şeriat verilenlerin “resul”, resullerin getirdiği kitapla dine davet etmesi için kendisine vahiy verilenlerin ise “nebi” olduğu söylenmiştir. Hâlbuki hem bu ayete hem de Bakara 213 Al-i İmrân 81, 84 ve En’âm 6/83-89. ayetlere göre tüm nebilere kitap verilmiştir.


(Bakara 2/137 TEFSİR)
فَاِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَٓا اٰمَنْتُمْ بِه۪ فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا هُمْ ف۪ي شِقَاقٍۚ فَسَيَكْف۪يكَهُمُ اللّٰهُۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُۜ
Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yola girmiş olurlar. Ama yüz çevirirlerse kesinlikle farklı taraftadırlar[*]. Onlara karşı sana Allah yetecektir. O, daima dinleyen ve her şeyi bilendir.

[*] Şikak (شقاق) kelimesi, bir şeyde oluşan yarık ve bir şeyi yarmak manalarındaki şakk  (شَقّ) kelimesinin mufaale babından mastarıdır. Yarığın iki tarafındaki her bölüme şikk (شِقّ) denir. Şikak, bir kişinin, arkadaşının durduğu şıktan farklı şıkta bulunmasıdır (Mekayis, Müfredat, Lisan’ul Arab). Kelimenin kökünde her ne kadar hakiki manada yarma, yarılma, yarık ve farklı şıklarda bulunma anlamları varsa da şikak kelimesi ve türevleri Kur'an-ı Kerim'de daha çok manevi anlamdaki farklılık için kullanılmıştır. Bunlar; inanç farklılığı (Bakara 2/137), inanç farklılığı yüzünden muhalefet (Hûd 11/89), haktan uzaklaşma (Bakara 2/176; Hac 22/53; Sad 38/2; Fussilet 41/52), Allah ve resulünün gösterdiği yoldan başka bir yola girmektir (Nisa 4/115; Enfâl 8/13). 

 


(Bakara 2/138 TEFSİR)
صِبْغَةَ اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًۘ وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ
(Onlara şöyle deyin:) “Allah’ın boyası ile boyanın![*] Kimin boyası Allah’ın boyasından güzel olabilir? Biz yalnız ona kulluk ederiz.”

[*] Allah’ın boyası, yarattığı her şeyi güzel ve değerli kılan kanun ve kurallar bütünüdür. Bunlara fıtrat denir. Rum Suresi 30/30’a göre din fıtrattır. İnsanın yapısında  geçerli olan kanunlar da aynıdır. Sadece bu dine giren, Allah'ın boyasıyla boyanmış olur.


(Bakara 2/139 TEFSİR)
قُلْ اَتُحَٓاجُّونَنَا فِي اللّٰهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۚ وَلَنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۚ وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَۙ
De ki: “Bizimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz? Oysa o, bizim Rabbimiz /Sahibimiz olduğu gibi sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz ona içten bağlı kimseleriz.”


(Bakara 2/140 TEFSİR)
اَمْ تَقُولُونَ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُودًا اَوْ نَصَارٰىۜ قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُۜ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Yoksa İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarının Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi iyi bilirsiniz, Allah mı?” Allah’ın şahitlik ettiği bir şeyi[*] bile bile gizleyenden daha büyük yanlışı kim yapabilir? Allah, yaptığınız hiçbir şeye ilgisiz kalmaz.

[*] Al-i İmran 3/65-67.


(Bakara 2/141 TEFSİR)
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
Onlar gelip geçmiş bir toplumdur. Onların kazandıkları onlara, sizin kazandıklarınız size! Onların yaptıkları işler size sorulmayacaktır.


(Bakara 2/142 TEFSİR)
سَيَقُولُ السُّفَهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُۜ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
Bu insanlardan bazı akılsızlar[1*] şöyle diyeceklerdir: “Bunları yöneldikleri kıbleden /Kudüs’ten çeviren nedir ki!” De ki: “Doğu da Allah’ındır, batı da! O, tercihini doğru yapanı[2*] doğru bir yola yöneltir.”

[1*] “Akılsızlar” diye meal verdiğimiz es-süfehâ Bakara 2/13’de münafıkların özelliği olarak anlatılmaktadır. Bakara 2/75-76'da kimi Yahudilerin, Kur'an âyetlerini anladıktan sonra onları tahrif etmek için münafıklık yaptıkları ifade edildiğinden "süfehâ" kelimesi, kıble değişiminden rahatsız olan kesimin Yahudi münafıklar olduğunu gösterir.

[2*] (Şâe = شاء) fiilinin kökü, “bir şeyi yapma, var etme” anlamında olan (şey =شيء)dir. (Müfredât). Burada Allah’ın doğru yola yönelttiği kişilerin yaptıkları şey, doğru tercihte bulunmalarıdır. Ayrıca bkz Bakara 2/20. ayetin dipnotu.

(Bakara 2/143)
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًاۜ وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً اِلَّا عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
Böylece sizi merkez toplum yaptık ki insanların gözü önünde olasınız[1*], bu resul /onun elçi olarak getirdikleri[2*] de sizin gözünüzün önünde olsun[3*]. Şu anda yönelmekte olduğun kıbleyi (Beytülmakdis'i[4*], sırf bu resule uyanla ona sırt çevireni bilelim diye kıble yaptık[5*]. Bu, Allah’ın, doğru yolda olduklarını onayladığı kişilerin dışında kalanlara pek ağır gelir. Allah, (Kâbe’nin tekrar kıble olacağına dair) inancınızı boşa çıkaracak değildir[6*]. İnsanlara pek şefkatli ve iyiliği bol olan Allah’tır.

[1*] Her insanın uyması gereken din İslam dini olduğundan, bu dine inananların örnek konumda olmaları gerekir.(Al-i İmran 3/110)

[2*] Resul (رسول), “birine gönderilen söz” anlamına geldiği gibi “o sözü iletmek için gönderilen elçi” anlamına da gelir.(Müfredat). Allah’ın elçilerinin görevi, onun sözlerini insanlara ulaştırmaktır. Bu sebeple Kur’an’da geçen Allah’ın resulü (رسول اللّه) ifadelerinde asıl vurgu ayetleredir. Allah’ın son resulü öldüğü için bizim muhatabımız olan resul, sadece Kur’an’dır (Al-i İmrân 3/144). Resul kelimesi yerine” resul /onun elçi olarak getirdikleri” ifadesi bunun için yazılmıştır (Maide 5/67, Nahl 16/35).

[3*] Ayetteki şehid kelimesine, meşhûd anlamı verilmiştir. Çünkü bu kalıpta olan bir kelimeye hem ism-i fail  (eylemi yapan) hem de ism-i mef’ul (eyleme konu olan) anlamı verilebilir. Buraya uygun anlam, eyleme konu olandır.

[4*] Önceki ayette aynı ifade “yönelmekte oldukları kıble” şeklinde geçmektedir. İki ayeti birlikte düşününce kıble değişikliğinin, Muhammed aleyhisselama uymayan Yahudileri çok rahatsız ettiği ortaya çıkar.

[5*] İlk kıble Kâbe’dir (Al-i İmran 3/96). Kudüs’te bulunan Beytülmakdis’e Süleyman aleyhisselam zamanında dönülmüştür (Tevrat / I Krallar 8:28-30, II Tarihler 6/19-21).

[6*] Mescid-i Haram’ın tekrar kıble olacağına inananlar, öncelikle kendilerine kitap verilenler (Bakara 2/144-146) ile onların, yeni gelecek olan Kitaptan haberdar ettikleri Medineliler ve Mekkelilerdir. Medine’de yaşayan çok sayıda Yahudi vardı. Mekke’de inen En’am Suresinde, Mekkelilerin onlarla ilişkilerini gösteren çok sayıda ayet vardır (En’am 6/19-21, 91-92, 115).

 


(Bakara 2/144 TEFSİR)
قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاءِۚ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاۖ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ
(Ya Muhammed!) Yüzünün sık sık göğe yöneldiğini görmekteyiz. Razı olacağın kıbleye seni mutlaka çevireceğiz. Haydi şimdi yüzünü Mescid-i Haram yönüne[1*] çevir! (Müminler! Siz de) Nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü onun bulunduğu yöne çevirin! Kendilerine kitap verilenler iyi bilirler ki bu, Rablerinin /Sahiplerinin gerçek hükmüdür[2*]. Allah yaptıkları hiçbir şeye ilgisiz kalmaz.

[1*] Namazda Mescid-i Haram’ın kendisine dönmek gerekmez. Onun bulunduğu tarafa dönmek yeterlidir.

[2*] Nebimiz, kıblenin değişeceğine dair bilgiyi Yahudi ve Hristiyanlardan öğrenmiş olmalıdır. İncil’de şu ifadeler geçer: Kadın (İsa’ya), “Efendim, anlıyorum, sen bir peygambersin” dedi. “Atalarımız bu dağda tapındılar, ama sizler tapınılması gereken yerin Yeruşalim’de (Kudüs’te) olduğunu söylüyorsunuz.” İsa ona şöyle dedi: “Kadın, bana inan, öyle bir saat geliyor ki, Baba’ya ne bu dağda, ne de Yeruşalim’de tapınacaksınız!” (Yuhanna 4:19-21)


(Bakara 2/145 TEFSİR)
وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَۚ وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْۚ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ اِنَّكَ اِذًا لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
Kendilerine kitap verilenlere (kitaplarındaki) bütün ayetleri getirsen bile senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar[*]. Sana gelen bu bilgiden sonra olur da onların arzularına uyarsan, yanlış yapanlara karışır gidersin.

[*] Yahudiler Kudüs’teki Süleyman Mabedi’ne yani Beytülmakdis’e, Hristiyanlar da doğuya yönelirler.


(Bakara 2/146 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ وَاِنَّ فَر۪يقًا مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Kendilerine Kitap verdiklerimiz bunu (Kâbe’nin tekrar kıble olacağını), kendi oğullarını bildikleri gibi bilirler. Ama onların birtakımı bu gerçeği bile bile gizlerler.


(Bakara 2/147 TEFSİR)
اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟
Gerçek, senin Rabbinden gelendir. Sakın tartışmaya girenlerden olma!


(Bakara 2/148 TEFSİR)
وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّ۪يهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اَيْنَ مَا تَكُونُوا يَأْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَم۪يعًاۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Herkesin bir hedefi vardır, o ona yönelir. Siz, iyi işlerde yarışın. Nerede olursanız olun, Allah hepinizi bir araya getirecektir. Her şeye bir ölçü koyan Allah’tır.


(Bakara 2/149 TEFSİR)
وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
(Namaza) kalktığın her yerde yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Rabbinin doğru saydığı budur. Allah yaptığınız hiçbir şeye ilgisiz kalmaz.

 

 


(Bakara 2/150 TEFSİR)
وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۙ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْن۪ي وَلِاُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ
Nerede (namaza) kalkarsan, yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü onun bulunduğu yöne çevirin ki bu insanların size karşı bir delili kalmasın[*]. Yanlış konuşanlar konuşur. Onlardan çekinmeyin, benden çekinin. Bu, size olan nimetimi tamamlamam ve sizin de doğru yolda olmanız içindir.

[*] Yahudi ve Hristiyanlar Kâbe’nin tekrar kıble olacağını kitaplarından bildikleri için, kıble değişmeseydi bunu Müslümanlara karşı kullanırlardı (Bkz. Bakara 2/144’ün son dipnotu).


(Bakara 2/151 TEFSİR)
كَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪يكُمْ رَسُولًا مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكّ۪يكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ
Nitekim (iyiliklerimizi tamamlayalım diye) içinizden birini size elçi olarak gönderdik. O size, ayetlerimizi bağlantılarıyla okur, sizi geliştirir, kitabı ve hikmeti öğretir. O size bilmediğiniz şeyleri öğretir[*].

[*] Bu ayet, İbrahim aleyhisselam ve İsmail aleyhisselamın dualarının kabul edildiğini gösterir (bkz. Bakara 2/129

 


(Bakara 2/152 TEFSİR)
فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا ل۪ي وَلَا تَكْفُرُونِ۟
Öyleyse siz beni dikkate alın[*] ki ben de sizi dikkate alayım! Bana karşı görevinizi yerine getirin, nankörlük etmeyin!

[*] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla veya dile getirmektir. (Müfredât ذكر md.) Doğru bilginin kaynağı Allah’ın ayetleridir. Bunlar, yaratılan ayetler ve indirilen ayetler olmak üzere iki türlüdür. Her birinden elde edilen doğru bilgi zikirdir (Enbiya 21/24En’âm 6/80). İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder (Ra’d 13/28). Allah’ı zikretmek; onu, kitabını ve yarattığı ayetleri dikkate almak, akıldan çıkarmamak ve onların üzerine düşünmektir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur (Bakara 2/209).


(Bakara 2/153 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
Ey inanıp güvenenler! Sabırla /duruşunuzu bozmadan ve görevinizi aksatmadan[*] yardımı Allah’tan isteyin! Allah sabredenlerin yanındadır.

[*] Es-salât (ٱلصَّلَوٰةِ)'ın kök anlamı, bir şeyi bırakmamak ve sürekli arkasında olmaktır (Lisan’ul-Arab). Bazıları çalışmadan, sadece dua ile sonuca ulaşacaklarını sanırlar. İş bu kadar kolay değildir. Allah’ın yardımını hak etmek için sabırlı olmak yani duruşunu bozmamak ve gerekli çalışmayı, tam olarak yapmak icap eder (Bakara 2/200-202, Necm 53/39).


(Bakara 2/154)
وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ
Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin! Onlar diridirler, fakat siz bunu anlayamazsınız[*].

[*] Allah yolunda öldürülenlerin diriliği, bizim anlayabileceğimiz bir dirilik değildir (Al-i İmran 3/169).


(Bakara 2/155 TEFSİR)
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ
Sizi mutlaka korku ve açlık türünden bir şeyle; can, mal ve ürünlerden eksiltmeyle yıpratıcı bir imtihana sokacağız. Sen sabredenlere /duruşunu bozmayanlara müjde ver.


(Bakara 2/156 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ
Onlar, başlarına bir musibet gelince şöyle derler: “Biz her şeyimizle Allah’a aidiz Biz onun huzuruna çıkacağız”.


(Bakara 2/157 TEFSİR)
اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ
Rablerinin /Sahiplerinin sürekli desteği ve iyiliği onlaradır[*]. Doğru yolda olanlar işte onlardır.

[*] Allah Teâlâ, yapılan iyi davranışları, daha iyisiyle ödüllendirir (Nahl 16/97) Allah'ın yaptığı imtihanı, büyük bir sabırla kazanmaya odaklanan kişi, onun sürekli desteğini ve yardımını hak eder.


(Bakara 2/158 TEFSİR)
اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَاۜ وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًاۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ
Safâ ile Merve, Allah’a kulluğun simgelerindendir. Kim o Beyt’te[1*] hac veya umre yaparsa o ikisini sa’y etmesinde[2*] bir günah yoktur[3*]. Kim bir iyiliği fazlasıyla yaparsa[4*] bilsin ki her iyiliğin karşılığını veren ve her şeyi bilen Allah’tır.

[1*] Bakara 2/125’in dipnotuna bkz.

[2*] Sa’y, hac veya umre yapan kişilerin Safa ile Merve arasında gidip gelerek yaptıkları ibadettir.

[3*] Cahiliye Arapları, Safa ile Merve tepelerine İsaf ve Naile adında iki put koymuştu. Müslümanlar bu yüzden sa’yi terk ettiler (İbn-i Hacer el-Askalânî, Feth’ul-Bârî Şerhu Sahîh’il- Buhârî).  Bu ayet, sa’yin o putlarla bir ilgisinin olmadığını bildirmektedir. “Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın” (Bakara 2/196) emri de sa’yi terk etmenin, bu iki ibadet için eksiklik olduğunu, mutlaka yapılması gerektiğini yani haccın ve umrenin birer farzı olduğunu bildirmiştir.

[4*] Buradaki ‘fazlasıyla iyilik’, Safa ile Merve arasında nafile sa’y yapmaktır.


(Bakara 2/159 TEFSİR)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدٰى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَۙ
İndirdiğimiz açık ve yol gösterici ayetleri insanlar için bu kitapta açıkça ortaya koymamızdan sonra gizleyenler var ya! Allah, işte onları lanetler /dışlar. Lanet edecek olanlar da onları lanetlerler.


(Bakara 2/160 TEFSİR)
اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَاُو۬لٰٓئِكَ اَتُوبُ عَلَيْهِمْۚ وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Tövbe eden /dönüş yapan, kendini düzelten ve gizledikleri ayetleri açıklayanlar başka. Onların tövbesini kabul ederim. Tövbeleri kabul eden ve iyiliği bol olan benim.


(Bakara 2/161)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ
Ama ayetleri örten ve örtmüş olarak ölenleri Allah, melekler ve bütün insanlar lanetleyecektir /dışlayacaktır[*].

[*] (A'raf 7/38)

 


(Bakara 2/162 TEFSİR)
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ
Sürekli lanet /dışlanmışlık içinde kalacaklardır. Azapları ne hafifletilecek ne de kendilerine süre verilecektir[*].

[*] Âl-i İmrân 3/88, En'am 6/8, Nahl 16/85, Enbiya 21/40.


(Bakara 2/163 TEFSİR)
وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟
İlâhınız, bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. İyiliği sonsuz, ikramı bol olan odur.


(Bakara 2/164 TEFSİR)
اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda yer değiştirmesinde, insanlara yararlı şeyleri denizde taşıyıp götüren gemilerde, Allah’ın gökten indirip onunla toprağı ölümünden sonra dirilttiği ve her canlıyı onunla yaratıp[*] yeryüzüne yaydığı suda, rüzgârların farklı biçimlerde esmesinde, gök ile yer arasında görevli bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için göstergeler vardır.

[*] Enbiya 21/30.


(Bakara 2/165 TEFSİR)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعًاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ
Kimi insanlar, Allah ile aralarına, ona benzer nitelikler yükledikleri kimseleri[1*] koyar, onları Allah’ı sever gibi severler[2*]. İnanıp güvenenler ise Allah’a çok güçlü bir sevgiyle bağlıdırlar[3*]. Bu yanlışı yapanlar, bütün gücün Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın cezasının (işledikleri suçla) bağlantılı olduğunu[4*], o azabı gördüklerinde anlayacaklarına, keşke şimdi anlasalar!

[1*] Ayetteki endâd (أنداد) (tekili nidd), muhalefet eden benzer varlıklar anlamındadır (el-Ayn). Bir varlığın Allah’a benzer ve ona muhalefet edecek özellikte olmasını akıl kabul edemeyeceği için iddia sahipleri, hedeflerinin Allah’a yaklaşmak olduğunu, ‘endâd’ın da buna aracılık ettiğini söylerler. Endad, her ne kadar varlıkları ve şahısları ifade etse de, (يُحِبُّونَهُمْ) sözcüğündeki (هُمْ) zamirinden dolayı, bu ayetteki endadın kişiler olduğunu anlarız.

[2*] Müşrik, Allah’ı sevdiğini söyler ama kendini Allah’a yakın görmediği için ona yaklaştıracağına inandığı aracılara kul-köle olur (Zümer 39/3).

[3*] Arap dilinde şedd (شد), güçlü bağ anlamındadır (Müfredât). Mümin, araya bir aracı koyamayacağı için Allah ile bağı çok güçlüdür. Müşrik, araya aracı koyarak Allah ile ilişkiyi kopardığı için buradaki eşeddu (أَشَدُّ)'ye sıfat-ı müşebbehe, yani değişmez özellik belirten sıfat anlamı verilmiştir.

[4*] Çetin, ayetteki şedid (شديد)'in karşılığıdır. Şedîd, ‘güçlü bağla bağlı’ anlamındadır. Allah, vereceği cezayı, kulunun suçuna bağlamıştır (En'âm 6/160).


(Bakara 2/166 TEFSİR)
اِذْ تَبَرَّاَ الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا وَرَاَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْاَسْبَابُ
Arkasından gidilen kişiler o gün, kendilerini takip edenleri terk ederler. Artık azabı görmüşler ve aralarındaki bütün bağlar kopmuştur.


(Bakara 2/167 TEFSİR)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاۜ كَذٰلِكَ يُر۪يهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنَ النَّارِ۟
Onları takip edenler şöyle derler: “Keşke elimizde bir fırsat olsa da (hep birlikte dünyaya dönsek) burada bunların bizden uzak durdukları gibi biz de (dünyada) onlardan uzak dursak!” Allah yaptıklarını onlara, içlerini yakacak şekilde gösterecektir. Artık o ateşten çıkacak değillerdir.


(Bakara 2/168 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَلَالًا طَيِّبًاۘ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
Ey insanlar! Yeryüzündekilerden helal ve temiz[*] olanları yiyin! Şeytanın izinden gitmeyin! Çünkü o sizin için açık bir düşmandır.

[*] Temiz anlamı verdiğimiz tayyib (طيب) kelimesinin kök anlamı vücudun ve duyu organlarının lezzet aldığı temiz şeydir. (Müfredat)


(Bakara 2/169 TEFSİR)
اِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّٓوءِ وَالْفَحْشَٓاءِ وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Şeytan sizden kötülükler ve çirkin işler yapmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi ister.


(Bakara 2/170 TEFSİR)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَهْتَدُونَ
Onlara “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır! Biz atalarımızdan ne görmüşsek ona uyarız!” derler. Peki, ya ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse?


(Bakara 2/171 TEFSİR)
وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذ۪ي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
Kâfirlik eden bu kişilerin durumu, kendisine gelen sesi, sadece bağırıp çağırma olarak algılayıp öten karganın[*] durumu gibidir. Sağır, dilsiz ve kör kesilirler. Onlar akıllarını kullanmazlar.

[*] Ayette geçen yen’iqu (يَنْعِقُ) fiilinin kökü karganın ötmesi anlamına da gelen na’q (نعق)’tır (Lisân). Onun için anlam bu şekilde verilmiştir.

 


(Bakara 2/172 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
Ey inanıp güvenenler! Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerin temiz olanlarından yiyin! Yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, ona karşı görevinizi yerine getirin!


(Bakara 2/173 TEFSİR)
اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ بِه۪ لِغَيْرِ اللّٰهِۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Allah size sadece kesilmeden ölmüş hayvanı, kanı[1*], domuz etini ve Allah’tan başkasının adı anılarak kesilmiş olanı haram kılmıştır[2*]. Kim çaresiz kalır da birinin hakkına saldırmadan ve ihtiyaç sınırını da aşmadan bunlardan yerse ona bir günah yoktur[3*]. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[1*]  Sadece akmış kan haramdır, damarlarda kalan kan haram değildir (Bkz. En'âm 6/145).

[2*] Allah’tan başkası adına kesildiği, net olarak bilinmedikçe, Müslüman olmayanların kestiği veya besmelesiz kesilen hayvanın eti haram değildir. Aksini gösteren ne bir ayet ne de hadis vardır((Bkz. En’âm 6/145 ve Maide 5/3, Nahl 16/115).

[3*] ‘Günah’ anlamı verdiğimiz ism (إِثْمَ), kişiyi sevaptan yani iyiliklerden uzaklaştıran davranış anlamındadır (Müfredât). Allah, ‘ism’ olarak tanımladığı her davranışı, haram saymıştır (A’raf 7/33).

 


(Bakara 2/174 TEFSİR)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًاۙ اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Allah’ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyen ve karşılığında geçici[1*] bir menfaat elde edenler, karınlarına sadece ateş doldurmuş olurlar. Allah kıyamet /mezardan kalkış[2*] günü onlarla konuşmaz ve onları aklamaz. Hak ettikleri acıklı bir azaptır.

[1*] Kalîl (قليل) , bir şeyin az olduğu veya geçici olduğu anlamına gelir (Mekâyîs).

[2*] Kıyamet ayağa kalkma ve kalkış demektir. Kıyamet günü, insanların yeniden dirilip kabirlerinden kalktığı gündür.

 

(Bakara 2/175 TEFSİR)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ
Onlar hidayet karşılığında dalaleti, bağışlanma karşılığında azabı satın almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklılarmış!


(Bakara 2/176 TEFSİR)
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا فِي الْكِتَابِ لَف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ۟
Bütün bunların sebebi, gerçekleri içeren kitabı Allah’ın indirmiş olmasıdır. Kitaba ters düşenler ise derin bir ayrılık içine girmiş olurlar.


(Bakara 2/177 TEFSİR)
لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّ۪نَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّه۪ ذَوِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَالسَّٓائِل۪ينَ وَفِي الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِر۪ينَ فِي الْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَح۪ينَ الْبَأْسِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
Erdemli[1*] olmak, yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Erdemli olan; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve nebilere inanıp güvenen kişidir[2*]. Böyle bir kişi, sevmesine rağmen malını, kendine yakınlığı olanlara, yetimlere, çaresizlere, yolculara, isteyenlere ve bir de boyunduruk altındakiler(i kurtarmak) için verir[3*]. Namazı düzgün ve sürekli kılar, zekâtı verir. Bunlar anlaşma yaptıkları zaman yükümlülüklerini yerine getirirler. Maddi sıkıntılara, bedensel sıkıntılara, bir de ani baskınlara karşı dirençli bulunurlar. İşte özü sözü doğru olanlar bunlardır. Müttakiler / yanlışlardan sakınanlar bunlardır.

[1*] Erdem Türkçede iyi olma, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk, fazilet vb niteliklerin genel adıdır.

[2*] Burada imanın beş şartı sayılmış, altıncısı olarak bilinen “kadere iman” sayılmamıştır. Çünkü Kur’an’da, geleneksel anlamda kadere iman yoktur.

[3*] Ayetteki rikab (الرِّقاَبِ), rakabe’nin çoğuludur. Türkçede buna “boyunduruk altında olanlar” denir(Tevbe 9/60).


(Bakara 2/178 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلٰىۜ اَلْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالْاُنْثٰى بِالْاُنْثٰىۜ فَمَنْ عُفِيَ لَهُ مِنْ اَخ۪يهِ شَيْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَاَدَٓاءٌ اِلَيْهِ بِاِحْسَانٍۜ ذٰلِكَ تَخْف۪يفٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَرَحْمَةٌۜ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Ey inanıp güvenenler! Kısas[1*] size, öldürülenler konusunda farz kılındı.[2*] Hürü öldüren o hüre karşılık, esiri öldüren o esire karşılık, kadını öldüren de o kadına karşılık (kısas edilir)[3*]. Kim, öldürülenin kardeşi (mirasçısı) tarafından bir bedel karşılığı bağışlanırsa, gereğini (maruf olanı)[4*] yerine getirsin ve bedeli güzelce ödesin. Böyle olması, Rabbiniz /Sahibiniz tarafından yapılmış bir hafifletme ve bir iyiliktir. Kim bundan sonra da düşmanlığı sürdürürse, ona acı bir azap vardır.

[1*] Kısas, işlenen suç ile verilen ceza arasındaki denkliği ifade eder.

[2*] Tevrat’ta kısas; adam öldürme ile birlikte bütün yaralama olaylarında, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş şeklinde yapılırdı (Maide 5/45). Kur’an’da ise kısas, sadece adam öldürmelerde farz kılınmıştır. Böylece eski hükümler Allah tarafından hayırlısı ile neshedilmiştir (Bakara 2/106).

[3*] İlgili ayetlerle tam bir bütünlük sağlaması için takdir şöyle yapılmıştır:

قاتل الحر بالحر المقتول وقاتل العبد بالعبد المقتول وقاتل الأنثى بالأنثى المقتولة"

Öldürülen kim olursa olsun öldürene kısas uygulanır. İlgili ayet şöyledir: “Allah’ın haklı gördüğü bir sebep olmadıkça onun dokunulmaz kıldığı canı öldürmeyin. Kim haksız yere öldürülürse onun en yakınına (velisine) yetki vermişizdir. O da katili öldürme işinde aşırıya kaçmasın. (Verilen bu yetkiyle) o, yeterli desteği görmüştür” (İsra 17/33).

[4*] Maruf, aklın veya dinin doğru saydığı her şeydir. Zıttı ‘münker’dir. (Müfredat)


(Bakara 2/179 TEFSİR)
وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيٰوةٌ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
Ey sağlam duruşlu kişiler[*]; kısasta sizin için hayat vardır; böylece yanlışlardan sakınabilirsiniz.

[*] Akıl ile kalbin birleşmesine lübb denir, çoğulu elbâb’dır (el-Ayn). Sağlam duruşlu diye meal verdiğimiz kavram, lübb sahipleri anlamına gelen ulü’l-elbâb’dır. Bunların özelliklerini şu ayetten öğreniyoruz: “Sözü dinleyip en güzeline uyanlar, Allah’ın doğru yolda saydığı kişilerdir. İşte ulü’l-elbâb onlardır.” (Zümer 39/18)

 


(Bakara 2/180 TEFSİR)
كُتِبَ عَلَيْكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ اِنْ تَرَكَ خَيْرًاۚ اَلْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ بِالْمَعْرُوفِۚ حَقًّا عَلَى الْمُتَّق۪ينَۜ
Birinize ölüm gelir de geriye mal bırakmış olursa o malı; anası, babası ve en yakınları arasında, bu kitapta bildirilen paylara göre bölüştürme görevini yerine getirmek[*] size farz kılınmıştır. Bu, Allah’ın, müttakiler /yanlışlardan sakınanlar üzerindeki hakkıdır.

[*] “paylaştırma görevi” diye anlam verdiğimiz el-vasiyyeh (الوصية), Nisa Suresinin 12. ayetinin sonunda yer alan Allah tarafından yapılan vasiyet (وَصِيَّةً مِنَ اللَّه)'tir. “Bu kitapta bildirilen paylar” anlamı verilen kelime el maruf (ٱلْمَعْرُوفِ)'tur. Bu paylar Nisa 4/11-12, 33, 176’da bildirilmiştir.


(Bakara 2/181 TEFSİR)
فَمَنْ بَدَّلَهُ بَعْدَ مَا سَمِعَهُ فَاِنَّمَٓا اِثْمُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۜ
Bu emri duyduktan sonra kim onu[*] /belirlenmiş payları, değiştirirse, günahı, değiştirenin boynunadır. Dinleyen ve bilen Allah’tır.

[*] (ٱلْوَصِيَّةُ) kelimesi mastar olduğu için onu gösteren zamirin müzekker veya müennes olması anlamı değiştirmez.


(Bakara 2/182 TEFSİR)
فَمَنْ خَافَ مِنْ مُوصٍ جَنَفًا اَوْ اِثْمًا فَاَصْلَحَ بَيْنَهُمْ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
Mirası paylaştırma görevini yapan kişi[1*], bir tarafa meyletmekten veya günaha girmekten korkar da mirasçıları uzlaştırırsa[2*], günaha girmiş olmaz. Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[1*] “Mirası paylaştıran” diye tercüme ettiğimiz mûsin (موص) kelimesi sözlüklerde mûsil (موصل) maddesi altında açıklanmaktadır. Mûsil kelimesinin anlamı, bir şeyi diğerine ulaştırandır (Mekâyîs)."

[2*] Miras paylaşımında, malların değerini belirlemek zordur. Bu durumda yapılabilecek en iyi iş, tarafları uzlaştırıp aralarında kin ve düşmanlığın çıkmasını engellemektir.


(Bakara 2/183 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ
Ey inanıp güvenenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı şekliyle size de farz kılındı ki yanlışlardan sakınabilesiniz.


(Bakara 2/184 TEFSİR)
اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْك۪ينٍۜ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُۜ وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
(Orucu,) Sayılı günlerde (tutun). Sizden kim hasta veya yolculuk halinde olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde tutsun Oruca gücü yetenlerin bir miskini doyuracak kadar fidye[1*] (fitre) verme görevleri vardır. Kim bir iyiliği fazlasıyla yaparsa onun için daha iyi olur. Bilseniz (hasta veya yolcu iken de) oruç tutmanız sizin için daha iyidir[2*]..

[1*] Fidye, kişinin sıkıntıdan korunmak için ödediği bedeldir (Müfredât). Bu ayet, Ramazan orucunu vaktinde tutana da hasta veya yolcu olduğu için Ramazan’da tutmayıp onu daha sonra kaza edene de fidye yani fitre verme sorumluluğu yüklemiştir.  Abdullah b. Ömer şöyle demiştir: “Allah’ın Elçisi, fıtır veya Ramazan sadakasını, erkeğe, kadına, hüre ve esire, hurmadan bir sa’ (3920 gr) veya arpadan bir sa’ olarak farz kıldı. İnsanlar bunu yarım sa’ buğdayla denkleştirdi” (Buharî, Zekât 77). Resul, Kur’an’ın açık ayetini veya ayetlerden çıkardığı hikmeti tebliğ ile görevli olduğu için fitreyi farz kılan Muhammed aleyhisselam değil, bu ayettir.

[2*] Kimseye gücünün üstünde bir yük yüklemeyeceğini bildiren (Bakara 2/286) Allah, bize şu duayı tavsiye etmiştir: “Rabbimiz! Takat getiremediğimiz yükü bize yükleme.” (Bakara 2/286)  Takat, (الطاقة) kelimesi, kişinin gücü dahilinde olan şey için kullanıldığından (Lisan’ul-arab) ayet, “Rabbimiz! Zorlanacağımız yükü bize yükleme” anlamındadır. Zaten Allah bu dinde bize bir zorluk yüklemez (Hac 22/78). Bu yüzden, hasta ve yolculara oruç tutmama ruhsatı verilmiş, gerekçesi de şöyle açıklanmıştır: “Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.” Bu ayette, hasta ve yolcular için “Bilseniz oruç tutmanız sizin için daha iyidir.” denmesi bundandır. Buna göre, Ramazan’da oruç tutmaya gücü yetmeyenlerin, oruçlarını kaza etmeleri gerekmediği gibi fidye  vermeleri de gerekmez. Onlara fidye görevi yükleyenler, bu ayetteki “Oruca gücü yetenler” ifadesini “Oruca gücü yetmeyenler” şeklinde olumsuza çevirmişler ve Kur’an’ın koyduğu sisteme aykırı bir yola girmişlerdir.

 


(Bakara 2/185 TEFSİR)
شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ يُر۪يدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
(Sayılı günler)[1*] İnsanlığa rehber olan[2*] ve rehberin açıklayıcı ayetlerinden oluşan Kur’an’ın[3*], o Furkan’ın[4*] indirildiği Ramazan ayıdır. Sizden kim o ayı yaşarsa onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta yahut yolculuk halinde olursa, o günlerin sayısı kadar diğer günlerde oruç tutsun[5*]. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bunlar, sayıyı tamamlamanız, (orucun bittiği gün) sizi doğruya yöneltmesine karşılık Allah’ı tekbirlerle anasınız (bayram namazı kılasınız)[6*]. ve ona karşı görevinizi yerine getirmeniz içindir.

[1*] Burada, “sayılı günler”i gösteren gizli mübteda vardır. هي شهر رمضان takdirindedir.

[2*] Ayetler; ana hükümleri gösteren muhkem ve onları açıklayan müteşâbih ayetler diye ikiye ayrılırlar.

[3*] Kur’an, ayetler kümesi demektir. Ramazan için “Kur’an’ın indirildiği ay” ifadesinin kullanılması, ilk inen ayetlerin bir ayetler kümesi halinde olduğunu gösterir. Alak suresinin ilk ayetleri bu ayda inmiştir.

“Kur’ân” kelimesi “toplamak, bir araya getirmek” anlamına gelen “k-r-e (ق-ر-أ)” kökünden mastardır. “Okumak” anlamına gelen “kıraat (اَلْقِرَاءَة)” de bu anlamdadır. Okumak, harflerin ve kelimelerin bir araya getirilmesi ile oluşur. “K-r-e (ق-ر-أ)” fiilinin ifade ettiği “toplamak” anlamı bir “düzen ve ölçüt”ü içerir. Sabah namazının vaktini gösteren fecr ışıklarının toplanma anı da “kur’ân” kelimesi ile ifade edilmektedir (İsra 17/78). Kelime pek çok ayette, birbiriyle irtibatlı âyetlerin oluşturduğu küme anlamında kullanılır. Bu bağlamda anlama ve detaylara ulaşma maksatlı okuma için Kitab’ın “kur’an/anlam kümeleri” şeklinde düzenlendiğine dikkat çekilir (İsra 17/106). Bu sebeple Muhammed (a.s.)’ın şahsında tüm müminlere hüküm çıkarma konusunda aceleci davranmamaları emredilmiştir (Tâ Hâ 20/113, 114). Anlam kümelerinin tespitinde Arap dili belirleyicidir (Yûsuf 12/1, 2, Fussilet 41/3). Bu kümeler Kitabın içerisinde dağınık halde bulunabilirler. Yüce Allah bunlar arasında muhkem müteşabih ilişkisi oluşturarak ilgili konuda biraraya getirilebilmelerini sağlamıştır (Al-i İmrân 3/7; Zümer 39/23). Kadr sûresinin ilk âyetinde, Kur’ân’ın Kadir gecesinde indirildiği bildirilmektedir. Sûrenin ilk âyetinde geçen “(اَنْزَلْنَاهُ)” ifadesindeki “hüve (ه)” zamirini Kur’ân’ın tamamına hamletmek gerçeğe uygun düşmez. Çünkü bilinmektedir ki Kur’ân’ın indirilmesi yirmi yılı aşkın bir zamanda tamamlanmıştır. Aynı şekilde Duhân sûresinin ilk âyetlerinde de kitabın mübarek gecede indirildiği bildirilmektedir. O halde Kadr sûresinin ilk âyetindeki zamir, Kur’ân’ın bir kısmına, yaygın olarak kabul edildiği şekliyle Alak suresinin ilk ayetlerine hamledilmelidir. Bakara sûresinin 185. âyetinde, Ramazan ayında indirildiği bildirilen Kur’ân ile de bu ayetler kast edilmektedir. Bu yönüyle kelime Kur’ân’da geçen “Kitap” kelimesi gibi hem parçanın hem de bütünün ismi olarak kullanılmıştır (Râzî, Tefsîr, VI, 273). Kur’an kelimesinin ayet kümesi anlamında sahabe tarafından da kullanıldığı kayıtlarda mevcuttur: “Abdullah ibn Ömer’den: İnsanlar Kubâ Mescidi’nde sabah namazı kılarlarken birisi geldi: “Gece Nebî Aleyhisselama Kâ’be’ye yönelmesini emreden bir kur’ân indirildi; siz de Ka’be’ye: yönelin!” dedi. Onlar da Kâ’be’ye yöneldiler.” (Buhari, Kitabu’t Tefsir Bab 15 - 4488, 4490, 4491).

[4*] Buradaki  furkan kelimesi, Furkan suresi 1. ayetten dolayı v’el-furkanu şeklinde nâib-i fail yani sözde özne sayılarak anlam verilmiştir. Furkan ile ilgili olarak 53. ayetin dipnotuna bkz. Bakara 2/53

[5*]  Oruç tutmama ruhsatı, sadece hasta ve yolcular içindir. Bu ikisi dışında oruç tutmayan veya tuttuğu orucu sebepsiz bozanların kaza veya keffaret orucu tutmaları gerekmez. Bu kişilerin yapacağı tek şey, tövbe edip bir daha bu yanlışa dönmemektir. Nebimizin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kim Ramazan günü bir özrü ve hastalığı olmadan yiyip içerse bütün zamanlarını oruçlu geçirse bile o günün eksiğini kapatamaz.” (‏Buhârî, Savm, 29; Tirmizî, Savm, 27; İbn Mâce, Sıyâm, 14; Dârimî, Savm, 18; Ahmed b. Hanbel, 2/458, 470.)

[6*] Tekbir, Allah’ın yüceliğini dile getirmek yani  “Allahu Ekber” diyerek onu zikretmektir. Oruçla ilgili hükümler zikredildikten sonra Müslümanlara tekbir getirme emri verildiği için bu emir, bayram namazını göstermektedir. Çünkü Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Benim zikrim için namazı düzgün ve sürekli kıl!” (Taha 20/14) Güneşin doğmasından sonra namaz kılmanın caiz olduğu ilk vakit kuşluk vakti olduğu için bayram namazı bu vakitte kılınır. Nebimiz, Ramazan ve Kurban Bayramlarında, eşlerini ve kızlarını namaz kılınan yere çıkarır, bütün kadınların gelmelerini de emrederdi (Buhari, lydeyn 15, 20, Hayz 23, Salât 2, Hacc 81; Müslim, Iydeyn 10-890). Burada ‘namaz kılın‘ değil ‘tekbir getiresiniz’ denildiği için bu emir namazın içindeki tekbirlere de işaret etmektedir. Bayram namazlarını diğer namazlardan ayıran bu tekbirlerdir (Hac 22/37).

 


(Bakara 2/186 TEFSİR)
وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
Kullarım beni sana sorarlarsa, ben onlara yakınım. Bana dua edenin duasına karşılık veririm. Onlar da benim çağrıma cevap versinler ve bana güvensinler ki olgunlaşabilsinler.


(Bakara 2/187 TEFSİR)
اُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّۜ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنْكُمْۚ فَالْـٰٔنَ بَاشِرُوهُنَّ وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْۖ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِۖ ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّيَامَ اِلَى الَّيْلِۚ وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَۙ فِي الْمَسَاجِدِۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
Oruç gecelerinde kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı.[1*] Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah kendinize ihanet ettiğinizi bildi de yüzünüze baktı ve sizi affetti. Artık onlarla birleşebilirsiniz.[2*] Allah’ın sizin için yazacağını (çocuk sahibi olmayı) isteyin.[3*] Fecirden[4*] /doğu ufku boyunca oluşan yarılmadan dolayı, ak çizgi kara çizgiden size göre net olarak ayrılıncaya kadar yiyin, için; sonra orucu geceye[5*] kadar tamamlayın. Mescitlerde itikâf[6*] halinde iken kadınlarınızla birleşmeyin. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, bunlara yaklaşmayın. Allah ayetlerini insanlara böyle açıklar ki kendilerini yanlışlardan korusunlar.

[1*] 183. ayette, orucu önceki ümmetler gibi tutmamız emredilmişti. Bu ayette ise “sizin için helal kılındı”, “Allah kendinize ihanet ettiğinizi bildi de yüzünüze baktı ve sizi affetti” ve “artık onlarla birleşebilirsiniz” ifadeleriyle bir takım hükümlerde değişiklik yapıldığı görülmektedir. Bu durum, Kur’an ayetleri arasındaki neshe  en güzel örneklerdendir.

[2*] Burada birleşme ile ilgili emrin kadına değil de erkeğe verilmesi bu konuda onu istekli kılma görevinin erkekte olduğunu gösterir (Bkz Bakara 2/223. ayetin dipnotu).

[3*] Bakara 2/222-223, Şura 42/49-50. (İltifat, bkz. Bakara 2/49’un dipnotu).

[4*] Fecr, genişçe yarılma anlamındadır (Müfredat). Yarılma,  doğu ufkunun üst tarafında hafif bir aydınlıkla başlar. Aydınlığın başladığı, sönük yıldızların kaybolmasıyla anlaşılır. Bu vakitte tabiat uyanır, vücut ısımız artar, seher ve sahur vakti girer. Buna astronomik tan (Astronomical Twilight) da denir. Sahur yemeği bu vakitte yenir. Karanlığa karışan kızıl ve beyaz ışıklar arttıkça, üstten aşağıya doğru büyük bir kubbe görüntüsü oluşturan ışıklar, ufku boydan boya sarar. Güneş ufka -10 dereceyaklaştığında ufuk çizgisi net olarak gözükmeye başlar. Denizciler yollarını daha çok bu saatte belirledikleri için ona rasat tanı (observation twilight) derler. Aydınlığın yayıldığını görenler sabah namazı vaktinin girdiğini sandıkları için bu vakte fecr-i kazib = yalancı fecr de denir. Sonra ışıklarayrışmaya başlar ve altta siyah kuşak, ortada kızıl kuşak, üstte de beyaz kuşak oluşur. Kızıl kuşak her yerde görülemeyeceği için, Bakara 187. ayette sadece siyah ve beyaz çizgilerden bahsedilmiştir. Bunlar, bu kuşakları ayıran ve çıplak gözle, net olarak gözüken iki ince çizgidir. Bu çizgilerin çıplak gözle görülmesiyle birlikte fecr-i sadık ve imsak vakti başlar. Bu sırada Güneş’in ufka yakınlığı -9 derecenin altına inmiş olur.

[5*] “Geceye kadar” yerine “Güneş batıncaya kadar” denseydi, kutup bölgesinde güneşsiz gündüzlerin veya beyaz gecelerin olduğu günlerde oruç tutmak imkânsız hale gelirdi.

[6*] İtikâf, bir yerde ibadet niyetiyle durmaktır. Nebimiz Ramazan’ın son on gününü itikâfla geçirirdi.


(Bakara 2/188 TEFSİR)
وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُوا فَر۪يقًا مِنْ اَمْوَالِ النَّاسِ بِالْاِثْمِ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
Mallarınızı aranızda bâtıl[1*] yollarla yemeyin. Bile bile hakkaniyetten uzaklaşıp insanların mallarından bir parça yiyebilmeniz için onu (rüşvet olarak) yetkililere vermeyin[2*].

[1*] Allah’ın haram saydığı faiz, hırsızlık, rüşvet, aldatma gibi yanlış yollar.

[2*] Ayet rüşveti yasaklamaktadır. Rüşvet, başkasının malını bile bile haksız yere yemek için yetkililere mal vermektir. Kişi, kendi meşru hakkını almak için yetkililere mal vermek zorunda kalırsa verene değil, alana haram olur.


(Bakara 2/189 TEFSİR)
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِۜ قُلْ هِيَ مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّۜ وَلَيْسَ الْبِرُّ بِاَنْ تَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰىۚ وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ اَبْوَابِهَاۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Sana hilâlleri[1*] soruyorlar. De ki: “Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. Erdemlilik, evleri arkalarından dolaşmanız değildir. Erdemli olan, yanlışlardan sakınan kişidir. Evlere kapılarından girin[2*]. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının ki umduğunuza kavuşasınız.

[1*] Yeni ay, güneşten sonra batan hilal ile başlar. “Güneş ile Ay, bir hesaba göredir.” (Rahmân 55/5) Nebîmizin yanında bu hesabı yapacak kimse olmadığı için şöyle demişti: “Biz ümmi bir toplumuz; yazı yazmaz, hesap yapmayız.” “Hilali görünce oruç tutun, tekrar görünce orucu bırakın, hava bulutluysa ayı otuza tamamlayın.” (Müslim, Sıyâm, 1080, 1081)

[2*] Nebimize hilal hesapları sorulmuş olmalıdır. Resulullah’ı (s.a.v.) zor duruma sokmak için ona, uzmanı olmadığı bir soruyu sormak, evi arkadan dolaşmak gibi kötü niyetli bir iş olur.

 


(Bakara 2/190 TEFSİR)
وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ
Size savaş açanlarla Allah yolunda savaşın ve haksız yere saldırı yapmayın[*]. Allah, haksız yere saldırı yapanları sevmez.

[*] Bizimle savaşmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmak gerekir (Mümtahine 60/8-9). Müslümanların savaş ilan edebilecekleri durumlar şunlardır: Kendileriyle din sebebiyle savaşılması ve yurtlarından çıkarılmaları veya buna destek verilmesi (Mümtahine 60/8-9, Bakara 2/190), ezilen toplumların çağrısı (Nisâ 4/75), barış anlaşması yapılmış bir toplumun antlaşmayı bozacaklarından delile dayalı olarak endişe edilmesi (Enfal 8/58) ve barış anlaşmasının bozulması (Tevbe 9/13).


(Bakara 2/191 TEFSİR)
وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَاَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ اَخْرَجُوكُمْ وَالْفِتْنَةُ اَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِۚ وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ حَتّٰى يُقَاتِلُوكُمْ ف۪يهِۚ فَاِنْ قَاتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْۜ كَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ
Savaşta onları tespit ettiğiniz yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın[1*]. Bu fitne (savaş ateşi)[2*] adam öldürmekten daha ağır bir suçtur. Onlar size karşı savaş açmadıkça Mescid-i Haram[3*] yanında onlarla savaşmayın. Eğer savaşırlarsa, onları öldürün. O kâfirlerin /ayetleri görmezlikte direnenlerin cezası işte böyledir.

[1*] Nebimiz Mekke’yi fethetmeden önce Hudeybiye’de Mekkeli müşriklerle bir antlaşma yapmıştı. Onlardan antlaşmaya sadık kalanlar olduğu gibi bozanlar da vardı (Tevbe 9/7). Nebimiz, onlara karşı gösterilecek tavrın ne olacağını açıklayan Tevbe suresinin ilk ayetleri ininceye kadar kimseye dokunmadı.

[2*] Fitne için Bkz. (Bakara 2/102)’nin dipnotu.

[3*] Mescid-i Haram, Mekke’de Kâbe’nin de bulunduğu geniş alanın adıdır.

 


(Bakara 2/192 TEFSİR)
فَاِنِ انْتَهَوْا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Savaşmayı bırakırlarsa (onlara ilişmeyin)[*]. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[*] (Enfâl 8/61-62)

 

(Bakara 2/193 TEFSİR)
وَقَاتِلُوهُمْ حَتّٰى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدّ۪ينُ لِلّٰهِۜ فَاِنِ انْتَهَوْا فَلَا عُدْوَانَ اِلَّا عَلَى الظَّالِم۪ينَ
Sizinle savaşanlarla savaşın ki fitne (savaş ateşi)[1*] yok olsun ve Allah’ın dini /koyduğu düzen hâkim olsun[2*]. Savaşmayı bırakırlarsa yanlış yapanlardan[3*] başkasına düşmanlık yapılmaz.

[1*] Fitne için bkz Bakara 2/102’nin dipnotu.

[2*] Dinde zorlama olamayacağı için (Bakara 2/256) Allah’ın dininin hakim olması, herkesin Müslüman olması değil (Yunus 10/99), Allah’ın düzeninin hâkim olmasıdır (Fetih 48/28). O da herkesin hürriyet içinde yaşayacağı bir ortamın oluşmasıdır (Kehf 18/29-31).

[3*] Zalim, yapmaması gerekeni yapandır. Bunlar, savaş bittikten sonra da çatışmaya devam edenlerdir.

 

(Bakara 2/194 TEFSİR)
اَلشَّهْرُ الْحَرَامُ بِالشَّهْرِ الْحَرَامِ وَالْحُرُمَاتُ قِصَاصٌۜ فَمَنِ اعْتَدٰى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدٰى عَلَيْكُمْۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ
Haram[1*] ayına saygı, haram ayına saygı duyanlar içindir; (bu tür) yasaklara uyma karşılıklı olur[2*]. Size kim saldırırsa, o saldırıya denk bir saldırı yapın. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. Bilin ki Allah, müttakilerle /yanlışlardan sakınanlarla beraberdir.

[1*] Haram aylar, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır.

[2*] Haram ayda savaş yasağı, o yasağa saygı gösterenlere uygulanır (Tevbe 9/36).


(Bakara 2/195 TEFSİR)
وَاَنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا تُلْقُوا بِاَيْد۪يكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ وَاَحْسِنُواۚۛ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ
Allah yolunda harcama yapın, kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın[*]. Güzel davranın. Allah güzel davrananları sever.

[*] Allah yolunda harcama, öncelikle savaşa hazırlıklı olmaktır (Enfal 8/60). Muhtaçlara verilecek destek de bu ayetin kapsamına girer.


(Bakara 2/196 TEFSİR)
وَاَتِمُّوا الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّٰهِۜ فَاِنْ اُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِۚ وَلَا تَحْلِقُوا رُؤُ۫سَكُمْ حَتّٰى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضًا اَوْ بِه۪ٓ اَذًى مِنْ رَأْسِه۪ فَفِدْيَةٌ مِنْ صِيَامٍ اَوْ صَدَقَةٍ اَوْ نُسُكٍۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ۠ فَمَنْ تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ اِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِۚ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ اِذَا رَجَعْتُمْۜ تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌۜ ذٰلِكَ لِمَنْ لَمْ يَكُنْ اَهْلُهُ حَاضِرِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ۟
Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın.[1*] Eğer engellenecek olursanız, kolayınızda olan bir hedy kesin. Hedyin mahilli[2*] /kesme zamanı gelinceye kadar da başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden biri hasta olur veya başında bir rahatsızlık bulunur da tıraş olursa fidye olarak ya oruç tutması ya sadaka vermesi ya da kurban kesmesi gerekir. Güven içinde olursanız, hacca kadar umreden yararlanan kişi, kolayında olan bir hedy keser. Bulamayan, üç gün hacda, yedi gün de geri döndüğünde oruç tutar. Toplamı on gün eder. Bu, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. Bilin ki Allah suçla ceza arasında sıkı bağ kurar[3*].

[1*] Bu ayet indiğinde hac ve umre yapanların eksik bıraktıkları görev sa’y idi. Burada emredilen, o görevin mutlaka yapılmasıdır. Bkz.Bakara 2/158’in dipnotu.

[2*] Hedy, hacıların harem bölgesinde kestiği kurban bayramı kurbanıdır. Mahill, kesim vakti veya kesim yeri demektir. Hedyin kesim yeri harem bölgesi, kesim vakti de kurban bayramı günleridir (Hac 22/28). Harem bölgesine girmek için bir engel çıkarsa yanında kurbanı olanlar, onları harem dışında kesilebilirler. Nitekim Mekke’ye girmesi engellenen Nebimiz ve yanında kurban olan ashabı, kesme zamanı gelince kurbanını Hudeybiye’de kesmişlerdir (Fetih 48/25). Bu da gösteriyor ki bu ayetteki mahill, kesme yeri değil kesme zamanıdır.

[3*] Çetin, ayetteki ( شديد = şedîd )in karşılığıdır. Şedîd, ‘güçlü bağla bağlı’ anlamındadır. Allah, vereceği cezayı, kulunun suçuna bağlamıştır.(En’âm 6/160)


(Bakara 2/197 TEFSİR)
اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومَاتٌۚ فَمَنْ فَرَضَ ف۪يهِنَّ الْحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِي الْحَجِّۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ وَتَزَوَّدُوا فَاِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوٰىۘ وَاتَّقُونِ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
Hac bilinen aylardadır[1*]. Kim o aylarda hacca başlarsa (ihrama girerse) hac ibadeti esnasında cinsel ilişkide bulunamaz, hac yasaklarını çiğneyemez[2*] ve kavga edemez. İyilik olarak ne yaparsanız Allah onu bilir. Yanınıza yolluğunuzu alın. En iyi yolluk kendinizi koruyacak kadar olandır. Ey sağlam duruşlu[3*] olanlar, bana karşı yanlış yapmaktan sakının!

[1*] (Eşhur = أَشْهُرٌ), ‘aylar’ anlamında çoğul bir kelimedir. Arapçada çoğul en az üçtür. Hac ibadetine, “içinde haccı barındıran” anlamına gelen Zilhicce ayının 9. gününde, Arafat Vakfesi ile başlandığı için hacca Zilkade’nin başından Zilhicce’nin 9. gününe kadar niyet edilebilir. Bu ibadet belli günlerde ( فِي أَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ ) yapılır. Eskiden beri bilinen o günlerin bir kısmı, kurbanın kesildiği Kurban Bayramı günleridir (Hac 22/28). Zilhicce’nin 9. günü Arafat’a çıkan hacılar, gece Müzdelife vakfesini yapar ve Mina’ya doğru sel gibi akarlar (Bakara 2/198). Sonra Kâbe’yi tavaf ederler (Hac 22/29). Zilhicce’nin 10. gününden 13. gününe kadar süren 4 günde Kurban Bayramı kurbanı kesilir. Şeytan taşlama da Kurban Bayramının sonuna kadar yapılarak hac ibadeti tamamlanır (Bakara 2/203). Bu ayetlere göre hac ayları üç ay olsa da hac ibadetinin yapıldığı günler Zilhicce’nin 9, 10, 11, 12 ve 13. günleridir. Bu günler dışında hac ibadeti yapılamaz.

[2*] Ayet metnindeki (füsuk =  فُسُوقَ) şeriatın belirlediği sınırları aşmaktır (Müfredat). Hac ibadetini yapan kişinin sınırları aşması, yapması gerekeni yapmaması veya yapmaması gerekenleri yapmasıdır.

[3*] Sağlam duruşlu anlamı verdiğimiz ifade ulü’l-elbâb’dır. Bkz. Bakara 179’un dipnotu.


(Bakara 2/198 TEFSİR)
لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْۜ فَاِذَٓا اَفَضْتُمْ مِنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدٰيكُمْۚ وَاِنْ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الضَّٓالّ۪ينَ
(Hac aylarında) Rabbinizden bir ikramın (bir ticaretin) peşinde olmanızın size bir günahı olmaz[1*]. Arafat’tan sel gibi aktığınız zaman Meş’ar-i Haram yanında (Müzdelife’de) Allah’ı anın (namaz kılın). O size nasıl gösterdiyse, öyle anın (namazı orada kılın)[2*]. Doğrusu, bundan önce yanlış yoldaydınız[3*].

[1*] Eskiden hac aylarında panayırlar kurulurdu. Ayete göre hacılar, kazanç amacıyla panayırlara katılabilir.

[2*] Taha 14. ayette “beni zikir için namaz kıl” emri verildiği için oraya vaktinde yetişenlerin akşam ve yatsı namazlarını kılmaları gerekir. Yetişemeyenler de sabah namazını beklerler. Rivayete göre Tay kabilesinden Urve b. Mudarris şöyle demiştir: Resulullah’a (s.a.v.) geldim, Cem’de (Müzdelife’de) vakfe yerindeydi.  Dedim ki, “Ey Allah’ın Elçisi, Tay dağından geldim. Bineğim perişan oldu, kendimi de yordum. Vallahi üzerinde beklemediğim bir kum tepesi olmadı, ben hacı olabilir miyim? Resulullah (s.a.v.) dedi ki “Kim bizimle birlikte şu namazı kılar ve daha önce gece veya gündüz Arafat’a gelmiş olursa haccını tamamlamış, tefesini (Hac 22/29) yerine getirmiş olur.” (Ebû Davûd, “Menâsik”, 69; Tirmizî, “Hac”, 57; Nesâî, “Menâsik”, 211; İbn Mâce, “Menâsik”, 57; Ahmed b. Hanbel 4/ 261).

[3*] Cahiliye döneminde Kureyşlilere ve çevrelerindeki bazı kabilelere hums denirdi. Hums  dinlerine bağlı, karşı konamayacak güçte kahraman anlamına gelir (el-Ayn). Bunlar kendilerini “ehlullah /Allah’ın yakını” gördüklerinden, Harem bölgesi dışında kaldığı için hac sırasında Arafat’a çıkmazlardı (Taberi Bakara 189’un tefsiri).


(Bakara 2/199 TEFSİR)
ثُمَّ اَف۪يضُوا مِنْ حَيْثُ اَفَاضَ النَّاسُ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Sonra insanların sel gibi aktıkları yerden akın. Allah’tan bağışlanma isteyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.


(Bakara 2/200 TEFSİR)
فَاِذَا قَضَيْتُمْ مَنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَذِكْرِكُمْ اٰبَٓاءَكُمْ اَوْ اَشَدَّ ذِكْرًاۜ فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ
Hacda yapmanız gereken ibadetleri[1*] yerine getirirken[2*] Allah’ı, babalarınızdan öğrendiğiniz gibi,[3*] hatta daha güçlü dualarla anın. İnsanlardan kimi der ki: “Rabbimiz! Bize ne vereceksen, bu dünyada ver!” Onun ahiretle ilgili bir kazanımı olmaz.

[1*] Ayetteki menâsik kelimesi, hac sırasında yapılan ibadetler, o ibadetlerin yapıldıkları yer ve zamanlar anlamındadır. İbrahim aleyhisselam, Nuh tufanında yıkılan Kâbe’yi eski temelleri üzerine yeniden inşa edince: “(Rabbimiz) Bize menâsikimizi göster” (Bakara 2/127-128) diye dua etmiş ve o ibadetleri oralarda yapmıştı. O yerler Arafat, Müzdelife, Cemerât, Safa, Merve ve Kâbe’dir. Buralara makam-ı İbrahim de denir (Bakara 2/125).

[2*] (Kaza = قضي ) kelimesi bir işi tam ve sağlam yapma ve hedefine ulaştırma anlamındadır (Mekâyîs).

[3*] Ayetin açılımı şöyledir: “Allah’ı babalarınızdan öğrendiğiniz gibi hatta daha güçlü anın.”

" كذكركم  آباءكم وهم يذكرون الله أَوْ أَشَدَّ ذِكْرًا "

Gelenekte bu ayete şöyle anlam verilir: “Hac ibadetinizi bitirdiğinizde, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın.” Hac ibadeti bittikten sonra yapılacak böyle bir görev yoktur. Ayrıca Allah’ı anma ile babaları anma arasında bir kıyaslama da kabul edilemez. Mekkelilerin babaları İbrahim ve İsmail aleyhisselam ve onların orada yaptığı dualarla ilgili ayetler şunlardır:Bakara 2/125, 127-128.


(Bakara 2/201 TEFSİR)
وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Kimileri de şöyle der: “Rabbimiz! Bize bu dünyada güzellik ver, ahirette de güzellik ver. Bizi o ateşin azabından koru!”


(Bakara 2/202 TEFSİR)
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ نَص۪يبٌ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
Her iki tarafın alacağı pay, gösterdikleri çabaya bağlıdır[*]. Allah hesabı çabuk görür.

[*] İstediğini elde etmek için dua yetmez, çalışmak da gerekir. 


(Bakara 2/203 TEFSİR)
وَاذْكُرُوا اللّٰهَ ف۪ٓي اَيَّامٍ مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ تَعَجَّلَ ف۪ي يَوْمَيْنِ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۚ وَمَنْ تَاَخَّرَ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۙ لِمَنِ اتَّقٰىۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
Allah’ı (babalarınızdan öğrendiğiniz gibi bayramın birinci gününün ardından) peş peşe gelen günlerde de anın[*]. Kim acele eder, iki gün içinde dönerse doğruluktan uzaklaşmış olmaz. Geciken (ve bir gün daha kalan) kişi de yanlış yapmış olmaz. Bu, yanlışlardan sakınanlar içindir. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının ve onun huzurunda toplanacağınızı bilin.

[*] (معدودات = madudât), ( معدود = madud )un çoğuludur, “Sayılan” ve “birbirine eklenmiş” anlamlarına gelir (Müfredat). Bunlar, Kurban Bayramının birinci gününe eklenen ve eyyam-ı teşriq olarak bilinen üç gündür. Bu günlere özel zikir, şeytan taşlama sırasında yapılan dualardır. Şeytan taşlama Kurban Bayramının birinci gününde de yapıldığı için toplam dört gün sürer.


(Bakara 2/204 TEFSİR)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ
İnsanlardan öylesi var ki dünya hayatıyla ilgili sözleri seni hayran bırakır. Kalbinde olana da Allah’ı şahit tutar. O, çok usta bir tartışmacıdır.


(Bakara 2/205 TEFSİR)
وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِي الْاَرْضِ لِيُفْسِدَ ف۪يهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ
Eline yetki geçince[1*] yeryüzündeki düzeni bozmaya, kaynakları[2*] ve nesli yok etmeye çalışır. Allah tabii düzenin bozulmasını sevmez.

[1*] Ayette geçen (تَوَلَّىٰ = tevella), velayeti üstlenme, yönetimin başına geçme anlamına gelir (Müfredat).

[2*] Ayetteki (حرث = hars) kelimesi, toprağa tohum atma, tarım ürünü elde etme ve mal kazanma anlamlarına gelir (el-Ayn). Bu gibi kişiler, insanların kazanç kapılarını kapatacak işler yaparlar.

(Bakara 2/206 TEFSİR)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُ اتَّقِ اللّٰهَ اَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْاِثْمِ فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُۜ وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ
Ona: "Allah'a karşı yanlış yapmaktan sakın!" denince günahıyla üstünlük taslar. Onun hakkından cehennem gelir. Orası gerçekten ne kötü bir yerleşim yeridir!


(Bakara 2/207 TEFSİR)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ
İnsanlardan öylesi de var ki Allah’ın rızasını kazanmak için canını verir. Allah böyle kullarına karşı çok şefkatlidir.


(Bakara 2/208 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَٓافَّةًۖ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
Ey inanıp güvenenler! Her şeyinizle İslam’a girin! Şeytanın izinden gitmeyin! Çünkü o, sizin için açık bir düşmandır.


(Bakara 2/209 TEFSİR)
فَاِنْ زَلَلْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Açık ayetler size geldikten sonra bir tarafa kayarsanız, bilin ki daima üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır.


(Bakara 2/210 TEFSİR)
هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَقُضِيَ الْاَمْرُۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟
Onlar, Allah’ın ve meleklerin bulut gölgeleri içinde gelmesi ve işlerinin bitirilmesi dışında bir şey beklemiyorlar[*]. Bütün işler Allah’a arz edilir.

[*] Furkan 25/21. Allah’ın bulut gölgeleri içinde gelmesi olayı, İsrailoğulları’na on emir verilmeden önce Sina Dağı’nda gerçekleşmiş ve Tevrat’ın Çıkış 19 bölümünde anlatılmıştır: “Rab Musa’ya, “Sana koyu bir bulut içinde geleceğim” dedi, “Öyle ki, seninle konuşurken halk işitsin ve her zaman sana güvensin.” (Çıkış 19:9)


(Bakara 2/211 TEFSİR)
سَلْ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ كَمْ اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ اٰيَةٍ بَيِّنَةٍۜ وَمَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
İsrailoğullarına bir sor, onlara nice açık ayetler /mucizeler verdik. Kim kendisine Allah’ın nimeti geldikten sonra başka bir şeyle değiştirirse /nankörlük ederse bilsin ki Allah, suç ile ceza arasında sıkı bir bağ kurar.


(Bakara 2/212 TEFSİR)
زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ وَالَّذ۪ينَ اتَّقَوْا فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Yaşadıkları hayat, kâfirlere süslü gösterilir, inananları küçük görürler. Ama müttakîler /kendini yanlışlardan koruyanlar kıyamet /mezardan kalkış[*] günü kâfirlerden üstün durumda olurlar. Allah, tercih ettiği kişiye hesapsız rızık verir.

[*] Kıyamet ayağa kalkma ve kalkış demektir. Kıyamet günü, insanların yeniden dirilip kabirlerinden kalktığı gündür.


(Bakara 2/213 TEFSİR)
كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّ۪نَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۖ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَمَا اخْتَلَفَ ف۪يهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْۚ فَهَدَى اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه۪ۜ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
İnsanlar tek bir toplumdu[1*]. Allah, müjde veren ve uyarılarda bulunan nebiler görevlendirdi. Ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin diye nebilerle birlikte, gerçekleri içeren kitaplar da indirdi[2*]. İhtilafa düşenler, daima kendilerine kitap verilenler oldu. Bu da açık ayetler geldikten sonra birbirlerine üstünlük kurma gayretlerinden kaynaklandı. Sonra Allah, ayrılığa düştükleri gerçekler konusunda, inanıp güvenenleri, kendi onayıyla doğruya yöneltti. Allah, gereğini yapanı doğru yola yöneltir.

[1*] Başlangıçta sadece Âdem aleyhisselam ve çocukları vardı (Hucurat 49/13).

[2*] Ayete göre Âdem aleyhisselamdan Muhammed aleyhisselama kadar tüm nebilere kitap verilmiştir (Bakara 2/136Al-i İmrân 3/81,84, En’âm 6/82-90).

 


(Bakara 2/214 TEFSİR)
اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْۜ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَٓاءُ وَالضَّرَّٓاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ
Öncekilerin başlarına gelenlerin bir benzeri sizin başınıza da gelmeden cennete girebileceğinizi mi hesap ediyorsunuz? Onlar maddi sıkıntılara, bedensel sıkıntılara uğramış ve öylesine sarsılmışlardı ki Allah’ın elçisi ve beraberindeki müminler “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale gelmişlerdi. Bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.


(Bakara 2/215 TEFSİR)
يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلْ مَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ
Sana hayra neyi harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Hayır için ne harcarsanız; ana-baba, en yakınlar, yetimler, çaresizler ve yolcular için olsun.”[*] Hayır için ne yaparsanız Allah onu bilir.

[*] Neyi harcayacaklarının cevabı (Bakara 2/219) ayetindedir. Bu ayette ise nerelere harcanacağı açıklanmaktadır.

 


(Bakara 2/216 TEFSİR)
كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـًٔا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـًٔا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟
Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılınmıştır. Hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için iyi olabilir. Hoşunuza giden şey de sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.


(Bakara 2/217 TEFSİR)
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ وَصَدٌّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِه۪ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِۜ وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Sana haram aylarını,[1*] o aylarda yapılan savaşı soruyorlar. De ki: O aylarda savaş büyük suçtur. Ama Allah’ın yolundan engellemek, o yolu ve Mescid-i Haram’ın kutsallığını görmezlikte direnmek ve halkını oradan (Mekke’den) çıkarmak Allah katında daha büyük suçtur. O fitne (savaş ateşi)[2*] adam öldürmekten beterdir. Güçleri yetse dininizden çevirinceye kadar sizinle savaşırlar. Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse yaptıkları şeyler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennem ahalisidir, orada ölümsüz olarak kalacaklardır.

[1*] Haram aylar, öteden beri bilinen Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır (Tevbe 9/36).

[2*] Burada fitne, savaş anlamındadır.Bkz. Bakara 2/102 ayetin dipnotu.  


(Bakara 2/218 TEFSİR)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
İnanıp güvenenler, hicret edenler[1*] ve Allah yolunda cihad edenlere /ellerinden geleni yapanlara gelince[2*], işte onlar Allah’ın ikramını bekleyebilirler. Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[1*] Hicret sözlükte, kişinin bir şeyden bedeniyle, diliyle veya kalbiyle uzaklaşmasıdır (Müfredat). Bir müslümanın, istenmediği bir yerden bedeniyle uzaklaşması (Nisa 4/97, Enfal 8/72-75); babası, annesi, eşi veya kendine yakın gördüğü kişilerin kafir olmalarından dolayı kalbiyle uzak kalması da hicrettir (Âl-i İmran 3/28, Nisa 4/138-144, Tevbe 9/23-24, Müzzemmil 73/10)

[2*] (Cihad = جهاد); düşmanın, şeytanın veya arzuların baskısına karşı Allah’ın emrine uymak için verilen her türlü mücadeledir (Müfredat). Cihadın en üst noktası Allah yolunda savaştır.


(Bakara 2/219 TEFSİR)
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِۜ قُلْ ف۪يهِمَٓا اِثْمٌ كَب۪يرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِۘ وَاِثْمُهُمَٓا اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَاۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلِ الْعَفْوَۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَۙ
Sana içki ve uyuşturucu çeşitleri[1*] ile kumar çeşitlerini[2*] sorarlar. De ki ikisinde de insanlar için büyük zararlar[3*] ve bazı yararlar vardır[4*]. Her ikisinin de zararları yararlarından büyüktür. Hayra neyi harcayacaklarını da sorarlar. De ki: Artanı[5*]!. Allah, ayetlerini size böyle açıklar ki düşünesiniz.

[1*] Ayet metninde geçen (hamr = خمر)” kelimesi aklı örten anlamındadır. Sarhoş edici tüm içkileri ve uyuşturucu maddeleri ifade eder. Nitekim nebimizin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Sarhoşluk veren her şey hamrdır. Sarhoş eden her şey haramdır.” (Müslim, Eşribe,73; Ebû Dâvûd, Eşribe, 5)

[2*] Ayet metninde geçen (meysir =ميسر), (yüsr =يسر) yani kolaylık kökünden gelmektedir. Meysir, üç ayette “hamr” ile birlikte zikredilir (Bakara 2/219, Mâide 5/90-91). Kolayca mala kavuşmayı amaçlayan ve aynı zamanda malı kolayca kaybetmeye sebep olan piyango, toto, loto ve tombala gibi bütün şans oyunları; poker, rulet, kollu kumar makineleri gibi tüm kumar çeşitleri; iddaa, at yarışı, horoz dövüştürme vb. her türlü bahis bu kapsama girer. Kaybedenin hesabı ödemesi şartıyla oynanan tüm oyunlar da meysir kapsamında olduğu için bu tür oyunları oynamak haramdır.

[3*] ‘Zarar’ anlamı verdiğimiz (ism = إِثْمَ), kişiyi sevaptan yani iyiliklerden uzaklaştıran davranış anlamındadır (Müfredât). Allah, ‘ism’ olarak tanımladığı her davranışı, haram saymıştır (A’raf 7/33). Bu sebeple içki ve kumar, büyük günahlardandır.

[4*] Sarhoş edici ve uyuşturucu maddelerden ve kumardan bazı menfaatler  elde edilebilir. Ancak bunların zararı sağladıkları menfaatlerden fazladır. Bu özellik, bütün haramlarda vardır. Nefislerinin esiri olanlar, bu menfaatleri öne alarak kendilerini haklı göstermeye çalışırlar. Allah’a inanıp güvenenler ise onun emrine uyarlar.

[5*] Artan (El-afv =العفو) sözü temel ihtiyaçtan artan (es-Sıhah) ve çoğalan anlamındadır (Mekâyîs). Şu ayette, zenginleşme anlamındadır: “Sonra başlarındaki sıkıntıları giderir yerine güzel şeyler veririz. Sonunda zenginleşirler ...” (A’râf  7/95). Kişinin evi, ev eşyası, kendisinin ve bakmakla sorumlu olduğu kişilerin yiyeceği, bineği, işyeri, araç ve gereçler vs. temel ihtiyaçlarıdır. Onlar artan kavramına girmediği için onlardan sadaka /vergi alınmaz. “Kim bir iyilikle gelirse ona, onun on katı verilir.” (En’âm 6/160) ayeti gereği, bir ton cevizi olan biri, onun yüz kilosunu sadaka /vergi olarak verirse tamamını vermiş gibi olur. Tarım ürünlerinin sadakası /vergisi hasat günü tarlada alınacağından (En’âm 6/141) üretici onun nakliyesinden ve korumasından sorumlu olmaz. Alım satımını yapanlar ise nakliye, depolama, pazarlama ve satış sonrası doğacak sıkıntılara gireceğinden bu işlemlerin her biri sadaka /vergi oranını azaltır ve o, malının kırkta birini verince tamamını vermiş gibi olur. Altın, gümüş, para ve bütün ticaret malları aynı durumdadır. Bu sıkıntılar dikkate alınmazsa ekonomi durur ve bunun zararını herkes görür.


(Bakara 2/220 TEFSİR)
فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْيَتَامٰىۜ قُلْ اِصْلَاحٌ لَهُمْ خَيْرٌۜ وَاِنْ تُخَالِطُوهُمْ فَاِخْوَانُكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ الْمُفْسِدَ مِنَ الْمُصْلِحِۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَعْنَتَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Bunlar hem dünya hem ahiret ile ilgilidir. Sana yetimleri de sorarlar. De ki: Hayırlı olan onların durumunu düzeltmektir. Eğer (koruyucu aile olarak) aranıza alırsanız bilin ki onlar (evladınız değil sadece) kardeşlerinizdir[1*]. Allah, bozanı düzeltenden ayırmasını bilir[2*]. Allah kuralı farklı koysaydı sizi sıkıntıya sokardı[3*]. Daima üstün olan, doğru kararlar veren Allah’tır.

[1*] Kur’an evlatlıkların hiçbir yönüyle öz evlat sayılamayacağını bildirir (Ahzab 33/4-5). Allah nebîmizi, evlatlığı Zeyd’in boşadığı Zeynep ile evlendirdi ki evlatlığın kişinin kendi evladı konumunda olmadığı zihinlere yerleşsin (Ahzab 33/37-38).

[2*] Nisa 4/2,3 ve 6.
 
[3*] Kur’an, yetimlerin gözetilmesini emreder. Ancak bu gözetimin mutlaka müminlerin kendi evlerinde yapılmasını şart koşmaz. Yine de bir yetimi kendi evinde gözetimi altına alan kişi, onu din kardeşi olarak görecek, gerçek evladı gibi kabul etmeyecektir. Bunun sonucu olarak bir müminin evinde korumaya alınan yetimlere, miras hakkı ve evlenme yasağı gibi hukuki sonuçlar doğuracak evlatlık statüsü verilemez. Ancak mirastan yararlandırılabilir. (Nisa 4/8) Kur’an, müminlere, yetimlerin mallarını yönetme görevinin yanı sıra hukuki ölçüler çerçevesinde bu mallardan yararlanma hakkı da tanır. Tüm bunlar yetimler hususunda müminleri sıkıntıya sokmayan ilahi ölçülerdir (Nisa 4/6).

 


(Bakara 2/221 TEFSİR)
وَلَا تَنْكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ حَتّٰى يُؤْمِنَّۜ وَلَاَمَةٌ مُؤْمِنَةٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكَةٍ وَلَوْ اَعْجَبَتْكُمْۚ وَلَا تُنْكِحُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَتّٰى يُؤْمِنُواۜ وَلَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكٍ وَلَوْ اَعْجَبَكُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ يَدْعُونَ اِلَى النَّارِۚ وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِاِذْنِه۪ۚ وَيُبَيِّنُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ۟
Allah'a inanıp güveninceye kadar, müşrik kadınlarla (Allah'la arasına başkalarını koyanlarla) evlenmeyin. Allah'a inanıp güvenen esir kadın[1*], müşrik kadından daha iyidir; isterse sizi çok etkilemiş olsun. Allah'a inanıp güveninceye kadar, müşrik erkeklere (Allah'la arasına başkalarını koyanlara) kız vermeyin[2*]. Allah'a inanıp güvenen esir erkek, müşrikten daha iyidir; isterse sizi çok etkilemiş olsun[3*]. Onlar sizi ateşe çağırırlar, Allah ise kendi izniyle Cennet’e ve günahlardan arınmaya[4*] çağırır. Allah ayetlerini insanlara açıklar ki bilgilerini kullansınlar.

[1*] Hür olmayan kadına eme (الأمة), erkeğe abd (عبد) denir (Sıhah). Bunların Türkçe karşılığı köle ve cariyedir.

[2*] “Kız vermeyin” ifadesi, velilere yapılan tavsiyedir. “Daha hayırlıdır” ifadesi  onlar için de geçerlidir. Eğer kız evlenmekte kararlı ise Bakara 2/232 ve Nur 24/33’e göre onlara baskı yapılamayacağından evlenmelerine engel olmamak gerekir.

[3*] Nisa 4/22’den 24’e kadar, din farkına yer verilmeden  evlenilmesi haram olan kadınlar sayılmış 25. ayette ise namuslu mümin kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyenlerin namuslu mümin esir kadınlarla evlenebileceği ama onlarla evlenmeyip sabretmenin daha hayırlı olacağı bildirilmiştir. Tevbe 9/31’de bugünkü Yahudi ve Hıristiyanların müşrik oldukları açıkça ifade edildiği halde Maide 5/5’te onların namuslu kadınları ile evlenmenin helal olduğu hükme bağlanmıştır. Hepsinin özeti olan bu ayete göre evlilikte ilk tercih edilecek kadınlar, namuslu mümin hür olanlar, ikinci tercih namuslu mümin esir kadınlar, son tercih de namuslu müşrik kadınlardır. Bu ayet aynı zamanda, kadın olsun erkek olsun din farkının evlenmeye engel olmadığını göstermektedir. Zaten Tahrim 66/10-11. ayetlerde bu konu örneklendirilmiştir. nebimizin Cüveyriye ile evlenmek için Müslüman olmasını şart koşmaması; kızı Zeyneb ile evli olan Ebü’l- s b. er-Rebî hicretin 6. yılına kadar Müslüman olmadığı halde, nikâhlarının devam etmesi ve nebimizin din farkından dolayı kimseyi eşinden ayırmamış olması, bunun uygulamadaki örneklerindendir.

[4*] İstiğfar, “söz ve davranışla mağfiret talep etmek”tir. Mağfiret ise, Allah’ın, kulunu azaptan korumasıdır (Müfredat). “Başı koruyan zırhlı başlık” anlamındaki “miğfer” kelimesi de aynı köktendir.


(Bakara 2/222 TEFSİR)
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْمَح۪يضِۜ قُلْ هُوَ اَذًىۙ فَاعْتَزِلُوا النِّسَٓاءَ فِي الْمَح۪يضِۙ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتّٰى يَطْهُرْنَۚ فَاِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ اَمَرَكُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّاب۪ينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّر۪ينَ
Sana kadınlardaki âdet ve lohusalık hallerini[1*] soruyorlar. De ki: O haller bir sıkıntıdır. Âdet ve lohusalık süresince onları rahat bırakın. (Kandan) arınıncaya kadar da yaklaşmayın. İyice arındıklarında onlara Allah’ın emrettiği yerden yaklaşın[2*]. Allah tövbe edenleri /dönüş yapanları sever, iyice temizlenenleri de sever.

[1*] Arap dilinde doğum yapmış kadına da hayızlı dendiği için (Mekâyîs) (el-mahîd =المحيض), hem adet hem lohusalık anlamına gelir. Bir rivayette Ümmü Seleme validemiz, Resulullah (s.a.v.) ile birlikte ince bir örtünün altında yattığından söz ederken şu ifadeleri kullanmıştır: “(O anda) Birden hayız olduğumu fark ettim. Hemen yataktan sıyrılıp hayız elbisemi aldım ve giyindim. Resulullah (s.a.v.) ‘Nifas mı oldun? (أنَفِسْتِ)’ dedi. Ben de ‘Evet!’ dedim. Beni çağırdı ve (tekrar) örtünün altında beraber yattık.” (Buhârî, Hayz, 4) Rivayette de görüldüğü gibi âdet anlamına gelen hayız ile lohusalık anlamına gelen nifas kelimeleri birbirlerinin yerine kullanılmaktadır.

[2*] Allah’ın emrettiği yer bir sonraki ayette yer alan döl yatağıdır.


(Bakara 2/223 TEFSİR)
نِسَٓاؤُ۬كُمْ حَرْثٌ لَكُمْۖ فَأْتُوا حَرْثَكُمْ اَنّٰى شِئْتُمْۘ وَقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ مُلَاقُوهُۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ
Kadınlarınız sizin için ekim yeridir. Ekim yerinize istediğiniz şekilde varın[1*], kendiniz için ön hazırlık yapın[2*]. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının ve onun huzuruna çıkacağınızı bilin. Bunu inananlara müjdele[3*].

[1*] Ekim yeri, ürün alınan yer yani döl yatağıdır; çünkü Bakara 2/187’de belirtilen çocuk sahibi olma talebi ancak bu şekilde yapılabilir. Döl yatağından olmak şartıyla hoşa giden şekilde ilişkiye girilebilir.

[2*] Kadınlar, kadın-erkek, her insana süslü gösterildiği için (Al-i İmrân 3/14) talep edilen konumdadırlar. Karı-koca ilişkileri ile ilgili ayetlerde emrin kocaya verilmesi (Bakara 2/187, Nisa 4/19), kadını talep eder konuma getirme görevinin kocaya yüklendiğini gösterir. Bunu göremeyenler, eşlerinin kendilerine soğuk davrandığından şikayet ederler.

[3*] Elimizdeki Tevrat mealine göre adetli ve lohusa kadın kirlidir, kanaması bitip üzerinden yedi gün geçmedikçe dokunduğu ve üstüne oturduğu her şey kirlenir. Ona veya onun dokunduğu şeylere dokunan da akşama kadar kirli kalır. O kadınla cinsel ilişki haramdır (Levililer 15/19-33) Bir üst ayetteki soru, bundan dolayı sorulmuş olmalıdır. Bu ayetler inince nebimiz şöyle demiştir: “Cinsel ilişki dışında her şeyi yapabilirsiniz.” (Müslim, Hayz, 16-302, Ebu Davud Tahâret, 258) Adet ve lohusalık, namaza ve oruca engel değildir. Çünkü yeme içme ve cinsel ilişki dışında orucu bozan bir şey yoktur (Bakara 2/187). Adet bunlardan hiçbirine girmez. Kur’an’ın namazla ilgili emirlerinde de kadın erkek ayrımı yoktur. Abdest, kişinin kendini rahat hissettiği bir yerde ön ve arka bölgeden  çıkan; idrar, büyük abdest ve yellenme ile ve cünüplükle bozulur (Maide 5/6). Adet veya lohusalığın bunlarla da bir ilgisi yoktur. Adet kanının abdesti bozduğunu gösteren bir ayet veya sahih bir hadis de yoktur. Adeti ve lohusalığı biten kadının yıkanmasına dair bir emir de bulunmamaktadır. Öyle bir emir olsaydı su bulunmadığında ne yapması gerektiği de açıklanırdı. 222. ayetin sonundaki ‘Allah tövbe edenleri sever, iyice temizlenenleri de sever.’ ifadesi ise Arap dili açısından sırf kadına değil kocasına da hitap ettiğinden bu sırada aralarında karı koca ilişkisi olmuşsa tevbe edip günahlarından temizlenmeleri ile ilgilidir. Lohusalıkta akıntı doğumla başlar. Doğum esnasında oluşan sıkıntılardan dolayı namaz kılamayacak duruma gelenler olabilir. Allah kimseye gücünün üstünde bir sorumluluk yüklemediği için onu namazdan sorumlu tutmaz (Bakara 2/286).


(Bakara 2/224 TEFSİR)
وَلَا تَجْعَلُوا اللّٰهَ عُرْضَةً لِاَيْمَانِكُمْ اَنْ تَبَرُّوا وَتَتَّقُوا وَتُصْلِحُوا بَيْنَ النَّاسِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Yeminlerinizde Allah’ı, erdemli davranmanıza, yanlışlardan sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel yapmayın[*]. Her şeyi dinleyen ve bilen Allah’tır.

[*] “Allah Teâlâ, nebimizin yaptığı böyle bir yemini bozmasını emretmiştir (Tahrim 66/1-2). Nebimiz şöyle demiştir: “Günaha yemin edenin yemini, yemin değildir. Akraba ile ilişkiyi kesmeye yemin edenin yemini de yemin değildir.” (Ebû Dâvûd, Talak 7). “Bir konuda yemin eder, sonra başkasını hayırlı görürsen, yeminini boz, keffaretini ver ve hayırlı gördüğüne yönel.” (Buhârî, Eymân, 1).

 


(Bakara 2/225 TEFSİR)
لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا كَسَبَتْ قُلُوبُكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَل۪يمٌ
Allah, sizi kasıtsız olarak ettiğiniz yeminlerden sorumlu tutmaz; ama kalpten, kasıtlı olarak ettiğiniz yeminlerden sorumlu tutar. Çokça bağışlayan ve daima fırsat tanıyan[*] Allah’tır.

[*] Yunus 10/11, Nahl 16/61, Fatır 35/45.


(Bakara 2/226 TEFSİR)
لِلَّذ۪ينَ يُؤْلُونَ مِنْ نِسَٓائِهِمْ تَرَبُّصُ اَرْبَعَةِ اَشْهُرٍۚ فَاِنْ فَٓاؤُ۫ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Hanımlarından uzak durmaya karar verenler, ancak dört ay ayrı kalabilirler. Bu süre içinde eşlerine dönerlerse[*] Allah çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[*] Ayette geçen “yu’lûne” kelimesi uzaklaşmak veya uzaklaştırmak anlamındaki “îlâ” mastarından türemiştir. Fıkıhta bu ayetten çıkarılan meseleye “îlâ” denir ve “erkeğin yemin ederek karısından uzaklaşması” şeklinde tanımlanır. Ama ayetteki “yu’lûne” kelimesinin kökünde ‘yemin’ anlamı yoktur.   Îlâ’nın kökü  “yakın olma” anlamındaki “vely” mastarıdır. Üç harfliyken “yakın olma” anlamına gelen bu kelime, “if’al” babına geçince, zıt anlam kazanarak “uzak olma”yı ifade etmiştir. Çünkü Arap dil kurallarınca bu babın baş harfi olan hemzenin bir özelliği de fiilin anlamını zıddına çevirmektir. Bu fiile yemin anlamı verilemez. Kırgınlık, kızgınlık veya zıhâr gibi herhangi bir nedenden dolayı karısından uzaklaşan kimse yemin etsin veya etmesin ondan ancak dört ay uzak kalabilir. Bu süre içinde karısına dönerse evliliği devam eder. Dört ay bitene kadar dönmezse talak süreci başlar. Bu eylemi yapan erkek yemin etmediği sürece onun üzerine yemin keffareti yüklenemez. Nitekim nebimizin îla yaptığını söyleyen rivayetlerin hiçbirinde, bir ay içinde îladan dönmesine rağmen yemin keffareti ödediği dile getirilmemiştir. İlgili ayetler üzerinde dikkatle düşünülünce îlâ konusunun zıhârla ilgili olduğu ortaya çıkar. Zıhâr, kocanın, kendisine haram kılmak maksadıyla karısını veya karısının baş, yüz, sırt gibi bütünü ifade eden bir bölümünü evlenmesi ebediyen yasak olan bir kadına benzetmesi demektir. Zıhârla ilgili ayetlerde zıhar yapan kişinin, eşine dönmesinden bahsedilir ama dönmesi gereken süreden bahsedilmez. Mealini verdiğimiz yukarıdaki ayetin zıhârla ilgili ayetlerle ilişkisi koparıldığı için zıhâr yapılan kadın iki arada bir derede bırakılmış olmakta; ne kocasından boş sayılmakta ne de başka biriyle evlenmesine izin verilmektedir. İşte bu ayet zıhâr yapan erkeğin, eşinden en fazla dört ay ayrı kalabileceğini hükme bağlamıştır.

 


(Bakara 2/227 TEFSİR)
وَاِنْ عَزَمُوا الطَّلَاقَ فَاِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
(Dönmeyip) boşamaya karar vermişlerse[*] Allah dinler ve bilir.

[*] Erkek dört ay içinde eşine dönmezse, süre sonunda talak süreci otomatik olarak başlamış olur. Bir sonraki ayette belirtildiği gibi, kadın mutallaka sayılır. Talak süreci ve bundan sonraki ayette belirtilen iddet süresi başlar.


(Bakara 2/228 TEFSİR)
وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ ثَلٰثَةَ قُرُٓوءٍۜ وَلَا يَحِلُّ لَهُنَّ اَنْ يَكْتُمْنَ مَا خَلَقَ اللّٰهُ ف۪ٓي اَرْحَامِهِنَّ اِنْ كُنَّ يُؤْمِنَّ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ وَبُعُولَتُهُنَّ اَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ اِنْ اَرَادُٓوا اِصْلَاحًاۜ وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِۖ وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟
Kocaları tarafından boşanmış kadınlar da kendi başlarına üç kur’/üç temizlik dönemi[1*] beklerler. Allah’a ve ahiret gününe inanmışlarsa, Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri[2*] onlara helâl değildir. Kocaları arayı düzeltmek isterse, bu süre içinde geri dönme hakları vardır[3*]. Marufa/Kur’ân’daki hükümlere göre kadınlardan yana olan haklar, kadınlardan yana olmayan haklara denktir. Erkeklerin (boşanma konusunda) onlara karşı bir basamak farkları vardır[4*]. Daima üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır.

[1*] Bir erkek eşini ancak iddeti içinde boşayabilir. Bu süre içinde kadın evden çıkarılamayacağı için (Talak 65/1) ayetteki “kendi başına bekleme” ifadesi, eşiyle ilişkiye girmemesi anlamındadır. Adetli iken ilişkiye girmesi yasak olduğu için (Bakara 2/222) üç kur’, üç temizlik dönemi dışında bir şey olmaz.

[2*] İddeti hesaplama görevi erkeğe verildiğinden (Talak 65/1) kadın adeti ile ilgili doğru bilgi vermezse günaha girer.

[3*] Erkek iyi niyetli olmak şartıyla, iddet bitmeden eşine dönebilir. Buradaki ehakk = أحق kelimesi sıfat-ı müşebbehe, yani değişmez özellik belirten sıfattır.

[4*] Ayet boşanma konusunda olduğu için bu fark, eşlerin boşanma yetki ve sorumlulukları ile ilgilidir. Erkeğin bir basamak farkı, boşama kararını uygulamak için araya hakemlerin girmesine gerek olmamasıdır. Oysa bir sonraki ayette görüleceği gibi kadının kocasını boşama kararını uygulamaya sokmasından önce, biri erkeğin ailesinden biri de kadının ailesinden olmak üzere iki hakemin (Nisa 4/35) araya girmesi zorunludur. Bu sebeple erkeğin boşanmasına, evlilik düğümünü çözme anlamına gelen talak, kadının boşamasına da fidye vererek kendini kurtarması anlamına gelen iftida adı verilir. Hakemlerin araya girmesi, eşinden ayrılmak isteyen erkeğin baskı yaparak eşinin iftida yapmasını sağlayıp verdiklerini geri alması ihtimaline karşı alınmış bir tedbirdir (Nisa 4/19-21).


(Bakara 2/229 TEFSİR)
اَلطَّلَاقُ مَرَّتَانِۖ فَاِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ اَوْ تَسْر۪يحٌ بِاِحْسَانٍۜ وَلَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَأْخُذُوا مِمَّٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ شَيْـًٔا اِلَّٓا اَنْ يَخَافَٓا اَلَّا يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۜ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۙ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Geri dönülebilir talak[1*] iki defa olur. Her birinden sonra kadını ya marufa /Kur’an’daki hükümlere göre tutmak ya da güzellikle ayırmak gerekir. (Ey erkekler!) İkinizin de Allah’ın koyduğu sınırlarda duramayacağınızdan korkmanız dışında, kadınlara verdiklerinizden bir şey almanız size helâl olmaz[2*]. (Ey müminler!) Eşlerin, Allah’ın koyduğu sınırlarda duramayacaklarından siz de korkarsanız; kadının evliliği bitirmesine karşılık ödeme yapmasında her ikisi için de günah yoktur[3*]. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; onları aşmayın. Her kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa işte onlar yanlış yapan kimselerdir.

[1*] “Geri dönülebilir talak” diye anlam verdiğimiz (الطلاق = et-talak taki elif-lam takısı ahd içindir yani bilinen talakı göstermek içindir. Bu da Talak suresinde anlatılan talak biçimidir.

[2*] Eşini boşayan bir koca, eşine verdiği mehir ve hediyeleri geri isteyemez.

[3*] Kadın ayrılmak isterse, biri kadının ailesinden diğeri de erkeğin ailesinden olmak üzere iki hakem görevlendirilir (Nisa 4/35). Karı-koca uzlaştırılamazsa kadın, eşinden aldığı mehir ve hediyelerden hakemlerin belirleyeceği kadarını (Nisa 4/19-21) geri verir ve kendi hür kararıyla ondan ayrılır.


(Bakara 2/230 TEFSİR)
فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا تَحِلُّ لَهُ مِنْ بَعْدُ حَتّٰى تَنْكِحَ زَوْجًا غَيْرَهُۜ فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَٓا اَنْ يَتَرَاجَعَٓا اِنْ ظَنَّٓا اَنْ يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ يُبَيِّنُهَا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Erkek üçüncü defa boşarsa, artık o kadın ona helal olmaz[1*]. Ama kadın başka bir eşle evlenir, onu o da boşarsa o zaman bakarlar; eğer Allah’ın koyduğu sınırlarda duracakları kanaatine varırlarsa tekrar birbirlerine dönmeleri günah olmaz. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Allah bunları, bilen bir topluluk[2*] için açıklamaktadır.

[1*] Erkek üçüncü ve son hakkını da kullanmış olur.

[2*] Kur’an’ı Allah açıklamış (Hûd 11/1-2) ve açıklamayı bir ilme göre yapmıştır (A’râf 7/52). O ilmin bütün ayrıntılarını Kur’an’a yerleştirmiştir. Allah’ın yaptığı açıklamaya ancak bu ilmi bilenlerden oluşan bir topluluk ulaşabilir (Fussilet 41/3 Al-i İmran 3/7).


(Bakara 2/231 TEFSİR)
وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَاَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ اَوْ سَرِّحُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍۖ وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ ضِرَارًا لِتَعْتَدُواۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُۜ وَلَا تَتَّخِذُٓوا اٰيَاتِ اللّٰهِ هُزُوًاۘ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَمَٓا اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنَ الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ يَعِظُكُمْ بِه۪ۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟
Kadınlarınızı boşadığınızda bekleme sürelerinin sonuna varırlarsa, ya marufa/Kur’an hükümlerine göre tutun ya da marufa göre serbest bırakın. Onlara zarar vererek, haklarına girmek için onları tutmayın[*]. Bunu yapan, kendini kötü duruma sokmuş olur. Allah’ın ayetlerini hafife almayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini aklınızdan çıkarmayın. O, indirdiği kitap ve hikmet ile size öğüt vermektedir. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. Bilin ki her şeyi bilen Allah’tır.

[*] Birlikte olmayı istemediğiniz halde, serbest kalmalarını engellemek ya da verdiklerinizin tamamını veya bir kısmını geri almak için onları nikahınızda tutmayın.


(Bakara 2/232 TEFSİR)
وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ اَنْ يَنْكِحْنَ اَزْوَاجَهُنَّ اِذَا تَرَاضَوْا بَيْنَهُمْ بِالْمَعْرُوفِۜ ذٰلِكَ يُوعَظُ بِه۪ مَنْ كَانَ مِنْكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكُمْ اَزْكٰى لَكُمْ وَاَطْهَرُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Kadınlarınızı boşadığınızda bekleme sürelerinin sonuna varırlarsa, koca adaylarıyla[1*] marufa uygun olarak anlaştıkları takdirde evlenmelerine engel olmayın[2*]. Bu, içinizden Allah'a ve ahiret gününe inananlara verilen öğüttür. Sizi daha geliştirecek ve daha da arındıracak olan budur. Bunları bilen Allah'tır, siz bilemezsiniz.

[1*] Kadın kocasıyla zaten evli olacağı için ayetteki “eşleri” ifadesi mecazdır, “koca adayları” anlamındadır.

[2*] Kadın eşini kendi seçer. Yaptığı seçim sadece marufa yani Kur’an’a uygunluk açısından denetlenir.


(Bakara 2/233 TEFSİR)
وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُتِمَّ الرَّضَاعَةَۜ وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ لَا تُكَلَّفُ نَفْسٌ اِلَّا وُسْعَهَاۚ لَا تُضَٓارَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ بِوَلَدِه۪ وَعَلَى الْوَارِثِ مِثْلُ ذٰلِكَۚ فَاِنْ اَرَادَا فِصَالًا عَنْ تَرَاضٍ مِنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَاۜ وَاِنْ اَرَدْتُمْ اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا اَوْلَادَكُمْ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِذَا سَلَّمْتُمْ مَٓا اٰتَيْتُمْ بِالْمَعْرُوفِۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Anneler çocuklarını tam iki (kamerî[1*]) yıl emzirsinler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir[2*]. Annelerin yiyeceğini ve giyeceğini marufa uygun olarak karşılamak babaların görevidir. Kimseye gücünün üstünde yük yüklenmez. Çocuğu yüzünden ne anne zarara sokulur ne de baba. Mirasçının[3*] sorumluluğu da aynıdır. Anne ve baba, birbirlerine danışıp anlaşarak çocuğu sütten kesmek isterlerse, ikisi için de günah olmaz[4*]. Çocuklarınıza sütanne tutmak isterseniz, ücretini marufa uygun olarak ödedikten sonra, bunun da size bir günahı olmaz. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. Bilin ki Allah, yaptığınız her şeyi daima görür.

[1*] Tevbe 9/36.

[2*] Talak 65/6.

[3*] Baba vefat etmişse emziren annenin masraflarını, babanın mirasçıları karşılar.

[4*] Eşlerin karşılıklı anlaşmalarıyla iki yıl dolmadan, çocuk sütten kesilebilir.


(Bakara 2/234 TEFSİR)
وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجًا يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَعَشْرًاۚ فَاِذَا بَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
Ölen kocaların geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına dört ay on gün beklesinler. Sürelerinin sonuna vardıklarında, kendileri hakkında marufa uygun olarak yaptıkları şeyin size bir günahı olmaz[*]. Yaptığınız her şeyin iç yüzünden haberdar olan Allah’tır.

[*] Kocası ölen kadın, iddeti bitince istediği kişiyle evlenebilir. Evliliği sadece Kur’an’a uygunluk açısından denetlenir. Böyle bir kadın, başka biriyle evlenme konusunda görüşme, istişare ve nihayetinde evlenme gibi işleri örfe uygun ve Kur’an’ın hiçbir yasağını çiğnememek şartıyla yaparsa, sizlere bunun bir günahı olmaz.


(Bakara 2/235 TEFSİR)
وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪ مِنْ خِطْبَةِ النِّسَٓاءِ اَوْ اَكْنَنْتُمْ ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ سَتَذْكُرُونَهُنَّ وَلٰكِنْ لَا تُوَاعِدُوهُنَّ سِرًّا اِلَّٓا اَنْ تَقُولُوا قَوْلًا مَعْرُوفًاۜ وَلَا تَعْزِمُوا عُقْدَةَ النِّكَاحِ حَتّٰى يَبْلُغَ الْكِتَابُ اَجَلَهُۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ فَاحْذَرُوهُۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟
Bu kadınlara üstü kapalı evlenme teklifi yapmanız veya niyetinizi içinizde saklamanız günah değildir. Allah biliyor ki siz bunu ileride onlara anlatacaksınız. Birbirinize gizlice vaatte bulunmayın ama marufa uygun bir söz söyleyebilirsiniz. Bu kitapta belirlenmiş olan bekleme süresi sona erinceye kadar,[1*] aranızda evlilik bağı kurma kararı almayın. Bilin ki Allah içinizde olanı bilir. Öyleyse dikkatli davranın. Bilin ki Allah çok bağışlar, daima fırsat tanır[2*].

[1*] Bekleme süresi, kocası ölmüş kadın için dört ay on gün, boşanmış kadınlardan adet görenler için üç temizlik müddeti, adetten kesilmiş olanlar için üç ay, hamileler için doğuma kadar geçen süredir.

[2*] Yunus 10/11, Nahl 16/61, Fatır 35/45.


(Bakara 2/236 TEFSİR)
لَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِنْ طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ اَوْ تَفْرِضُوا لَهُنَّ فَر۪يضَةًۚ وَمَتِّعُوهُنَّۚ عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُۚ مَتَاعًا بِالْمَعْرُوفِۚ حَقًّا عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ
Kendilerine dokunmadığınız[1*] kadınları, mehirlerini[2*] kesinleştirmeden boşamanızın size bir günahı yoktur. Onlara; imkânı olan gücü ölçüsünde, darlık içinde olan da gücü ölçüsünde, marufa uygun bir ödeme yapsın[3*]. Bu, güzel davrananlara yüklenmiş bir görevdir.

[1*] Kadının mehrin tamamını hak etmesi için cinsel ilişki şart değildir. İlişkiye imkan veren bir alanda kocasıyla baş başa kalmış olması yeterlidir (Nisa 4/20-21). Buna fıkıhta halvet-i sahiha denir.

[2*] Mehir, evlenen erkeğin eşine vermek zorunda olduğu maldır. Miktarını eşler, karşılıklı anlaşma ile belirlerler.

[3*] Bakara 237’de kesinleşmiş mehrin yarısının verilmesi emredildiğine göre, “marufa uygun” yararlandırma, erkeğin imkânları dikkate alınarak belirlenen emsal mehrin yarısı olur. Çünkü Allah, kimseye gücünün üstünde yük yüklemez (Bakara 2/233). Mezhepler emsal mehri kadının konumuna göre belirlerler. Onların bu görüşü ayetlere terstir.


(Bakara 2/237 TEFSİR)
وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ وَاَنْ تَعْفُٓوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۜ وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Kendilerine dokunmadan boşadığınız kadınların mehirlerini kesinleştirmişseniz, kesinleşen mehrin yarısını vermeniz gerekir. Ama kadınlar veya nikâh düğümü elinde olan koca[1*] hakkından vazgeçebilir. (Ey erkekler!) Sizin vazgeçmeniz,[2*] kendinizi koruma açısından daha uygundur. Aranızdaki farkı[3*] unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptığınız her şeyi daima görür.

[1*] Erkeğin boşamasına talak denir. Talak sözlükte düğümü çözmektir. Bu yüzden nikâh düğümü erkeğin elindedir. Kadının da boşanma hakkı vardır. O bu hakkını, hakemlerin kararından sonra eşinden aldığı şeylerin tamamını veya bir kısmını vererek gerçekleştirebileceği için ona iftida denir (Bakara 2/229). Kadın bu iftida hakkını hakemlerin kararından sonra kullanabildiğinden, nikah düğümü onun elinde sayılmaz.

[2*] Mehrin yarısını alma hakkı bulunan erkeğin bu hakkından vazgeçip tamamını eşine bırakması.

[3*] Erkekler kadınları koruyup kollamakla görevli olduklarından bu davranış onlar için daha iyi olur (Nisa 4/34)


(Bakara 2/238)
حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ
Namazları ve en orta namazı[*] sürekli kılın ve daima Allah’a içten boyun eğenlerden olun.

[*] Namazlar diye anlam verdiğimiz kelime ‘salavât’tır. Arapçada çoğul, en az üçü gösterir. Üçe orta namaz da eklenince sayı dörde çıkar. Ancak dördün ortası yoktur. Üçten sonra ortası olan ilk rakam beş olduğu için bu ayet, namazın beş vakit olmasını zorunlu kılar. Namazların sayısı beş olduğundan her namaz orta namaz olarak kabul edilebilir. Çünkü her namazdan önce de sonra da 2 namaz olacaktır. Mesela sabah namazı akşam-yatsı ile öğle-ikindi namazlarının ortasında yer alacak ve orta namaz olarak kabul edilebilecektir. Ancak ayette orta namaz değil, en orta namaz ifadesi yer almaktadır. Çünkü (el-vustâ = الْوُسْطَىٰ) kelimesi ism-i tafdil yani bir şeyi diğerlerinden üstün gösteren isim kalıbındadır. En orta namaz ise ancak akşam namazı olabilir. Zira akşam namazı diğer namazlara göre birçok farklı yönden orta olma özelliğini taşımaktadır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

a- Gün, gündüz ve geceden oluşur. Önce gündüz, sonra gece gelir (Yasin 36/40). Günü ikiye bölen şey, akşam vaktinin girmesidir. Bu yüzden bu vakitte kılınan namaz "orta namaz" olur.

b-  Gün güneşin doğması ile başladığından günün ilk namazı öğlen namazıdır (İsrâ 17/78, Hud 11/114). Bu sebeple akşam namazının öncesinde gündüz kılınan öğle ve ikindi, sonrasında da gece kılınan yatsı ve sabah namazları vardır. Bu bakımdan da akşam namazı tam ortada yer alır.

c- Akşam namazı üç rekât kılınan tek farz namazdır. 3 rakamı hem ortası olan ilk rakamdır hem de iki ile dördün ortasında yer alır. İşte bütün bunlar akşam namazını en orta namaz yapar.

 

(Bakara 2/239 TEFSİR)
فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَالًا اَوْ رُكْبَانًاۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
Eğer korkarsanız[1*] (namazı) yürüyerek yahut binek üstünde kılın. Güvene kavuşunca Allah’ı, bu konuda bilmediğinizi[2*] size öğrettiği gibi zikredin. (Allah’ın ayetlerini kafanıza yerleştirmek için namaz kılın)[3*].

[1*] Nisa 101 ve 102. ayetlerde olanın aksine burada korkunun tarifi yapılmamıştır. Buradaki korku, kişiye göre değişir. İçinde bulunduğu durumdan dolayı namazı, rükünlerine riayet ederek vaktinde kılamamaktan korkanlar, bu ayete göre kılarlar. Nisa 4/102. ayet gibi bu ayet de namazların vakti dışında kılınamayacağının delilidir.

[2*] Nisa 4/101-103.

[3*] Bkz Bakara 2/152’nin dipnotu.

(Bakara 2/240 TEFSİR)
وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجًاۚ وَصِيَّةً لِاَزْوَاجِهِمْ مَتَاعًا اِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ فَاِنْ خَرَجْنَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪ي مَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ مِنْ مَعْرُوفٍۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
İçinizden vefat eden kocaların geride bıraktıkları eşleriyle ilgili olarak size yüklenen görev[1*], onları evlerinden çıkarmadan, bir yıla kadar geçimlerini sağlamaktır[2*]. Eğer onlar çıkarlarsa, kendileri hakkında yaptıkları marufa /Kur’an’daki hükümlere uygun şeylerden dolayı size bir günah olmaz. Daima üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır.

[1*] Ayette geçen (وَصِيَّة = vasiyyet) kelimesi, birine yüklenen belli bir görev anlamındadır (Lisân). Bu görev Allah tarafından yüklendiği için ondan kaçış olamaz.

[2*] Bu ayetin giriş cümlesi ile Bakara 2/234’ün giriş cümlesi aynı olduğundan her ikisinde de kocanın ölümünden sonra ne yapılacağı anlatılmaktadır. Ölmüş bir kişi vasiyette bulunamayacağı için buradaki vasiyet Nisa 4/12. ayetin sonunda olan vasiyet gibi Allah’ın vasiyeti yani mirasçılara ve müminlere yüklediği görevdir.


(Bakara 2/241 TEFSİR)
وَلِلْمُطَلَّقَاتِ مَتَاعٌ بِالْمَعْرُوفِۜ حَقًّا عَلَى الْمُتَّق۪ينَ
Kocaları tarafından boşanmış kadınların da marufa /Kur’an’daki hükümlere göre geçindirilme hakları[*] vardır. Bu, müttakilere /yanlışlardan sakınanlara yüklenmiş bir görevdir.

[*] Boşanmış kadınların geçindirilme hakkı iddet süresinin sonunda biter. (Bakara 2/228Talak 65/6


(Bakara 2/242 TEFSİR)
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ۟
Allah size âyetlerini böyle açıklar; belki aklınızı kullanırsınız.


(Bakara 2/243)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِۖ فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْيَاهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ
Ölüm korkusuyla yurtlarından çıkmış binlerce kişiyi gözünde canlandırmaz mısın? Allah onlara: “Ölün!” demiş sonra tekrar diriltmişti[*]. Allah insanlara çok lütufta bulunur ama çoğu insan görevini yerine getirmez.

[*] Bu ayette muhtemelen Firavun’un zulmünden kaçarak Mısır’dan çıkan İsrailoğulları anlatılmaktadır. Bakara Suresi 56. ayette geçen “Ölmenizin ardından yine de sizi kaldırmıştık ki görevinizi yerine getiresiniz.” İfadesi de bunu desteklemektedir. Zira bu ölüp yeniden dirilme olayı Mısır’dan çıkış hadisesinin hemen akabinde gerçekleşmişti.


(Bakara 2/244)
وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Siz Allah yolunda savaşın. Bilin ki sizi dinleyen ve bilen Allah’tır.


(Bakara 2/245)
مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافًا كَث۪يرَةًۜ وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Kim Allah’a güzel bir ödünç verirse[*], Allah ona kat kat fazlasını verir. Daraltan da Allah’tır, genişleten de. Zaten onun huzuruna çıkarılacaksınız.

[*] (قرض) Arapçada “kesmek” anlamındadır. Ayette geçen  “güzel bir ödünç”, kendi malından kesip vermek, infak etmek anlamındadır. Kimseden bir karşılık beklemeden Allah rızası için infak edenlere Allah kat-kat fazlasını verecektir (Bakara 2/261, Hadid 57/11, 18, Teğabun 64/17, Müzzemmil 73/20).

Allah’a ödünç verme ifadesi Tevrat’ta da geçer: “Yoksula cömert davranan Rab’be ödünç vermiştir; karşılığını da Rab ona ödeyecektir.” (Tevrat-Özdeyişler 19:17)


(Bakara 2/246 TEFSİR)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَاِ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكًا نُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُواۜ قَالُوا وَمَا لَنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَٓائِنَاۜ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
Musa’dan sonra, İsrailoğullarının önde gelen adamlarını gözünde canlandırmaz mısın? Onlar nebilerine “Bize bir başkomutan[*] görevlendir de Allah yolunda savaşalım!” demişlerdi. “Ya savaş emredilir de savaşmazsanız?” dedi. “Kaybedecek neyimiz kaldı ki Allah yolunda savaşmayalım! Hem yurtlarımızdan çıkarılmışız hem çocuklarımızdan ayrı düşürülmüşüz.” dediler. İstedikleri savaş üzerlerine farz kılınınca, pek azı dışında hepsi kaçıverdi. O zalimleri bilen Allah’tır.

[*] Yönetim ve yetki elinde olana melik denir. Buradaki melik, savaşı yönetecek kişi olduğu için başkomutandır.

 


(Bakara 2/247 TEFSİR)
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكًاۜ قَالُٓوا اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِۜ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِۜ وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Nebileri onlara “Allah, size başkomutan olarak Tâlût’u görevlendirdi” dedi. “O bize nasıl komutanlık yapabilir? Komutanlık ondan çok bizim hakkımızdır. Ona fazla bir mal verilmiş de değil!” dediler. Nebi, “Onu başınıza Allah seçti. Ona, bilgi ve vücut bakımından üstünlük de verdi. Allah yetkiyi, tercih ettiğine verir.” dedi. Allah, imkânları geniş olan ve daima bilendir.


(Bakara 2/248 TEFSİR)
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اٰيَةَ مُلْكِه۪ٓ اَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هٰرُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟
Nebileri onlara dedi ki: “Ona başkomutanlık verildiğinin belgesi, size Sandık’ın[*] gelmesidir. İçinde Rabbinizden /Sahibinizden sizi rahatlatacak bir şey, bir de Musa ve Harun ailelerinin bıraktığı hatıralar olacak ve onu melekler taşıyacaktır. Eğer inanıyorsanız bunda sizin için gerçek bir belge vardır.”

[*] On emrin yazılı olduğu levhaların muhafaza edildiği Ahid Sandığı. Bu sandık Musa aleyhisselam tarafından bizzat Rabbimizin emriyle yapılmıştır: “Akasya ağacından bir sandık yapsınlar. Boyu iki buçuk, eni ve yüksekliği birer buçuk arşın olsun.  İçini de dışını da saf altınla kapla. Çevresine altın pervaz yap.  Dört altın halka döküp dört ayağına tak. İkisi bir yanda, ikisi öbür yanda olacak. Akasya ağacından sırıklar yapıp altınla kapla. Sandığın taşınması için sırıkları yanlardaki halkalara geçir. Sırıklar sandığın halkalarında kalacak, çıkarılmayacak. Antlaşmanın taş levhalarını sana vereceğim. Onları sandığın içine koy.” (Tevrat, Mısır’dan Çıkış 25:10-16).


(Bakara 2/249 TEFSİR)
فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪ۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْۜ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
Tâlût askerleriyle birlikte ayrılınca dedi ki “Allah bir ırmakla sizi ağır imtihandan geçirecektir. Kim ondan içerse benden değildir, kim de yiyeceğine bile katmazsa[*] bendendir. Ama eliyle bir avuç alan alabilir.” Sonra pek azı dışında hepsi ondan içtiler. O ve beraberindeki müminler ırmağı geçince şöyle dediler: “Bugün Câlût’a ve askerlerine karşı koymayı göze alacak durumda değiliz.” Allah’ın huzuruna çıkacakları inancında olanlar ise şöyle dediler: “Nice küçük birlikler, Allah’ın izniyle, büyük birlikleri alt etmiştir. Allah sabredenlerin /dirençli olanların yanındadır.”

[*] Su, ağızda çiğnenen bir şeye katılınca taam yani yiyeceğin bir parçası olur. (Müfredat)


(Bakara 2/250 TEFSİR)
وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ قَالُوا رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَۜ
Câlût ve ordusunun karşısına çıktıklarında şöyle dua ettiler: “Ey Rabbimiz /Sahibimiz! Bize büyük bir direnme gücü ver! Sağlam bir duruş göstermemizi nasip eyle! Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!”


(Bakara 2/251 TEFSİR)
فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِۙ وَقَتَلَ دَاوُ۫دُ جَالُوتَ وَاٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَٓاءُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْاَرْضُ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
Sonra Allah’ın izniyle onları yenilgiye uğrattılar. Davut, Câlût’u öldürdü. Allah, ona hükümdarlık ve hikmet[*] verdi; gerekli gördüğü her şeyi öğretti. Allah insanların bir kısmıyla diğerlerini engellemezse, yeryüzünde düzen bozulur. Neyse ki Allah herkese lütufta bulunmaktadır.

[*] Doğru karar alma kabiliyeti. 


(Bakara 2/252 TEFSİR)
تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
Bunlar Allah’ın ayetleridir. O, bunları sana tüm gerçekleri içerecek şekilde sıralıyor[*]. Sen de onun elçilerindensin.

[*] İltifat, bkz. Bakara 2/49’un dipnotu.


(Bakara 2/253 TEFSİR)
تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۢ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍۜ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ۟
İşte elçiler! Onlardan kimini kimine üstün kıldık. Allah kimiyle konuştu, kimini birkaç basamak yükseltti. Meryem’in oğlu İsa’ya da açık belgeler verdi ve onu Kutsal Ruh ile destekledi[1*]. Allah, tercihi (insanlara bırakmayıp) kendi yapsaydı, sonrakiler o açık belgeler geldikten sonra birbirleriyle savaşamazlardı. Ama ayrılığa düştüler; kimi inanıp güvendi, kimi ayetleri görmezlikte direndi (kâfir oldu). Evet, tercihi Allah yapsaydı birbirleriyle savaşamazlardı ama Allah dilediğini yapar[2*].

[1*] İltifat, bkz. Bakara 2/49’un dipnotu.

[2*] Burada Allah’ın iradesi ile meşieti arasındaki fark gösterilmiştir. Allah’ın iradesi, bir şeyin olmasını istemesi, meşieti ise iradesinin arkasından “ol” emrini vermesidir (Yasin 36/82). “Ol” emrini vermemişse iradesi gerçekleşmeyebilir (Nisa 4/26-27). Allah insanları imtihan ettiği için onun imtihanla ilgili iradesi, kulun da aynı şeyi irade edip yapması ile meşiete dönüşür (Tekvîr 81/26-29).

 


(Bakara 2/254 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Müminler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerden hayra harcayın. Bunu; alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden yapın[*]. Bunları görmemekte direnenler zalimler /yanlışlar içinde olanlardır.

[*] Şefaat, birinin eşlik etmesini istemek, eşlik etmek veya arka çıkmaktır (el-Ayn, Müfredât). Bu ayette belirtildiği gibi mahşer yerinde kimse kimseye arka çıkamayacak ve şefaat edemeyecektir (Bakara 2/48, 123, İnfitar 82/17-19).


(Bakara 2/255 TEFSİR)
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ
Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. Daima diridir, sürekli işinin başındadır; Onu ne uyuklama ne de uyku tutar! Göklerde ve yerde olan her şey onundur. Ondan izinsiz, onun katında kim birine şefaat edebilir[1*]? O, onların önlerinde olan[2*] ve arkalarında kalan ne varsa hepsini bilir. Ama onlardan hiçbiri, onun bilgisinden onun imkân verdiği kadarı dışında bir şey kavrayamaz. Hâkimiyeti, gökleri de kapsar yeri de. Bu ikisini korumak ona zor gelmez. O yücedir, büyüktür[3*].

[1*] Allah’tan başkasının şefaat yetkisi olmadığı için (En’âm, 6/51; Secde 32/4; Zümer, 39/43-44) şefaati ancak onun yetki vereceği kişiler yapabilirler. Ahirette kimileri doğrudan cennete gideceklerdir. Bunlar, büyük günah işlemedikleri (Nisa 4/31, Necm 53/31-32) veya sevapları günahlarından fazla olduğu için (A’raf 7/8, Karia 101/6-7). cehennemin hışırtısını dahi duymayacaklardır (Enbiya 21/101-103). Bilerek şirk günahı işlemediği halde (Al-i İmran 3/105-106, Nisa 4/115-116) günahı sevabından fazla olanlar ise cehennemde cezalarını çektikten sonra (Karia 101/8-11) cennete gireceklerdir (Meryem 19/68-72). Cennet ile cehennem arasında bir sur olacaktır (Hadid 57/12-15). Surun yüksek yerleri A’raf’tır (Fahrettin er-Razi). Cennete gidenler oradan cehenneme bakabileceklerdir (Saffat 37/50-59). A’raf üzerinde, herkesi yüzlerinden tanıyan değerli şahsiyetler olacaktır (A’raf 7/46). Çünkü o gün kafirlerin yüzü kara, müminlerininki ak olur (Al-i İmran 3/106-107). Allah’ın şefaatten yararlanma hakkı verdikleri, yüzleri ak olanlardır (Meryem 19/87). Onlara kimin şefaat edeceğini de Allah belirleyecektir (Taha 20/109, Sebe’ 34/23). Bunlar, şefaatten sonra cennete girecekler (A’raf 7/46-49) ve oradaki yakınlarının yanlarına yerleştirileceklerdir (Tur 52/21).

[2*] Önlerinde olan, o anda var olandır (Sebe 34/9, Yasin 36/9, Hadid 57/12). 

[3*] Bu ayetler, bazı tasavvufi ve felsefi akımların vahdet-i vücud, vahdet-i şuhud gibi görüşlerini reddetmektedir(Bakara 2/164, Al-i İmran 3/190, En’am 6/99, Yunus 10/6-101, Ra’d 13/2, Rum 30/8, Casiye 45/12-13, Nuh 71/15-17).

(Bakara 2/256 TEFSİR)
لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Dinde hiçbir zorlama olamaz;[1*] doğrular ile yanlış kurgular birbirinden iyice ayrılmıştır. Kim tağutları[2*] tanımaz da Allah'a inanıp güvenirse, kopması imkânsız en sağlam kulpa yapışmış olur. Her şeyi dinleyen ve bilen Allah’tır.

[1*] İmanın temeli kalp ile tasdiktir. Orası insanın en hür olduğu yerdir. Bu sebeple hiç kimse bir inancı kabule zorlanamaz. Kalpten yapılmayan niyet geçersiz olduğundan, zorla ibadet de olmaz (Nahl 16/106).

[2*] Tağut, ‘haddini aşmakta ileri giden’ anlamına gelir. Bunlar; Allah’ın verdiği hükme razı olmayan kişilere, razı olacakları hükümleri verirler. Bu nedenle Allah’tan başka bir ilah olarak görülür, Allah’a has yetkilerin bir kısmına sahip oldukları iddia edilir, dua ve ibadete layık görülür, bir yönüyle Allah’a bir yönüyle de insanlara yakın sayılırlar. Tağutlar, insan ve cin şeytanlarıdır (Bakara 2/256, 257; Nisa 4/51, 60, 76; Maide 5/60; Nahl 16/36; Zümer 39/17).


(Bakara 2/257 TEFSİR)
اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
İnanıp güvenenlerin en yakını /velisi[1*] Allah’tır; O, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin en yakınları /velileri ise tağutlardır;[2*] onları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sokarlar. Onlar o ateşin ahalisidir, orada ölümsüz olarak kalacaklardır.

[1*] Veli kelimesi için (Bakara 2/107). âyetin dipnotuna bakınız. 

[2*] Allah, onlara sinir uçlarından da yakındır (Kaf 50/16), ama onlar tağutları kendilerine daha yakın görürler. 

 


(Bakara 2/258 TEFSİR)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ اِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْي۪ وَيُم۪يتُۙ قَالَ اَنَا۬ اُحْي۪ وَاُم۪يتُۜ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ
Allah kendisine bir hükümdarlık vermiş diye, Rabbi /Sahibi hakkında İbrahim ile tartışan kişiyi gözünde canlandırmaz mısın? İbrahim, “Benim Rabbim /Sahibim hem hayat veren hem de öldürendir!” dediğinde o, “Ben de yaşatırım, ben de öldürürüm!” demişti. İbrahim, “Allah, Güneşi doğudan getirir, hadi sen de batıdan getir!” deyince, kâfirlik eden /gerçekleri görmezlikte direnen o kişi şaşkına dönmüştü. Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez.


(Bakara 2/259 TEFSİR)
اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۜ قَالَ كَمْ لَبِثْتَۜ قَالَ لَبِثْتُ يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْمًاۜ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Şu kişiyi de gözünde canlandırmaz mısın? (Duvarları) tavanlarının üstüne çökmüş bir kente uğramıştı da “Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?” demişti. Allah onu yüz yıl süreyle öldürdü, sonra diriltti. “Ne kadar kaldın?” diye sordu. “Bir gün kaldım, belki bir günden de az!” dedi. Allah dedi ki: “Yok, tam yüz yıl kaldın! Yiyeceğine ve içeceğine bak, hiç bozulmamış! Bir de eşeğine bak! Bu, seni insanlara bir ayet /bir mucize yapmak içindir. Şimdi de (eşekten kalma) kemiklere bak, yerden nasıl kaldıracağımızı, sonra nasıl ete büründüreceğimizi gör!” Bunları açık açık görünce şöyle dedi: “Şimdi biliyorum ki Allah her şeye bir ölçü koyar[*].”

[*] Kudüs’teki mescidin (Beytülmakdis’in) ilk yıkılışından sonra (İsrâ 17/5), Buhtunnasr (Nabukadnessar) Yahudileri Babil’e sürgün etti. M.Ö. 539’da Bâbil’i fetheden Pers kralı Koreş (YAHUDİLİK- DİA) Üzeyir (Ezra), Nehemya ve diğerlerini, Mescid’i yeniden inşa etmeleri için geri gönderdi (Tevrat/ Ezra 1/1-3). Üzeyir Kudüs’ü görünce: “Allah bu kenti ölümünden sonra nasıl canlandıracak?” dedi. “Allah da onu öldürdü ve yüz yıl sonra tekrar diriltti.” Bu arada Mescid, Darius’un krallığının ikinci yılında inşa edilmişti (Ezra 4/11-24). Üzeyir, II. Artahşasta’nın krallığının yedinci yılının beşinci ayında yani M.Ö. 437’de (YAHUDİLİK-DİA) Kudüs’e vardı (Ezra 7/8). Bu, onun Kudüs’e ikinci varışıydı. İlk varışı ile ikincisi arasındaki 100 yıllık sürede Allah “onu insanlara bir mucize yapmak için” öldürmüş ve tekrar diriltmişti.


(Bakara 2/260 TEFSİR)
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتٰىۜ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْت۪ينَكَ سَعْيًاۜ وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟
Bir gün İbrahim dedi ki: “Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana gösterir misin?” Allah “Yoksa inanmadın mı?” dedi. (İbrahim) “Hayır, inandım da kalbimin tatmin olması için!” dedi. “Öyleyse dört kuş tut, kendine alıştır, sonra (kes, parçala ve) her dağın üstüne onların her birinden birer parça koy. Daha sonra onları çağır, bütün güçleriyle sana geleceklerdir. Şunu bil ki daima üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır.” dedi.


(Bakara 2/261 TEFSİR)
مَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ ف۪ي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍۜ وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin /harcayanların durumu, yedi başak bitiren bir tohumun durumu gibidir. Her başağında yüz tohum oluşur. Gerekeni yapana Allah, bunun kat kat fazlasını verir. Allah, imkânları geniş olan ve daima bilendir.


(Bakara 2/262 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَٓا اَنْفَقُوا مَنًّا وَلَٓا اَذًۙى لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da yaptıkları iyiliği başa kakmayan ve incitmeyenler var ya onlara Rableri /Sahipleri katında ödül vardır. Onlar ne bir korku duyar ne de üzülürler.


(Bakara 2/263 TEFSİR)
قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَٓا اَذًىۜ وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَل۪يمٌ
Güzel bir söz ve bir hata örtme, arkasından incitme gelen bir yardımdan daha iyidir. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve daima fırsat tanıyan[*] Allah’tır.

[*] Yunus 10/11, Nahl 16/61, Fatır 35/45.


(Bakara 2/264 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًاۜ لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
Ey inanıp güvenenler! Başa kakarak ve inciterek yardımlarınızı değersizleştirmeyin! İnsanlara gösteriş olsun diye malını harcayan, ama Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kişi gibi davranmayın! Onun durumu, üzerinde toprak olan kayaya benzer. Bol yağmur yağar ve orayı çıplak bırakır. Böyleleri çalışmalarından bekledikleri sonucu alamazlar. Allah, ayetleri görmezlikte direnen bir topluluğu yola getirmez.


(Bakara 2/265 TEFSİR)
وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَتَثْب۪يتًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَاٰتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِۚ فَاِنْ لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Allah’ın rızasını kazanmak ve kendilerini sağlama almak için mallarını harcayanların durumu, yüksekçe yere kurulu bir bahçenin durumu gibidir. Oraya bol yağmur yağarsa iki kat ürün verir. Yağmur yağmasa bile (ürün vermeye yetecek) çisentisi olur. Allah yaptığınız her şeyi daima görür.


(Bakara 2/266 TEFSİR)
اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ لَهُ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۙ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ۟
Hanginiz ister ki, içinden sular akan hurma ve üzüm bahçeleri olsun, orada her türlü ürünü de bulunsun; ama kendisine ihtiyarlık gelip çatmış, çocukları da korunmaya muhtaç bir durumda olsun. Tam o haldeyken bahçeyi ateşli bir kasırga vursun ve onu yakıp kavursun. Allah, ayetlerini size böyle açıklar ki iyice düşünesiniz[*].

[*] Zengin de bir gün yardıma muhtaç hale gelebilir. Darda olana yardım, kendine yardımdır.


(Bakara 2/267 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْاَرْضِۖ وَلَا تَيَمَّمُوا الْخَب۪يثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا ف۪يهِۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ
Ey inanıp güvenenler! Kazandıklarınızın temizlerinden ve yerden sizin için çıkardığımız şeylerden hayra harcayın![*] Gözünüzü yummadan almayacağınız kötü şeylerden vermeye kalkmayın! Bilin ki Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, ne yaparsa güzelini yapar.

[*] Al-i İmrân 3/92


(Bakara 2/268 TEFSİR)
اَلشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَٓاءِۚ وَاللّٰهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلًاۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ
Şeytan sizi yoksul düşmekle korkutur ve çirkin işler yapmanızı ister. Allah ise suçunuzu bağışlama[*] ve lütufta bulunma sözü verir. Allah, imkânları geniş olan ve daima bilendir.

[*] Mağfiret için bkz. Bakara 2/221. ayetin dipnotu.


(Bakara 2/269 TEFSİR)
يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْرًا كَث۪يرًاۜ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
Allah, hikmeti gerekeni yapana verir[1*]. Kime hikmet verilirse, ona çok hayırlı bir şey verilmiş olur. Bu bilgiye (hikmete) sağlam duruşlu[2*] olanlardan başkası ulaşamaz.

[1*] Hikmet, Allah’ın indirdiği ve yarattığı ayetlerden doğru bilgiye ulaşma yöntemi ve ulaşılan doğru bilgidir. Allah’ın indirdiği ayetlerdeki doğru bilgiye ulaşma yöntemi, o ayetlerin içindedir. Yaratılan ayetlerde yani tabiatta olan doğru bilgiye ulaşma yöntemi de onların üzerinde yapılacak dikkatli ve sabırlı bir çalışma ile ortaya çıkar. Her iki yöntemle doğru bilgiye ulaşmanın tek şartı, gereken gayreti göstermektir.

[2*] “Sağlam duruşlu” anlamı verdiğimiz “ulü’l-elbâb”, “Sözü dinleyip en güzeline uyanlardır.” (Zümer 39/18).


(Bakara 2/270 TEFSİR)
وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ نَفَقَةٍ اَوْ نَذَرْتُمْ مِنْ نَذْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُهُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ
Ne tür bir harcama yapar veya nasıl bir adakta bulunursanız[1*] onu Allah bilir. Yanlış yapanların yardımcıları olmaz[2*].

[1*] (Nezir = الَّنذْر) kişinin görevi olmayan bir şeyi, karşılık beklemeden kendine görev yapmasıdır (Lisân’ul-Arab). “Bir gün İmrân'ın karısı şöyle dedi: "Rabbim! Karnımda olanı, sadece senin hizmetinde olacak şekilde  sana adadım; onu benden kabul et! Beni dinleyen de bilen de sensin!" (Al-i İmrân 3/35). Allah Teala, iyi kimseleri şöyle tanımlar: “Onlar, nezirlerini yerine getiren kimselerdir” (İnsan 76/67).

[2*] Haşr 59/13-16.


(Bakara 2/271 TEFSİR)
اِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَۚ وَاِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَٓاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۜ وَيُكَفِّرُ عَنْكُمْ مِنْ سَيِّـَٔاتِكُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
Sadakaları açıkça verirseniz pek güzel olur! Fakirlere[1*] verirken gizlemeniz[2*] sizin için daha iyidir; bir kısım kötülüklerinizi örter. Allah, yaptığınız her şeyin iç yüzünü bilir.

[1*] Fakir “geliri açlık sınırının üstünde, temel ihtiyaçlarını karşılayabilen ancak fazla malı olmadığı için zengin sayılmayan kişi”dir.  Bir kimsenin temel ihtiyaçlardan olan evi, eşyası ve borcuna denk parası bulunsa da fakir sayılır. Diğer bir deyişle kişinin temel ihtiyaçlarının giderilmesi onu fakir olmaktan çıkarıp zengin yapmaz. Allah Teala zekatın harcama kalemlerinde sayıca çok olan fakirlere öncelik vererek onlara verdiği öneme dikkat çekmektedir. Harcama kalemleri içinde fakirlerin miskinlerden önce gelmesi onların miskinlerden daha zor durumda olduğuna değil, desteklendikleri takdirde kısa sürede zengin hale gelip zekât verebilecek pozisyona ulaşacaklarına işaret etmektedir. Kur’an’da geçen özelliklerine göre fakirler; ihtiyaç sahibi olma (Kasas 28/24) noktasında miskinlerden farklı olarak, gelir elde edecek iş yapma imkanı bulamadığı için temel ihtiyacını karşılamada zorlanan (Bakara 2/273, Haşr 59/8, Hac 22/8), ya da çalışsın çalışmasın ihtiyaçlarını karşılayabilse de fazla malı olmadığından ötürü (Bakara 2/268) zengin sayılmayan (Al-i İmran 3/181, Nisa 4/6,135, Nur 24/32, Fâtır 35/15, Muhammed 47/38), sadece fey ve sadakalarda/ zekatta hakkı bulunan (Tevbe 9/60, Haşr 59/7), istemekten çekindikleri ve zengin zannedildikleri için de kendilerine gizli sadaka verilmesi daha uygun olan  kişilerdir (Bakara 2/271).

[2*] Sadakalar yani zekat sekiz sınıfa verildiğinden (Tevbe 9/60) ayetteki “وَتُؤْتُوهَا ٱلْفُقَرَآءَ”  cümlesi, ”وَتُؤْتُونهَا ٱلْفُقَرَآءَ“  takdirinde birinci cümlenin hali olur. Yoksa sadakaların fakirlere verilmesinin daha iyi olacağı gibi Kur’an’a ters bir anlam çıkar.


(Bakara 2/272 TEFSİR)
لَيْسَ عَلَيْكَ هُدٰيهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَلِاَنْفُسِكُمْۜ وَمَا تُنْفِقُونَ اِلَّا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ اللّٰهِۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ
Yardım ettiğin kişileri doğru yola getirmek senin görevin değildir[*] ama Allah, gerekeni yapanı doğru yola getirir. Hayra yapacağınız her harcamanın faydası kendinizedir. Harcamayı, sırf Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla yapmalısınız. Hayra yapacağınız her harcamanın karşılığı size tam olarak verilir ve haksızlık görmezsiniz.

[*] Yardım ettiğimiz kişinin doğru yolda olup olmaması yani dini kimliği önemli değildir. Muhtaç olan herkese yardım etmek gerekir.


(Bakara 2/273 TEFSİR)
لِلْفُقَرَٓاءِ الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ لَا يَسْتَط۪يعُونَ ضَرْبًا فِي الْاَرْضِۘ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِيَٓاءَ مِنَ التَّعَفُّفِۚ تَعْرِفُهُمْ بِس۪يمٰيهُمْۚ لَا يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ اِلْحَافًاۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ۟
Yardımı özellikle, bütün vaktini Allah yoluna adayan ihtiyaç sahiplerine yapın. Onlar dışarda dolaşıp çalışamazlar. Onurlu oldukları için de durumlarını bilmeyen onları zengin sanır. Onları yüzlerinden tanırsın. Kimseden ısrarla bir şey istemezler. Hayra yaptığınız her harcamayı bilen Allah’tır.


(Bakara 2/274 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِرًّا وَعَلَانِيَةً فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Mallarını gece gündüz, gizlice ve açıktan hayra harcayanların ödülü, Rableri /Sahipleri katındadır. Onların üzerinde bir korku olmaz, üzüntü de çekmezler.


(Bakara 2/275 TEFSİR)
اَلَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواۜ فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَۜ وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ وَمَنْ عَادَ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Faiz yiyenlerin duruşu, şeytanın kandırıp aklını çeldiği[1*] kimselerin duruşundan farklı değildir. Bu onların: “Alım-satım, tıpkı faizli işlem[2*] gibidir” demeleri sebebiyledir. Halbuki Allah, alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır. Kime Rabbinden /Sahibinden bir öğüt ulaşır da faizi bırakırsa, önceden aldıkları kendine kalır[3*]. Onun işi Allah’a aittir. Kim de devam ederse, onlar o ateşin ahalisidir, orada ölümsüz olarak kalacaklardır.

[1*] Ayetteki (tehabbut = تخبط)  “takılıp aklını çelme ve aklını bozma” anlamına da gelir. (Lisân, Tâc’ul-arûs) Şeytanın yaptığı, insanın yanlış işlerini güzel göstermektir (En’am 6/43, Enfal 8/48). “Yanlışlardan sakınanlar, Şeytanın bir vesvesesini fark edince doğru bilgileri (ayetleri) hatırlar ve hemen gerçeği görürler” (A’raf 7/201).

[2*] Faizli işlem” anlamı verdiğimiz kelime (er-riba = الربوا)’dır. Mastar olarak ‘artma ve çoğalma’; isim olarak ‘artan’ yani ‘faiz’ veya ‘artmaya sebep olan eylem’ yani ‘faizli işlem’ anlamındadır. Burada riba, kâr ile değil, alım satım ile karşılaştırıldığı için ona ‘faizli işlem’ dışında bir anlam verilemez.

[3*] O ana kadar aldıkları kendine kalır ama tahsil etmediği faiz alacaklarını alamaz (Bakara 2/278).


(Bakara 2/276 TEFSİR)
يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَث۪يمٍ
Allah, faiz gelirinin bereketini giderir,[1*] sadakaları ise bereketlendirir[2*]. Allah, gerçekleri görmezlikte direnip duran, günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.

[1*] “Bereketini giderir” anlamı verilen kelimenin kökü olan (mahk = مَحْق), bir şeyin hayrının, bereketinin gitmesi ve azalması anlamındadır. Gökteki hilalin, kamerî ayın sonunda kaybolup görünmez hale gelmesine de (mehak = محاق) denir (el- Ayn). Çünkü dolunay, günden güne küçülür ve tamamen kaybolur.

[2*] Faiz, ekonomiyi daraltır, zekât geliştirir. “İnsanların malları içinde artsın diye faiz için verdiğiniz şey (borç) Allah’ın yanında (Allah’ın koyduğu ekonomik sistemde) artmaz. Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince; mallarını kat kat artıranlar zekât verenlerdir” (Rum 30/39). Sadaka ile ilgili olarak şu ayetlere de bakılabilir: Bakara 2/261-274.


(Bakara 2/277 TEFSİR)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
İnanıp güvenen, iyi işler yapan, namazı düzgün ve sürekli kılan ve zekâtı verenlerin ödülleri, Rableri /Sahipleri katındadır. Onların üzerinde ne bir korku olur ne de üzüntü çekerler.


(Bakara 2/278 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبٰٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Ey inanıp güvenenler! Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının! Ona gerçekten güveniyorsanız, kalan faiz alacaklarınızdan vazgeçin!


(Bakara 2/279 TEFSİR)
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۚ وَاِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُ۫سُ اَمْوَالِكُمْۚ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ
Eğer vazgeçmezseniz, Allah ve resulü[1*] tarafından açılmış bir savaşın içinde olduğunuzu bilin. Tövbe ederseniz /dönüş yaparsanız ana mallarınız sizindir;[2*] böylece ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğrarsınız.

[1*] Resul sözcüğüne verilen anlam için bkz. Bakara 2/143. ayetin dipnotu.

[2*] Ana malın yani borç olarak verilen şeyin üstündeki her fazlalık faizdir; ancak kağıt para sisteminde paranın satın alma gücü esas alınır. Ayetin devamındaki “haksızlık etmemek” ve “haksızlığa uğramamak” ifadelerine bakıldığında, satın alma gücündeki değişikliğin dikkate alınması, yani borcu öderken enflasyon farkına dikkat edilmesi gereği ortaya çıkar.


(Bakara 2/280 TEFSİR)
وَاِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ وَاَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Borçlu darlık içindeyse rahata çıkıncaya kadar beklemek gerekir. Alacağınızı sadakaya /zekâta[*] saymanız, sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilseydiniz!

[*] Borçlular, sadaka yani zekat verilen sekiz sınıfın içinde olduğu için (Tevbe 9/60) bu ayet, zor durumda olan borçlunun borcunun sadakaya yani zekata sayılabileceğini gösterir.


(Bakara 2/281 TEFSİR)
وَاتَّقُوا يَوْمًا تُرْجَعُونَ ف۪يهِ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ۟
Öyle bir günden çekinin ki o gün Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. Sonra herkese kazandığı tam olarak verilecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.


(Bakara 2/282 TEFSİR)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى فَاكْتُبُوهُۜ وَلْيَكْتُبْ بَيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِۖ وَلَا يَأْبَ كَاتِبٌ اَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللّٰهُ فَلْيَكْتُبْۚ وَلْيُمْلِلِ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُ وَلَا يَبْخَسْ مِنْهُ شَيْـًٔاۜ فَاِنْ كَانَ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَف۪يهًا اَوْ ضَع۪يفًا اَوْ لَا يَسْتَط۪يعُ اَنْ يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِۜ وَاسْتَشْهِدُوا شَه۪يدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْۚ فَاِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَاَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَٓاءِ اَنْ تَضِلَّ اِحْدٰيهُمَا فَتُذَكِّرَ اِحْدٰيهُمَا الْاُخْرٰىۜ وَلَا يَأْبَ الشُّهَدَٓاءُ اِذَا مَا دُعُواۜ وَلَا تَسْـَٔمُٓوا اَنْ تَكْتُبُوهُ صَغ۪يرًا اَوْ كَب۪يرًا اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ ذٰلِكُمْ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِ وَاَقْوَمُ لِلشَّهَادَةِ وَاَدْنٰٓى اَلَّا تَرْتَابُٓوا اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً حَاضِرَةً تُد۪يرُونَهَا بَيْنَكُمْ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ وَاَشْهِدُٓوا اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ وَلَا يُضَٓارَّ كَاتِبٌ وَلَا شَه۪يدٌۜ وَاِنْ تَفْعَلُوا فَاِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Ey inanıp güvenenler! Birbirinize belli bir vadeye kadar borçlandığınızda borcu yazın. Bir yazıcı, aranızda doğru olarak yazsın. Yazıcı, Allah’ın bu ayette öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmayıp yazsın. Yazıyı borçlu yazdırsın[1*]. Rabbi /Sahibi olan Allah’a karşı yanlış yapmaktan çekinsin de borçtan bir şeyi eksiltmesin. Borçlu; sefih[2*], güçsüz[3*] veya söyleyip yazdıramayacak durumda ise velisi borcu doğru olarak yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun. İki erkek yoksa, şahitliğini kabul edeceğiniz kişilerden bir erkek ile iki kadın da olur[4*]. Kadınlardan biri unutur veya yanılırsa diğeri hatırlatır. Şahitler çağrıldıklarında kaçmasınlar. Borç, ister büyük ister küçük olsun, vadesi ile birlikte yazmaya üşenmeyin. Allah katında böylesi daha düzgün, şahitlik için daha sağlam[5*], şüpheye düşmemeniz için daha uygundur[6*]. Aranızda yaptığınız ticaret peşin olursa onu yazmamanızın size bir günahı olmaz. Alım satım yaptığınızda şahit tutun. Yazıcı da şahit de sizden bir zarar görmesin. Onlara zarar vermeniz, yoldan çıkmanız olur. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. Bunları size Allah öğretiyor. Allah her şeyi bilir.

[1*] Borcu borçlunun yazdırması itiraf, alacaklının yazdırması iddia olur. Şahitlerin huzurunda yapılan itirafın, başka şekilde ispat edilmesine ihtiyaç kalmaz.

[2*] Beceriksiz, malının değerini bilmeyip, gereksiz harcama yapan.

[3*] Çocuk, bunak veya çok yaşlı.

[4*] Bunlar güvenilir kişiler olmalıdır (Maide 5/106 -108, Talak 65/2).

[5*] Sağlam olan iki şeyi karşılaştırınca birine daha sağlam denir. Ayetteki “şahitlik için daha sağlam…” ifadesini doğru anlamak için ona benzeyen şu ayetleri iyi okumak gerekir: Maide 5/106-108. Kadın - erkek ayrımı olmaksızın güvenilir iki şahit alt seviye olduğuna göre şahitler iki erkek, iki kadın veya bir erkek ile bir kadın da olabilir.

[6*] “Daha doğru…” ile başlayan ifadeler ve bir sonraki ayet, borcu yazmanın farz olmadığını, bunun tavsiye niteliğinde olduğunu gösterir.


(Bakara 2/283 TEFSİR)
وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِبًا فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌۜ فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضًا فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُۜ وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَۜ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟
Yolculukta olur da yazacak birini bulamazsanız, yapılacak olan rehin almaktır. Biriniz diğerine güvenir (borcu yazmaz, rehin de almaz) ise, kendine güvenilen kişi, Rabbi /Sahibi olan Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakınsın da güveni kötüye kullanmasın[*]. Şahitliği gizlemeyin. Kim gizlerse kalbi doğruluktan uzaklaşır. Yaptığınız her şeyi bilen Allah’tır.

[*] Bu ayete göre birbirine güvenenler, borçları yazmayabilir, rehin almayabilir ve şahit de  tutmayabilirler.

 


(Bakara 2/284 TEFSİR)
لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُۜ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. İçinizde olanı[*] açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker. Affın gereğini yapanı affeder, azabın gereğini yapana da azap eder. Allah her şeye ölçü koyar.

[*] İnsan, içinden geçenden değil, içine yerleştirdiği iman, kâfirlik, şirk, münafıklık, niyet ve haset gibi şeylerden sorumludur.

 

 


(Bakara 2/285 TEFSİR)
اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَۜ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ
Bu elçi, Rabbinden /Sahibinden kendisine indirilen her şeye inanıp güvenmiştir, müminler de öyle! Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inanıp güvenir. “Onun elçileri arasında ayırım yapmayız.” derler. Şunu da derler: “Dinledik ve gönülden boyun eğdik! Bağışla bizi ey Rabbimiz! Dönüp varılacak yer, senin huzurundur.”


(Bakara 2/286 TEFSİR)
لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَاۜ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْۜ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ وَاعْفُ عَنَّا۠ وَاغْفِرْ لَنَا۠ وَارْحَمْنَا۠ اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ
Allah hiç kimseye gücünün üstünde bir sorumluluk yüklemez. Kişinin kimi kazancı lehine, kimi kazancı da aleyhinedir. (Siz şöyle deyin:) “Rabbimiz /Sahibimiz! Eğer unutur veya hata edersek, bizi sorumlu tutma! Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin ısrı /ağır yükü[1*] bize yükleme! Rabbimiz! Zorlanacağımız yükü bize yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla![2*] Bize ikramda bulun! Bizim mevlâmız /en yakınımız[3*] sensin. Kâfirlere karşı bize yardım et!”

[1*] Üstlenilen ağır bir görev anlamındaki ‘ısr’ (Lisan’ul-arab), gelecek yeni resule /kitaba inanma görevidir. (Al-i İmrân 3/81)  Kur’an’ın inmesi ile birlikte ısr yükü kalkmıştır (A’raf 7/157). O yükün artık bulunmadığı, buradaki dua cümlesi ile müminlerin zihinlerinde canlı tutulmaktadır.

[2*] Mağfiret için bkz. (Bakara 2/221) ayetin dipnotu.

[3*] Bkz. Bakara 2/107. ayetin dipnotu.