SEBE'

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla...[*]

[*] "Rahmân” ve “Rahîm" kelimeleri, rahmet (رحمة) kökündendir. Rahmet, iyilik ve ikramı gerektiren incelik anlamındadır. Allah’ın özelliği olarak kullanılınca sadece iyilik ve ikram anlaşılır (Müfredât). Rahmân “rahmeti her şeyi kuşatan” demektir. Bu özellik Allah’tan başkasında olmayacağı için  bu kelimeyi “iyiliği sonsuz” diye çevirdik. Rahîm “çok merhametli” demektir. Bu özellik Allah’ın dışındaki varlıklarda da olabileceği için ona "ikramı bol" anlamını verdik. Nitekim ‘rahîm’ kelimesi, Tevbe 9/128. ayette Resulullah için; Fetih 48/29. ayette ise müminler için kullanılmıştır.


(Sebe' 34/1)
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْاٰخِرَةِۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ
Her şeyi mükemmel yapmak,[1*] göklerde ne var ve yerde ne varsa kendisine ait olan Allah’a özgüdür. Her şeyi mükemmel yapmak, Ahirette de O’na özgüdür.[2*] O, bütün kararları doğru olan ve her şeyin iç yüzünü bilendir.

[1*] Hamd, birini yaptığı şeyden dolayı övmektir. “Güzel yemek yapar, arkadaşlığı iyidir.” gibi sözler buna girer. “Her şeyi mükemmel yapmak Allah’a özgüdür.” demek, en üstün övgüdür. Övgünün bir diğer çeşidi olan “şükür” ise kendine iyilik yapanı övmek veya yapılan iyiliğe iyilikle karşılık vermektir. Yaptığı her şeyi güzel yapan sadece Allah’tır. Allah’ın yaptığı ile insanların yaptığı arasındaki farkı göstermek için ‘güzel’ yerine ‘mükemmel’ kelimesini kullandık (Fatiha 1/2).

[2*] Fatiha 1/2, En’am 6/1, İsra 17/111, Kehf 18/1, Kasas 28/70, Fatır 35/1, Teğabun 64/1.


(Sebe' 34/2)
يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ الرَّح۪يمُ الْغَفُورُ
Yere ne girer ve oradan ne çıkarsa, gökten ne iner ve oraya ne yükselirse hepsini O bilir.[*] O, ikramı bol olan ve çokça bağışlayandır.

[*] Fatır 35/10, Hadid 57/4, Mearic 70/4.


(Sebe' 34/3)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَأْت۪ينَا السَّاعَةُۜ قُلْ بَلٰى وَرَبّ۪ي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِۚ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍۙ
Kafirlik edenler şöyle dediler: "O saat /yeniden diriliş saati bize gelmeyecek!" De ki: "Hayır! Gaybı / her şeyin gizlisini saklısını bilen Rabbime yemin olsun ki o saat size mutlaka gelecektir.[1*] Göklerde ve yerde, ister zerre ağırlığında olsun ister ondan küçük, ister daha büyük olsun, hiçbir şey O’nun dikkatinden kaçmaz, hepsinin apaçık yazılı bir kaydı tutulur.”[2*]

[1*] Hicr 15/85, Tâhâ 20/15, Hac 22/7, Mü’min 40/59, Casiye 45/32.

[2*] Bunların hepsi, meydana gelmeden hemen önce kayda geçirilir (Hadid 57/22-23). Ayrıca bkz. Âl-i İmran 3/5, En’am 6/59, Yunus 10/61, Neml 27/75, Lokman 31/16.


(Sebe' 34/4)
لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ
Bu, (Allah’ın) inanıp güvenen ve iyi işler yapanlara (yaptıklarının) karşılığını vermesi içindir. İşte onlar için bağışlanma ve değerli bir rızık vardır.[*]

[*] Yunus 10/4, Rum 30/45, Necm 53/31.


(Sebe' 34/5)
وَالَّذ۪ينَ سَعَوْ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ اَل۪يمٌۗ
Ayetlerimizi etkisiz kılmaya çalışanlar var ya, işte onlara da sarsıcı ve acı veren bir azap vardır.[*]

[*] Hac 22/51, Sebe 34/38, Mü'min 40/4, 35, 56, 69.


(Sebe' 34/6)
وَيَرَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ هُوَ الْحَقَّۙ وَيَهْد۪ٓي اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِ
Kendilerine ilim verilenler;[1*] Rabbinden sana indirilenin (Kur’an’ın), gerçeğin ta kendisi olduğunu ve daima üstün olan, her şeyi mükemmel yapanın (Allah’ın) yoluna yönelttiğini görürler.[2*]

[1*] Yaratılan ayetlerden öğrendiği bilgilerle indirilen ayetleri karşılaştıranlar (Fussilet 41/53).

[2*] Ra’d 13/19, Hac 22/54.


(Sebe' 34/7)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ اِذَا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍۙ اِنَّكُمْ لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۚ
Kafirlik edenler (birbirlerine) şöyle dediler: “(Ölüp de) tamamen parçalara ayrıldığınızda kesinlikle yeni bir yaratılış içinde olacaksınız.” diye haber veren bir adamı size gösterelim mi?[*]

[*] Ra’d 13/5, İsra 17/49, 98, Secde 32/10, Mü’minun 23/82, Neml 27/67, Kaf 50/15. Naziât 79/10-11.

 


(Sebe' 34/8)
اَفْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَمْ بِه۪ جِنَّةٌۜ بَلِ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ فِي الْعَذَابِ وَالضَّلَالِ الْبَع۪يدِ
O, Allah'a bir yalan mı mâl ediyor[1*] yoksa cinlerin etkisine mi girmiş?”[2*] (dediler). Hayır! Aslında Ahirete inanmayanlar azap içinde ve derin sapkınlıktadır.[3*]

[1*] Şura 42/24.

[2*] Hicr 15/6, Mü’minun 23/70, Kalem 68/51.

[3*] Nisa 4/136, 167, İbrahim 14/3, 18, Şura 42/18.


(Sebe' 34/9)
اَفَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ اِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفًا مِنَ السَّمَٓاءِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ۟
Onlar, önlerinde ve arkalarında olan göğe ve yere bakmadılar mı?[1*] Gerek görürsek[2*] onları yerin dibine geçirir veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz.[3*] Hiç şüphesiz bunda, Allah'a yönelen her kul için bir ayet /bir gösterge vardır.[4*]

[1*] Rum 30/25, Hac 22/65, Fatır 35/41, Gaşiye 88/17-20.

[2*] Âyette geçen neşe (نشأ) fiilinin kökü, “var etme” anlamında olan şey (شيء)'dir (Müfredât). Allah her şeyi, bir ölçüye göre yaratır. (Kamer 54/49, Ra’d 13/8)

[3*] Nahl 16/45, İsra 17/68, Mülk 67/16-17.

[4*] Kaf 50/6-8.

(Sebe' 34/10)
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ مِنَّا فَضْلًاۜ يَا جِبَالُ اَوِّب۪ي مَعَهُ وَالطَّيْرَۚ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَۙ
Davud’a tarafımızdan bir lütufta bulunduk da: "Ey dağlar ve kanatlı canlılar, Davud ile beraber (bana) yönelin!” (dedik). Bir de demiri onun için yumuşattık.[*]

[*] Bakara 2/251, Enbiya 21/79, Neml 27/15, Sad 38/17-20.


(Sebe' 34/11)
اَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحًاۜ اِنّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
“Vücudu kaplayan zırhlar yap, örgüsündeki ölçüyü iyi belirle!"[*] Siz, iyi işler yapın. Ben yaptığınız her şeyi görmekteyim.

[*] Enbiya 21/80.


(Sebe' 34/12)
وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِۜ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۜ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّع۪يرِ
Süleyman'ın emrine de rüzgarı verdik. Rüzgar, öğlene kadar bir aylık, öğleden sonra da bir aylık mesafe katederdi.[1*] Erimiş bakır kaynağını da onun için akıttık. Cinlerden, Rabbinin izniyle, onun gözetiminde çalışanlar vardı.[2*] Onlardan hangisi emrimizden çıksa ona alevli ateş azabını tattırıyorduk.

[1*] Enbiya 21/81, Sad 38/36.

[2*] Neml 27/17.


(Sebe' 34/13)
يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَٓاءُ مِنْ مَحَار۪يبَ وَتَمَاث۪يلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍۜ اِعْمَلُٓوا اٰلَ دَاوُ۫دَ شُكْرًاۜ وَقَل۪يلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ
Cinler, Süleyman ne isterse yaparlardı; has odalar, heykeller,[1*] havuz gibi çanaklar ve sabit kazanlar.[2*] Ey Davud ailesi! Şükür için/ görevlerinizi yerine getirmek için çalışın! Kullarımdan görevlerini yerine getirenler pek azdır.

[1*] Bu ayet, tapınma maksatlı olmayan heykellerin yapılabileceğini gösterir. Çünkü İbrahim aleyhisselam tapınma maksadıyla yapılan heykelleri kırmıştı (Enbiya 21/52).

[2*] Sebe 34/12 -13 ayetlerindeki erimiş bakırdan heykeller, havuz gibi çanaklar ve bu çanakları taşıyan hayvan şeklindeki ayaklardan, Tevrat’ta 1. Krallar 7:13-45 pasajlarında bahsedilmektedir (Enbiya 21/82, Sad 38/37-38).


(Sebe' 34/14)
فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ
Süleyman’ın ölümüne karar verdiğimizde, onun öldüğünü sadece, dayandığı şeyi kemiren bir kara hayvanı onlara gösterdi.[1*] Süleyman yere yığılınca o cinler anladılar ki eğer gaybı / gizli saklı şeyleri biliyor olsalardı[2*] o aşağılayıcı azap içinde kalmazlardı.

[1*] Ayette geçen “minsee” kelimesine tefsir ve meallerde “değnek” anlamı verilir ama bu doğru değildir. Çünkü değneğe dayalı iken ölen kişi hemen yere yığılır. Bu, Süleyman aleyhisselamın oturduğu yerde üzerine dayandığı bir şey olabilir. Buradaki kara hayvanı da “ağaç kurdu” olamaz. Çünkü onun böyle bir şeyi kemirmesi uzun zaman alır. Bu, köstebek veya kunduz gibi büyük bir kemirgen olabilir.

[2*] En’am 6/59, Hud 11/123, Nahl 16/77, Neml 27/65, Cin 72/26. Cinler Süleyman’ı (as) gördükleri halde onun ölmüş olduğu bilgisine sahip olamamışlardı.


(Sebe' 34/15)
لَقَدْ كَانَ لِسَبَاٍ ف۪ي مَسْكَنِهِمْ اٰيَةٌۚ جَنَّتَانِ عَنْ يَم۪ينٍ وَشِمَالٍۜ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُۜ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ
Sebeliler için oturdukları yerde bir ayet /gösterge; sağda ve solda birer bahçe vardı. (Onlara şöyle denmişti:) “Rabbinizin verdiği rızıktan yiyin ve O’na şükredin / görevlerinizi yerine getirin![*] Şehriniz tertemiz bir şehir, Rabbiniz ise kusurları örten bir Rabdir!”

[*] Bakara 2/168, 172, Maide 5/87-88, Nahl 16/114.


(Sebe' 34/16)
فَاَعْرَضُوا فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَيْ اُكُلٍ خَمْطٍ وَاَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَل۪يلٍ
Ama onlar aldırmadılar; biz de üzerlerine Arim selini[1*] gönderdik. Onların bahçelerini; buruk yemişli ağaçlar, ılgın ağaçları ve biraz da sidre ağacı[2*] olan iki bahçeye çevirdik.[3*]

[1*] Arim “set, baraj; büyük sel ve şiddetli yağmur” demektir. Tarih kitaplarına göre, Arap Yarımadasının güneyinde bulunan Sebe krallığının başkenti Maryaba (Me’rib) kurak bir bölgede olduğu için, şehrin güneyindeki Yesran ve kuzeyindeki Abyan ovalarının, iki dağ arasındaki dar geçit üzerine yapılan Arim Barajı ile sulandığı aktarılmaktadır. Daha sonra yıkılan bu baraj nedeni ile ovalar büyük hasar görmüş ve kullanılamaz bir hale gelmişlerdir (DİA: Sebe, Arim, Me’rib).

[2*] Türkçede bu ağaca, Arabistan kirazı denir. 

[3*] İbrahim 14/28, Nahl 16/112.


(Sebe' 34/17)
ذٰلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُواۜ وَهَلْ نُجَاز۪ٓي اِلَّا الْكَفُورَ
Nankörlük etmelerine karşılık onları böyle cezalandırdık. Biz çokça nankörlük edenlerden başkasını cezalandırır mıyız![*]

[*] Nisa 4/147, İbrahim 14/7.


(Sebe' 34/18)
وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا ف۪يهَا السَّيْرَۜ س۪يرُوا ف۪يهَا لَيَالِيَ وَاَيَّامًا اٰمِن۪ينَ
Onlarla bereketli kıldığımız kentler arasında biri diğerinden görünen kentler oluşturduk. Oralarda yapılacak yolculuğun ölçüsünü /gidiş geliş vakitlerini de bilerledik. “Geceler ve günler boyunca güven içinde yolculuk yapın!" (dedik.)


(Sebe' 34/19)
فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ اَسْفَارِنَا وَظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ اَحَاد۪يثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
“Rabbimiz! Yolculuklarımızın mesafesini (daha da) uzat”[1*] dediler ve kendilerine yanlış yaptılar. Biz de onları bölük pörçük ederek hikayelere konu yaptık.[2*] Her durumda sabreden /duruşunu bozmayan ve daima şükreden /görevlerini yerine getiren herkes için bunda (nice) ayetler /göstergeler vardır.

[1*] Sebelilere, rahat ve güvenli bir şekilde gidip geldikleri ticaret alanları yetmemiş, onlar “Yolculuklarımızın mesafesini uzat” diyerek, tehlikeli olsa da daha uzak bölgelere ulaşmak istemişlerdi. Onların bu doyumsuzluğu, yanlışlara ve kötü sonuçlara sebep olmuştu.

 

(Sebe' 34/20)
وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ اِبْل۪يسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ اِلَّا فَر۪يقًا مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ
İblis, onlar hakkındaki öngörüsünde haklı çıktı; sonunda mümin bir kesim[1*] dışında herkes ona uydu.[2*]

[1*] Burada mümin bir kesimin olması, Süleyman aleyhisselamın tebliğinin onlara ulaştığını gösterir. Sebe 34/15’te geçen şu ifade, bu tebliğin bir örneğidir: “Rabbinizin verdiği rızıktan yiyin ve ona karşı görevlerinizi yerine getirin! Şehriniz tertemiz bir şehir, Rabbiniz ise kusurları örten bir Rabb’dir!”

[2*] Nisa 4/118-121, A’raf 7/16-17, Hicr 15/39-40, İsra 17/61-65, Sad 38/82-85.


(Sebe' 34/21)
وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْاٰخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا ف۪ي شَكٍّۜ وَرَبُّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ۟
Oysa onun onlara boyun eğdirecek bir gücü yoktur.[1*] Sadece, ahirete inanıp güvenenler ile o konuda şüphesi olanları bilmemiz için (ona fırsat verdik).[2*] Rabbin her şeyin koruyucusudur.

[1*] Hicr 15/42Nahl 16/99-100  İsra 17/65.  

[2*] Âl-i İmran 3/142, Tevbe 9/16, Ankebut 29/11.


(Sebe' 34/22)
قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۚ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَمَا لَهُمْ ف۪يهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَه۪يرٍ
De ki: “Allah ile aranızda olduğunu iddia ettiğiniz kimselere yalvarın bakalım![1*] Onların göklerde de yerde de zerre kadar yetkileri yoktur. Oralarda onların bir ortaklıkları olmadığı gibi Allah’ın onlardan bir destekçisi de yoktur.”[2*]

[1*] A’raf 7/194-195, İsra 17/56, Fatır 35/14, 40, Zümer 39/38.  

[2*] A’raf 7/191-192, Ra’d 13/16, Nahl 16/20, Furkan 25/3, Fatır 35/13, Yasin 36/74-75, Ahkaf 46/4.


(Sebe' 34/23)
وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُٓ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُۜ حَتّٰٓى اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَاۙ قَالَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا الْحَقَّۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ
O’nun katında şefaat, lehine onay verdiği kimseden başkasına fayda sağlamaz.[*] İçlerindeki dehşet giderilince onlara; "Rabbiniz ne demişti?" diye sorulur: "Tamamıyla gerçeği söylemiş!” derler. O yücedir, büyüktür.

[*] Şefaat, birine yardımcı olmak veya birinden bir şey istemek için onunla bir araya gelmektir. Daha çok saygın ve üst derecede olan birinin alt derecede olan birini yanına alması anlamında kullanılır. İyi veya kötü bir işte bir başkasıyla yardımlaşmak da şefaat sayılır (Müfredat). Dünyada insanlar birbirlerine şefaat edebilir yani yardım edip destek olabilirler (Nisa 4/85). Ama mahşer günü, nebiler dahil, kimse kimseye şefaat edemez (Bakara 2/123, 254, En’âm 6/51, Secde 32/4, İnfitar 82/17-19). Allah, bilerek işlediği şirk günahı ile değil de (Bakara 2/22) diğer günahlarından dolayı cehenneme girip cezasını çekmiş birini, cennetteki bir yakınının yanına almasına izin verir. Böylece cennette olana şefaat hakkı tanımış olur. (A’râf 7/48-49, Yunus 10/3, Tur 52/21).


(Sebe' 34/24)
قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۙ وَاِنَّٓا اَوْ اِيَّاكُمْ لَعَلٰى هُدًى اَوْ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
De ki: “Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir?” (Yine) De ki: “Allah’tır! Ya biz ya siz (ikimizden birimiz) gerçekten doğru yolda veya apaçık bir sapkınlık içindedir.”[*]

[*] Yunus 10/31, Neml 27/64, Rum 30/40, Fatır 35/3, Mü’min 40/13, 64, Mülk 67/21.

 

(Sebe' 34/25)
قُلْ لَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّٓا اَجْرَمْنَا وَلَا نُسْـَٔلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ
De ki: "Siz bizim işlediğimiz suçlardan sorumlu tutulmayacaksınız, biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu tutulmayacağız.”[*]

[*] Hud 11/35, Yunus 10/41, Şuarâ 26/216, Kasas 28/55, Şûra 42/15. Kafirlere hitapta müminlerin kendileriyle ilgili konuşurken “bizim suçlarımız” demelerinin emredilmesi, onların işlerine ise “sizin yaptıklarınız” sözüyle işaret edilmesi, iletişimde karşı tarafı suçlamadan ve onun bakış açısını yansıtarak konuşmanın önemini göstermektedir. 


(Sebe' 34/26)
قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا بِالْحَقِّۜ وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَل۪يمُ
De ki: "Rabbimiz sizinle bizi bir araya getirecek, sonra hakka uygun bir şekilde aramızı ayıracaktır.[*] O, (suçlu ile suçsuzu) en iyi ayıran ve daima bilendir."

[*] A’raf 7/6-9, Hac 22/17, Secde 32/25, Mümtehine 60/3.


(Sebe' 34/27)
قُلْ اَرُونِيَ الَّذ۪ينَ اَلْحَقْتُمْ بِه۪ شُرَكَٓاءَ كَلَّاۜ بَلْ هُوَ اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
De ki: "Ortak diye Allah’ın yanına kattıklarınızı gösterin bana!” Hayır, asla! (O’nun hiçbir ortağı olamaz.)[*] Aksine O, daima üstün olan ve bütün kararları doğru olan Allah’tır.

[*] Ra’d 13/33.


(Sebe' 34/28)
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَٓافَّةً لِلنَّاسِ بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Seni bütün insanlara sadece müjdeci ve uyarıcı bir elçi olarak gönderdik[*] ama insanların çoğu bunu bilmiyor.

[*] Bu ayete göre, son nebi olan Muhammed aleyhisselam (Ahzab 33/40) bütün dünyaya elçi olarak gönderildiği için yerleşim yerlerinin ana merkezi olan Mekke’de göreve başlamış, Mekke ve çevresini uyarmıştır (Nisa 4/79, En’am 6/92, A’raf 7/158, İsra 17/105, Hac 22/49, Furkan 25/1, Şûra 42/7, Cuma 62/2-3).


(Sebe' 34/29)
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Onlar: “Doğru söyleyen kimselerseniz (söyleyin) bu vaat[1*] ne zaman?” derler.[2*]

[1*] İnsanların hesaba çekileceği, doğru yolda olanların cennete, yoldan sapmış olanların ise cehenneme gideceği ile ilgili vaad (İbrahim 14/22-23, Şûra 42/18).

[2*] Yunus 10/48, Enbiya 21/38, Neml 27/71, Secde 32/28, Yasin 36/48, Mülk 67/25.

 

(Sebe' 34/30)
قُلْ لَكُمْ م۪يعَادُ يَوْمٍ لَا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلَا تَسْتَقْدِمُونَ۟
De ki: "Sizin için vaat edilen bir gün var ki onu bir an bile erteleyemezsiniz, öne de alamazsınız.”[*]

[*] A’raf 7/34, Yunus 10/49, Hicr 15/5, Nahl 16/61, Müminun 23/43.

 

(Sebe' 34/31)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَلَا بِالَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِۜ وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍۨ الْقَوْلَۚ يَقُولُ الَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَٓا اَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِن۪ينَ
Kafirlik edenler şöyle dediler: "Bu Kur’an'a da bundan öncekilere de asla inanmayacağız!”[1*] Yanlışlara dalan bu kişileri bir de Rablerinin huzurunda durdurulduklarında görsen! Biri diğerini itham edecek ve ezilenler, büyüklük taslayanlara: "Siz olmasaydınız biz kesinkes mümin olurduk.” diyecekler.[2*]

[1*] En’am 6/111, 124, Yunus 10/15, Hicr 15/13, İsra 17/90-93, Şuara 26/201.

[2*] Bakara 2/166-167, A’raf 7/38-39, Nahl 16/86, Ankebut 29/25, Ahzab 33/66-68.

 

 


(Sebe' 34/32)
قَالَ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُٓوا اَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدٰى بَعْدَ اِذْ جَٓاءَكُمْ بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِم۪ينَ
Büyüklük taslayanlar da ezilenlere şöyle diyecekler: "O rehber /kitap size geldikten sonra sizi biz mi engelledik? Aslında siz de suça dalmış kimselerdiniz.”[*]

[*] Saffat 37/27-31.


(Sebe' 34/33)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ اِذْ تَأْمُرُونَنَٓا اَنْ نَكْفُرَ بِاللّٰهِ وَنَجْعَلَ لَهُٓ اَنْدَادًاۜ وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَۜ وَجَعَلْنَا الْاَغْلَالَ ف۪ٓي اَعْنَاقِ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Ezilenler büyüklük taslayanlara: "Hayır! Sizler, gece gündüz plan kurup Allah'ı görmezlikten gelmemizi ve O’na benzer nitelikte varlıklar uydurmamızı[1*] emrediyordunuz." derler.[2*] Onlar, o azabı görünce içten içe pişman olurlar.[3*] Biz de kafirlik edenlerin boyunlarına halkalar takmış oluruz.[4*] Onlara, yaptıklarının karşılığından başkası mı verilecek![5*]

[1*] Ayetteki endâd (أنداد) kelimesinin tekili nidd’dir (نِدٌّ). Nidd, “bir şeyin benzeri ve işlerinde ona muhalefeti olan varlık” anlamındadır (el-Ayn). Müşrikler, Allah ile ortak özelliklere sahip olduğuna inandıkları varlıkları araya koyarak isteklerini, onların aracılığı ile Allah’a kabul ettireceklerine inanırlar. Bakara 2/22, 165, İbrahim 14/30, Zümer 39/8, Fussilet 41/9.

[2*] Şuara 26/96-102.

[3*] Yunus 10/54, Zuhruf 43/38-39.

[4*] Ra’d 13/5, Hac 22/21, Mü’min 40/71, Hakka 69/32, İnsan 76/4, Müzzemmil 73/12-13.

[5*] En’am 6/160, A’raf 7/147, Neml 27/90, Kasas 28/84.

 

(Sebe' 34/34)
وَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَذ۪يرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَٓاۙ اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ
Bir kente bir uyarıcı gönderdiğimizde oranın, verilen nimetlerle şımartılmış olanları mutlaka şöyle demişlerdir: "Biz sizinle gönderilen mesajları reddediyoruz!”[*]

[*] İbrahim 14/9, Fussilet 41/14, Zuhruf 43/23-24.

 

(Sebe' 34/35)
وَقَالُوا نَحْنُ اَكْثَرُ اَمْوَالًا وَاَوْلَادًاۙ وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّب۪ينَ
Bir de şunu derlerdi: "Bizim malımız da evladımız da daha çok. Biz azaba uğratılacak değiliz.”[*]

[*] Âl-i İmran 3/10, 116, Kehf 18/36, Mücadele 58/17.


(Sebe' 34/36)
قُلْ اِنَّ رَبّ۪ي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟
De ki: "Rabbim, tercih ettiği kişi için[1*] rızkı genişletir de daraltır da.[2*] Ama insanların çoğu bunu bilmez."

[1*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz: http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html

[2*] Ra’d 13/26, İsra 17/30, Kasas 28/82, Rum 30/37, Ankebut 29/62, Sebe 34/39, Zümer 39/52, Şûra 42/12.


(Sebe' 34/37)
وَمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْ بِالَّت۪ي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنَا زُلْفٰٓى اِلَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًاۘ فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَزَٓاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ اٰمِنُونَ
Katımızda sizi bize daha fazla yaklaştıracak şeyler ne mallarınız ne de evlatlarınızdır! Ama her kim inanıp güvenir ve iyi işler yaparsa işte onlara, yaptıklarının kat kat karşılığı vardır. Onlar (cennette) köşklerde güven içinde olacaklar.[*]

[*] Âl-i İmran 3/14-15, Enfal 8/28, Tevbe 9/24, Kehf 18/46, Şuara 26/88-89. Kasas 28/60, Şûrâ 42/36, Münafikun 63/9, Teğabün 64/15.

 

(Sebe' 34/38)
وَالَّذ۪ينَ يَسْعَوْنَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ
Ayetlerimizi etkisiz kılmaya çalışanlar var ya onlar da azap içinde tutulacaklar.[*]

[*] Hac 22/51, Sebe 34/5, Mü'min 40/4, 35, 56, 69.


(Sebe' 34/39)
قُلْ اِنَّ رَبّ۪ي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ وَيَقْدِرُ لَهُۜ وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُۚ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ
De ki: "Rabbim, kullarından tercih ettiği kişi için rızkı genişletir de daraltır da.[1*] Hayra yaptığınız her harcamanın yerini O dolduracaktır.[2*] O, rızık verenlerin en hayırlısıdır."

[1*] Şâe (شاء) fiili ile ilgili olarak bkz. Sebe 34/36. ayetin dipnotu.


(Sebe' 34/40)
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَم۪يعًا ثُمَّ يَقُولُ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ
Allah bir gün onların hepsini toplayacak, sonra meleklere şöyle diyecektir: "Bunlar size mi kulluk ediyordu?"[*]

[*] Allah meleklere bu soruyu soracaktır; çünkü Mekkeli müşrikler, Allah ile aralarına girdiğine inandıkları meleklere kulluk ettiklerini söylüyorlardı (Nisa 4/117-172, İsrâ 17/40, Enbiya 21/26-29, Furkan 25/17-18, Zuhruf 43/19, Necm 53/19-28). Allah, benzer soruyu İsa aleyhisselama da soracaktır (Maide 5/116-118).

 

(Sebe' 34/41)
قَالُوا سُبْحَانَكَ اَنْتَ وَلِيُّنَا مِنْ دُونِهِمْۚ بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّۚ اَكْثَرُهُمْ بِهِمْ مُؤْمِنُونَ
Melekler şöyle diyecekler: Sen bütün eksikliklerden uzaksın. Bizim velimiz /en yakınımız onlar değil, sensin. Aslında onlar, (sığındıkları) cinlere /göremedikleri varlıklara[*] kulluk ediyor, çoğu onlara inanıyordu.”

[*] Cin kelimesinin kök anlamı duyu organlarından gizli kalan şeydir (Müfredat) (En’am 6/100, 128; Cin 72/6).

 

 


(Sebe' 34/42)
فَالْيَوْمَ لَا يَمْلِكُ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ نَفْعًا وَلَا ضَرًّاۜ وَنَقُولُ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّت۪ي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ
Bugün birbirinize fayda sağlamaya da zarar vermeye de gücünüz yetmez.[1*] Yanlışa dalanlara şöyle diyeceğiz: “Hakkında yalan söyleyip durduğunuz bu ateşin azabını tadın!”[2*]

[1*] İnfitar 82/19.

[2*] Secde 32/20.


(Sebe' 34/43)
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّا رَجُلٌ يُر۪يدُ اَنْ يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬كُمْۚ وَقَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌ مُفْتَرًىۜ وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۙ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ
Onlara ayetlerimiz, birbirini açıklayacak şekilde bağlantılarıyla birlikte okunduğunda “Bu ancak, atalarınızın kulluk ettiklerinden sizi uzaklaştırmak isteyen bir adamdır!” derler ve şunu eklerler: "Bu (okuduğu şey) sadece düzmecedir, uydurulmuştur!” Kâfirlik edenler, kendilerine bu gerçek geldiğinde şunu da derler: “Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir!”[*]

[*] Furkan 25/4, Saffat 37/15, Sad 38/4-7, Ahkaf 46/7, Müddessir 74/18-25.


(Sebe' 34/44)
وَمَٓا اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ كُتُبٍ يَدْرُسُونَهَا وَمَٓا اَرْسَلْنَٓا اِلَيْهِمْ قَبْلَكَ مِنْ نَذ۪يرٍۜ
Oysa onlara okuyup (bir şeyler) öğrenecekleri hiçbir kitap vermemiştik.[1*] Onlara senden önce herhangi bir uyarıcı da göndermemiştik.[2*]

[1*] Mekkelilerin ataları olan İbrahim ve İsmail aleyhisselama kitap verilmiştir (Bakara 2/136, Âl-i İmran 3/84, En’am 6/83-89, Meryem 19/54). Ancak bu ayet, o kitapların Muhammed aleyhisselamın muhatabı olan Mekkelilere ulaşmadığını göstermektedir (En’am 6/155-157, Zuhruf 43/21).

[2*] Kasas 28/46, Secde 32/3, Yasin 36/1-6.


(Sebe' 34/45)
وَكَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۙ وَمَا بَلَغُوا مِعْشَارَ مَٓا اٰتَيْنَاهُمْ فَكَذَّبُوا رُسُل۪ي۠ فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ۟
Kendilerinden öncekiler de yalana sarılmışlardı. Üstelik bunlar, öncekilere verdiklerimizin onda birine bile ulaşamadılar.[1*] Öncekiler elçilerimi yalanladılar da benim onları tanımamam neymiş (gördüler)![2*]

[1*] Rum 30/9, Fatır 35/44, Mü'min 40/21, Muhammed 47/10. Nuh kavmine ve Süleyman aleyhisselama verilen bilgi ve imkanlar bugün hayal edilemeyecek boyutlardadır (Enbiya 21/81-82, Neml 27/15-44, Sebe 34/12-14, Nuh 71/13-20).

[2*] Yunus 10/39, Hac 22/42-44, Fatır 35/25-26, Zümer 39/25, Mülk 67/18.


(Sebe' 34/46)
قُلْ اِنَّمَٓا اَعِظُكُمْ بِوَاحِدَةٍۚ اَنْ تَقُومُوا لِلّٰهِ مَثْنٰى وَفُرَادٰى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا۠ مَا بِصَاحِبِكُمْ مِنْ جِنَّةٍۜ اِنْ هُوَ اِلَّا نَذ۪يرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَد۪يدٍ
De ki: "Size tek bir şeyi, Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkmanızı, sonra da arkadaşınızda cinlerin bir etkisinin olmadığını düşünmenizi öğütlüyorum.[1*] O yalnızca, çetin bir azabın öncesinde sizi uyaran bir kişidir.”[2*]

[1*] A'raf 7/184, Muminun 23/70, Tur 52/29, Kalem 68/2, Tekvir 81/22.

[2*] Hud 11/12, Hicr 15/89, Hac 22/49, Ankebut 29/50, Fatır 35/23, Sad 38/70, Ahkaf 46/9, Zariyat 51/50-51, Mülk 67/26.


(Sebe' 34/47)
قُلْ مَا سَاَلْتُكُمْ مِنْ اَجْرٍ فَهُوَ لَكُمْۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ
De ki: "Sizden herhangi bir ücret istediysem o sizin olsun. Benim ücretim sadece Allah’a aittir.[*] O herşeye şahittir."

[*] En’am 6/90, Yusuf 12/104, Mu’minun 23/72, Furkan 25/57, Sad 38/86, Şûra 42/23, Tur 52/40, Kalem 68/46.

 

(Sebe' 34/48)
قُلْ اِنَّ رَبّ۪ي يَقْذِفُ بِالْحَقِّۚ عَلَّامُ الْغُيُوبِ
De ki: "Rabbim, gerçekleri ortaya koyar.[1*] O, bütün gaybı /her şeyin iç yüzünü iyi bilendir.”[2*]

[1*] Enbiya 21/18.

[2*] Maide 5/109, 116, En’am 6/59, Tevbe 9/78, Hud 11/123, Nahl 16/77, Neml 27/65, Cin 72/26.


(Sebe' 34/49)
قُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُع۪يدُ
De ki: "Hak geldi; artık batıl ne yeni bir şey ortaya koyabilir ne de eskileri geri getirebilir.”[*]

[*] İsra 17/81.


(Sebe' 34/50)
قُلْ اِنْ ضَلَلْتُ فَاِنَّمَٓا اَضِلُّ عَلٰى نَفْس۪يۚ وَاِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوح۪ٓي اِلَيَّ رَبّ۪يۜ اِنَّهُ سَم۪يعٌ قَر۪يبٌ
De ki: "Eğer ben sapmışsam sapmam sadece kendi aleyhimedir. Doğru yola girmişsem bu da Rabbimin bana vahyettiği şey (Kur’an) sebebiyledir. O dinleyen, (kullarına) yakın olandır.”[*]

[*] Bakara 2/186.


(Sebe' 34/51)
وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ فَزِعُوا فَلَا فَوْتَ وَاُخِذُوا مِنْ مَكَانٍ قَر۪يبٍۙ
Dehşete kapıldıkları, kaçma imkanlarının kalmadığı ve (ölüm melekleri tarafından) yakın bir yerden[1*] yakalandıkları sırada onları bir görsen![2*]

[1*] Eceli gelen kişi, ölüm meleklerinden kaçamayacağı için onlar onu, bulunduğu yerde yakalar, canını alırlar (En’am 6/61, Vâkıa 56/83-85).

[2*] En’am 6/93, Enfal 8/50.


(Sebe' 34/52)
وَقَالُٓوا اٰمَنَّا بِه۪ۚ وَاَنّٰى لَهُمُ التَّنَاوُشُ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍۚ
O zaman “Ona (Kur’an’a) iman ettik!" derler; ama artık uzak bir yerden imanı elde etmeleri nasıl mümkün olur!


(Sebe' 34/53)
وَقَدْ كَفَرُوا بِه۪ مِنْ قَبْلُۚ وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ
Oysa daha önce onu görmezlikte direnmişlerdi; uzak bir yerden (dünyadan), gayb / algılayamadıkları şeyler (ahiret) hakkında da atıp tutuyorlardı.


(Sebe' 34/54)
وَح۪يلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِاَشْيَاعِهِمْ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا ف۪ي شَكٍّ مُر۪يبٍ
Tıpkı bundan önce benzerlerine yapıldığı gibi onlarla çok arzu ettikleri şey arasına set çekildi.[1*] Onlar, kendilerini ikilemde bırakan bir şüphe içinde idiler.[2*]

[1*] Kafirler ve günahkarlar, ruhları bedenlerinden alınırken dünyaya geri çevrilmek isterler. Ama önlerinde, yeniden dirilecekleri güne kadar bir engel vardır (Müminun 23/99-100, Münafikun 63/9-11).

[2*] İbrahim 14/9, Şûra 42/14.