SEBE

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Sebe 34/1)
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْاٰخِرَةِۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ
Yaptığını mükemmel yapmak[1*], göklerde ve yerdeki her şey kendisine ait olan Allah’a özgüdür[2*]. Yaptığını mükemmel yapmak, Ahirette sadece ona özgüdür. O, kararları doğru olan, her şeyin iç yüzünü bilendir.

[1*] Hamd, birini yaptığı şeyden dolayı övmektir. “Güzel yemek yapar, arkadaşlığı iyidir.” gibi sözler buna girer. “Her şeyi mükemmel yapmak Allah’a özgüdür.” demek, en üstün övgüdür. Övgünün bir diğer çeşidi olan “şükür” ise kendine iyilik yapanı övmek veya yapılan iyiliğe iyilikle karşılık vermektir. Yaptığı her şeyi güzel yapan sadece Allah’tır. Allah’ın yaptığı ile insanların yaptığı arasındaki farkı göstermek için ‘güzel’ yerine ‘mükemmel’ kelimesini kullandık.

[2*] Fatiha 1/2, En’am 6/1, İsra 17/111, Kehf 18/1, Kasas 28/70, Fatır 35/1, Teğabun 64/1.


(Sebe 34/2)
يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ الرَّح۪يمُ الْغَفُورُ
O, yere gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir[*]. O, ikramı bol olan ve çokça bağışlayandır.

[*] Fatır 35/10, Hadid 57/4, Mearic 70/4.


(Sebe 34/3)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَأْت۪ينَا السَّاعَةُۜ قُلْ بَلٰى وَرَبّ۪ي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِۚ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍۙ
Kafirlik edenler şöyle dediler: "O saat /yeniden diriliş saati bize gelmez." De ki: "Hayır! Gaybı bilen Rabbime yemin olsun ki o saat size mutlaka gelecektir[1*]. Göklerde ve yerde, ister zerre ağırlığında ister ondan küçük, ister daha büyük olsun, hiçbir şey onun bilgisinden kaçmaz, hepsinin apaçık yazılı bir kaydı tutulur[2*].”

[1*] Hicr 15/85, Taha 20/15, Hac 22/7, Mü’min 40/59, Casiye 45/32.

[2*] Bunların hepsi, meydana gelmeden hemen önce kayda geçirilir (Hadid 57/22-23). Ayrıca bkz. Al-i İmran 3/5, En’am 6/59, Yunus 10/61, Neml 27/75, Lokman 31/16.


(Sebe 34/4)
لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ
Bu, inanıp güvenen ve iyi işler yapanları, Rabbinin ödüllendirmesi içindir. İşte onlar için mağfiret[1*] /bağışlanma ve değerli bir rızık vardır[2*].

[1*] Mağfiret, Allah’ın, kulunu azaptan korumasıdır (Müfredat). “Başı koruyan zırhlı başlık” anlamındaki “miğfer” kelimesi de aynı köktendir.

[2*] Yunus 10/4, Rum 30/45, Necm 53/31.


(Sebe 34/5)
وَالَّذ۪ينَ سَعَوْ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ اَل۪يمٌۗ
Ayetlerimizi etkisiz kılmaya çalışanlar var ya, işte onlara, sarsıcı ve acı veren bir azap vardır[*].

[*] Hac 22/51, Sebe 34/38, Mü'min 40/4, 35, 56, 69.


(Sebe 34/6)
وَيَرَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ هُوَ الْحَقَّۙ وَيَهْد۪ٓي اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِ
Kendilerine ilim verilenler[1*], Rabbinden sana indirilenin (Kur’an’ın) gerçeğin ta kendisi olduğunu, daima üstün ve yaptığını mükemmel yapanın yolunu gösterdiğini görürler[2*].

[1*] Yaratılan ayetlerden öğrendiği bilgilerle indirilen ayetleri karşılaştıranlar (Fussilet 41/53).

[2*] Ra’d 13/19, Hac 22/54.


(Sebe 34/7)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلٰى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ اِذَا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍۙ اِنَّكُمْ لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۚ
Kafirlik edenler (birbirlerine) şöyle dediler: "Size ‘(Ölüp de toprakta) tamamen parçalandığınızda kesinlikle yeni bir yaratılışla (diriltileceksiniz.)’ diye haber veren bir adamı gösterelim mi[*]?

[*] Ra’d 13/5, İsra 17/49, 98, Secde 32/10, Mü’minun 23/82, Neml 27/67, Kaf 50/15. Naziât 79/10-11.


(Sebe 34/8)
اَفْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَمْ بِه۪ جِنَّةٌۜ بَلِ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ فِي الْعَذَابِ وَالضَّلَالِ الْبَع۪يدِ
O, Allah'a bir yalan mı mâl ediyor[1*] yoksa cinlerin etkisine mi girmiş[2*]?" Hayır! Aslında Ahirete inanmayanlar azap içinde ve derin sapkınlıktadır[3*].

[1*] Şura 42/24.

[2*] Hicr 15/6, Mü’minun 23/70, Kalem 68/51.

[3*] Nisa 4/136, 167, İbrahim 14/3, 18, Şura 42/18.


(Sebe 34/9)
اَفَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ اِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفًا مِنَ السَّمَٓاءِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ۟
Onlar, önlerinde ve arkalarında olan göğe ve yere bakmadılar mı[1*]? Gerek görürsek[2*] onları yerin dibine geçirir veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz[3*]. Bunda, Allah'a yönelen her kul için bir ayet /bir gösterge vardır[4*].

[1*] Rum 30/25, Hac 22/65, Fatır 35/41, Gaşiye 88/17-20

[2*] Âyette geçen neşe (نشأ) fiilinin kökü, “var etme” anlamında olan şey (شيء)'dir. (Müfredât). Allah her şeyi, bir ölçüye göre yaratır. (Kamer 54/49, Ra’d 13/8)

[3*] Nahl 16/45, İsra 17/68, Mülk 67/16-17.

[4*] Kaf 50/6-8.

(Sebe 34/10)
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ مِنَّا فَضْلًاۜ يَا جِبَالُ اَوِّب۪ي مَعَهُ وَالطَّيْرَۚ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَۙ
Davud’a tarafımızdan bir lütufta bulunduk (ve şöyle dedik:) "Ey dağlar ve kanatlı canlılar! Davut ile beraber (bana) yönelin!” Bir de demiri onun için yumuşattık[*].

[*] Bakara 2/251, Enbiya 21/79, Neml 27/15, Sad 38/17-20.


(Sebe 34/11)
اَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحًاۜ اِنّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
“Vücudu kaplayan zırhlar yap, örgüsündeki ölçüyü iyi belirle[*]!" Siz, iyi işler yapın. Ben yaptığınız her şeyi görmekteyim.

[*] Enbiya 21/80.


(Sebe 34/12)
وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِۜ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۜ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّع۪يرِ
Süleyman'ın emrine de rüzgarı verdik. Rüzgar, öğlene kadar bir aylık, öğleden sonra da bir aylık mesafe katederdi[1*]. Erimiş bakırı da kaynağından onun için akıttık. Cinlerden, Rabbinin izniyle, onun gözetiminde çalışanlar vardı[2*]. Onlardan hangisi emrimizden çıksa ona alevli ateş azabını tattırırdık.

[1*] Enbiya 21/81, Sad 38/36.

[2*] Neml 27/17.


(Sebe 34/13)
يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَٓاءُ مِنْ مَحَار۪يبَ وَتَمَاث۪يلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍۜ اِعْمَلُٓوا اٰلَ دَاوُ۫دَ شُكْرًاۜ وَقَل۪يلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ
Süleyman ne isterse onu yaparlardı; has odalar, heykeller[1*], havuz gibi çanaklar ve sabit kazanlar[2*]. Ey Davud ailesi! Görevlerinizi yerine getirmek için çalışın! Kullarımdan görevlerini yerine getirenler pek azdır.

[1*] Bu ayet, tapınma maksatlı olmayan heykellerin yapılabileceğini gösterir. Çünkü İbrahim aleyhisselam tapınma maksadıyla yapılan heykelleri kırmıştı (Enbiya 21/52).

[2*] Sebe 34/12 -13 ayetlerindeki erimiş bakırdan heykeller, havuz gibi çanaklar ve bu çanakları taşıyan hayvan şeklindeki ayaklardan, Tevrat’ta 1. Krallar 7:13-45 pasajlarında bahsedilmektedir (Enbiya 21/82, Sad 38/37-38).


(Sebe 34/14)
فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ
Süleyman’ın ölümüne karar verdiğimizde, onun öldüğünü sadece, dayandığı şeyi kemiren bir kara hayvanı onlara gösterdi[1*]. Süleyman yere yığılınca cinler anladı ki, eğer gaybı bilselerdi[2*] o aşağılayıcı azap içinde kalmazlardı.

[1*] Ayette geçen “minsee” kelimesine tefsir ve meallerde “değnek” anlamı verilir ama bu doğru değildir. Çünkü değneğe dayalı iken ölen kişi hemen yere yığılır. Bu, Süleyman aleyhisselamın oturduğu yerde üzerine dayandığı bir şey olabilir. Buradaki kara hayvanı da “ağaç kurdu” olamaz. Çünkü onun böyle bir şeyi kemirmesi uzun zaman alır. Bu, köstebek veya kunduz gibi büyük bir kemirgen olabilir.

[2*] En’am 6/59, Hud 11/123, Nahl 16/77, Neml 27/65, Cin 72/26.

 


(Sebe 34/15)
لَقَدْ كَانَ لِسَبَاٍ ف۪ي مَسْكَنِهِمْ اٰيَةٌۚ جَنَّتَانِ عَنْ يَم۪ينٍ وَشِمَالٍۜ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُۜ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ
Sebeliler için oturdukları yerde bir ayet /gösterge vardı: sağlı sollu bahçeler. (Onlara şöyle denmişti:) “Rabbinizin verdiği rızıktan yiyin ve ona karşı görevlerinizi yerine getirin[*]! Şehriniz tertemiz bir şehir, Rabbiniz ise kusurları örten bir Rabdir!”

[*] Bakara 2/168, 172, Maide 5/87-88, Nahl 16/114.


(Sebe 34/16)
فَاَعْرَضُوا فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَيْ اُكُلٍ خَمْطٍ وَاَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَل۪يلٍ
Ama onlar aldırmadılar; biz de üzerlerine Arim selini[1*] gönderdik. Onların bahçelerini; buruk yemişli ağaçlar, ılgın ağaçları ve biraz da sedir ağacı olan iki bahçeye çevirdik[2*].

[1*] Arim “set, baraj; büyük sel ve şiddetli yağmur” demektir. Tarih kitaplarına göre, Arap Yarımadasının güneyinde bulunan Sebe krallığının başkenti Maryaba (Me’rib) kurak bir bölgede olduğu için, şehrin güneyindeki Yesran ve kuzeyindeki Abyan ovalarının, iki dağ arasındaki dar geçit üzerine yapılan Arim Barajı ile sulandığı aktarılmaktadır. Daha sonra yıkılan bu baraj nedeni ile ovalar büyük hasar görmüş ve kullanılamaz bir hale gelmişlerdir. (DİA: Sebe, Arim, Me’rib)

[2*] İbrahim 14/28, Nahl 16/112.


(Sebe 34/17)
ذٰلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُواۜ وَهَلْ نُجَاز۪ٓي اِلَّا الْكَفُورَ
Nankörlük etmelerine karşılık onları böyle cezalandırdık. Biz çokça nankörlük edenlerden başkasını cezalandırır mıyız hiç[*]!

[*] Nisa 4/147, İbrahim 14/7.


(Sebe 34/18)
وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا ف۪يهَا السَّيْرَۜ س۪يرُوا ف۪يهَا لَيَالِيَ وَاَيَّامًا اٰمِن۪ينَ
Onlarla bereketli kıldığımız kentler arasında biri diğerinden görünen kentler oluşturduk. Oralarda yapılacak yolculuğun ölçüsünü de koyduk. “Geceler ve günler boyunca güven içinde yolculuk yapın!"(dedik.)


(Sebe 34/19)
فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ اَسْفَارِنَا وَظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ اَحَاد۪يثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
“Rabbimiz! Yolculuklarımızın mesafesini uzat[*]” dediler ve kendilerine yanlış yaptılar. Biz de onları bölük pörçük ederek hikayelere konu yaptık. Her durumda sabreden /duruşunu bozmayan ve daima şükreden /görevlerini yerine getiren herkes için bunda (daha nice) ayetler /göstergeler vardır.

[*] Sebeliler, “Yolculuklarımızın mesafesini uzat” diyerek, mevcut rahat ve güvenli ticaret alanlarından daha fazlasını istemişlerdi. Tehlikeli ve güvensiz olsa da daha uzak bölgelere ulaşmak istiyorlardı. Onların bu doyumsuzluğu, yanlışlara ve kötü sonuçlara sebep olmuştur.


(Sebe 34/20)
وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ اِبْل۪يسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ اِلَّا فَر۪يقًا مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ
İblis, onlar hakkındaki öngörüsünün doğru olduğunu gördü; mümin bir kesim[1*] dışında herkes ona uydu[2*].

[1*] Burada mümin bir kesimin olması, Süleyman aleyhisselamın tebliğinin onlara ulaştığını gösterir. Sebe 34/15’te geçen şu ifade, bu tebliğin bir örneğidir: “Rabbinizin verdiği rızıktan yiyin ve ona karşı görevlerinizi yerine getirin! Şehriniz tertemiz bir şehir, Rabbiniz ise kusurları örten bir Rabb’dir!”

[2*] Nisa 4/118-121, A’raf 7/16-17, Hicr 15/39-40, İsra 17/61-65, Sad 38/82-85.


(Sebe 34/21)
وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْاٰخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا ف۪ي شَكٍّۜ وَرَبُّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ۟
Oysa onun onlara boyun eğdirecek bir gücü yoktu[1*]. Sadece, ahirete inanıp güvenenler ile o konuda şüphesi olanları bilmemiz için (ona fırsat verdik[2*]). Rabbin her şeyin koruyucusudur.

[1*] Hicr 15/42Nahl 16/99-100  İsra 17/65.

[2*] Al-i İmran 3/142, Tevbe 9/16, Ankebut 29/11.


(Sebe 34/22)
قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۚ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَمَا لَهُمْ ف۪يهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَه۪يرٍ
De ki: “Allah ile aranızda olduğunu iddia ettiklerinize yalvarın bakalım[*]! Onların göklerde ve yerde zerre kadar yetkileri yoktur. Oralarda onların bir ortaklıkları olmadığı gibi Allah’ın onlardan bir destekçisi de yoktur.”

[1*] A’raf 7/194-195, İsra 17/56, Fatır 35/14, 40, Zümer 39/38.

[2*] A’raf 7/191-192, Ra’d 13/16, Nahl 16/20, Furkan 25/3, Fatır 35/13, Yasin 36/74-75, Ahkaf 46/4.


(Sebe 34/23)
وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُٓ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُۜ حَتّٰٓى اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَاۙ قَالَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا الْحَقَّۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ
Onun katında şefaat, lehine onay verdiği kimseden başkasına fayda sağlamaz[*]. İçlerindeki dehşet giderilince onlara; "Rabbiniz ne demişti?" diye sorulur: "Tamamıyla gerçeği söylemiş” derler. O yücedir, büyüktür.

[*] Allah’tan başkasının şefaat yetkisi olmadığı için (En’âm 6/51; Secde 32/4; Zümer 39/43-44) şefaati ancak onun yetki vereceği kişiler yapabilirler. Ahirette, kimileri doğrudan cennete gideceklerdir. Bunlar, büyük günah işlemedikleri (Nisa 4/31, Necm 53/31-32) veya sevapları günahlarından fazla olduğu için (A’raf 7/8, Karia 101/6-7) cehennemin hışırtısını dahi duymayacaklardır (Enbiya 21/101-103). Bilerek şirk günahı işlemediği halde (Al-i İmran 3/105-106) günahı sevabından fazla olanlar ise cehennemde cezalarını çektikten sonra (Nisa 4/115-116, Karia 101/8-11) cennete gireceklerdir (Meryem 19/68-72). Cennet ile cehennem arasında bir sur olacaktır (Hadid 57/12-15). Surun yüksek yerleri A’raf’tır (Fahrettin er-Razi). Cennete gidenler oradan cehenneme bakabileceklerdir (Saffat 37/50-59). A’raf üzerinde, herkesi yüzlerinden tanıyan değerli şahsiyetler olacaktır (A’raf 7/46). Çünkü o gün kafirlerin yüzü kara, müminlerininki ak olur (Al-i İmran 3/106-107). Allah’ın şefaatten yararlanma hakkı verdikleri, yüzleri ak olanlardır (Meryem 19/87). Onlara kimin şefaat edeceğini de Allah belirleyecektir (Taha 20/109, Sebe 34/23). Bunlar, şefaatten sonra cennete girecekler (A’raf 7/46-49) ve oradaki yakınlarının yanlarına yerleştirileceklerdir (Tur 52/21).


(Sebe 34/24)
قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۙ وَاِنَّٓا اَوْ اِيَّاكُمْ لَعَلٰى هُدًى اَوْ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
De ki: “Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir?” (Yine) De ki: “Allah’tır! Ya biz ya siz (ikimizden birimiz) gerçekten doğru yolda veya apaçık bir sapkınlık içindedir[*].”

[*] Yunus 10/31, Neml 27/64, Rum 30/40, Fatır 35/3, Mü’min 40/13, 64, Mülk 67/21.


(Sebe 34/25)
قُلْ لَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّٓا اَجْرَمْنَا وَلَا نُسْـَٔلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ
De ki: "Siz bizim işlediğimiz günahlardan sorumlu tutulmazsınız, biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu tutulmayız[*]."

[*] Hud 11/35, Yunus 10/41, Şuara 26/216, Kasas 28/55, Şura 42/15.


(Sebe 34/26)
قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا بِالْحَقِّۜ وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَل۪يمُ
De ki: "Rabbimiz sizinle bizi bir araya getirecek, sonra hakka uygun bir şekilde aramızı ayıracaktır[*]. O, iyi ile kötüyü ayıran ve her şeyi bilendir."

[*] A’raf 7/6-9, Hac 22/17, Secde 32/25, Mümtehine 60/3.


(Sebe 34/27)
قُلْ اَرُونِيَ الَّذ۪ينَ اَلْحَقْتُمْ بِه۪ شُرَكَٓاءَ كَلَّاۜ بَلْ هُوَ اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
De ki: "Allah’a ortak saydıklarınızı gösterin bana!”. Hayır, asla gösteremezsiniz[*]! O, daima üstün olan ve bütün kararları doğru olan Allah’tır.

[*] Ra’d 13/33.


(Sebe 34/28)
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَٓافَّةً لِلنَّاسِ بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Seni bütün insanlara sadece müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik ama insanların çoğu bunu bilmiyor[*].

[*] Nisa 4/79, En’am 6/92, A’raf 7/158, İsra 17/105, Hac 22/49, Furkan 25/1, Şura 42/7, Cuma 62/2-3.


(Sebe 34/29)
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Şöyle diyorlar: "Doğru sözlü kişilerseniz o vaat[1*] ne zaman gerçekleşecek[2*]?"

[1*] İnsanların hesaba çekileceği, doğru yolda olanların cennete, yoldan sapmış olanların ise cehenneme gideceği ile ilgili vaad (İbrahim 14/22-23, Şura 42/18).

[2*] Yunus 10/48, Enbiya 21/38, Neml 27/71, Secde 32/28, Yasin 36/48, Mülk 67/25.


(Sebe 34/30)
قُلْ لَكُمْ م۪يعَادُ يَوْمٍ لَا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلَا تَسْتَقْدِمُونَ۟
De ki: "Sizin için vaat edilen bir gün var ki onu bir an erteleyemezsiniz, öne de alamazsınız[*]."

[*] A’raf 7/34, Yunus 10/49, Hicr 15/5, Nahl 16/61, Müminun 23/43.


(Sebe 34/31)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَلَا بِالَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِۜ وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍۨ الْقَوْلَۚ يَقُولُ الَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَٓا اَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِن۪ينَ
Kafirlik edenler şöyle dediler: "Bu Kur’an'a da bundan öncekilere de asla inanmayacağız[1*]! "Yanlışlara dalan bu kişileri, Rablerinin huzurunda durdurulduklarında biri diğerini itham ederken bir görsen! Ezilenler, büyüklük taslayanlara: "Siz olmasaydınız biz kesinkes mümin olurduk.” derler[2*].

[1*] En’am 6/111, 124, Yunus 10/15, Hicr 15/13, İsra 17/90-93, Şuara 26/201.

[2*] Saffat 37/27-31.


(Sebe 34/32)
قَالَ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُٓوا اَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدٰى بَعْدَ اِذْ جَٓاءَكُمْ بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِم۪ينَ
Büyüklük taslayanlar da ezilenlere şöyle derler: "O rehber /kitap size geldikten sonra sizi biz mi engelledik? Aslında siz de suça dalmış kimselerdiniz[*].”

[*] Saffat 37/27-31.


(Sebe 34/33)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ اِذْ تَأْمُرُونَنَٓا اَنْ نَكْفُرَ بِاللّٰهِ وَنَجْعَلَ لَهُٓ اَنْدَادًاۜ وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَۜ وَجَعَلْنَا الْاَغْلَالَ ف۪ٓي اَعْنَاقِ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Ezilenler büyüklük taslayanlara: "Hayır! Sizler, gece gündüz plan kurup Allah'ı görmezlikten gelmemizi ve ona benzer nitelikte varlıkları(n olduğunu[1*]) kabul etmemizi emrediyordunuz." derler[2*]. Boyunlarına taktığımız halkalar içinde[3*] o azabı görünce de içten içe pişman olurlar[4*]. Onlara, sadece yaptıklarının cezası çektirilir[5*]!

[1*] Ayetteki endâd (أنداد) kelimesinin tekili nidd’dir (نِدٌّ). Nidd, “bir şeyin benzeri ve işlerinde ona muhalefeti olan varlık” anlamındadır (el-Ayn). Müşrikler, Allah ile ortak özelliklere sahip olduğuna inandıkları varlıkları araya koyarak isteklerini, onların aracılığı ile Allah’a kabul ettireceklerine inanırlar. Bakara 2/22, 165, İbrahim 14/30, Zümer 39/8, Fussilet 41/9.

[2*] Şuara 26/96-102.

[3*] Ra’d 13/5, Hac 22/21, Mü’min 40/71, Hakka 69/32, İnsan 76/4, Müzzemmil 73/12-13.

[4*] Yunus 10/54, Zuhruf 43/38-39.

[5*] En’am 6/160, A’raf 7/147, Neml 27/90, Kasas 28/84.

 

(Sebe 34/34)
وَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَذ۪يرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَٓاۙ اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ
Bir kente bir uyarıcı gönderdiğimizde onların şımarıkları mutlaka şöyle demişlerdir: "Biz sizinle gönderilen mesajları tanımayız[*].”

[*] İbrahim 14/9, Zuhruf 43/23-24.


(Sebe 34/35)
وَقَالُوا نَحْنُ اَكْثَرُ اَمْوَالًا وَاَوْلَادًاۙ وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّب۪ينَ
Bir de şunu derler: "Malımız da evladımız da daha çok. Biz azaba uğratılacak değiliz[*].”

[*] Al-i İmran 3/10, 116, Kehf 18/36, Mücadele 58/17.


(Sebe 34/36)
قُلْ اِنَّ رَبّ۪ي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟
De ki: "Rabbim, tercih ettiği kişi için[1*] rızkı genişletir de daraltır da[2*]. Ama insanların çoğu bunu bilmez."

[1*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz:

http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html

[2*] Ra’d 13/26, İsra 17/30, Kasas 28/82, Rum 30/37, Ankebut 29/62, Sebe 34/39, Zümer 39/52, Şura 42/12.


(Sebe 34/37)
وَمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْ بِالَّت۪ي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنَا زُلْفٰٓى اِلَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًاۘ فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَزَٓاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ اٰمِنُونَ
Katımızda sizi bize yaklaştıracak şeyler ne mallarınız ne de evlatlarınızdır! Ama kim inanıp güvenir ve iyi işler yaparsa onlara, yaptıklarının kat kat karşılığı verilir. Onlar köşklerde güven içinde olurlar[*].

[*] Al-i İmran 3/14-15, Kehf 18/46, Şuara 26/88-89.


(Sebe 34/38)
وَالَّذ۪ينَ يَسْعَوْنَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ
Ayetlerimizi etkisiz kılmaya çalışanlar var ya, işte onlar azap içinde tutulurlar[*].

[*] Hac 22/51, Sebe 34/5, Mü'min 40/4, 35, 56, 69.


(Sebe 34/39)
قُلْ اِنَّ رَبّ۪ي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ وَيَقْدِرُ لَهُۜ وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُۚ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ
De ki: "Rabbim, kullarından tercih ettiği kişi için rızkı genişletir de daraltır da[1*]. Allah, hayra yaptığınız her harcamanın yerini doldurur[2*]. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır."

[1*] Şâe (شاء) fiili ile ilgili olarak bkz. Sebe 34/36. ayetin dipnotu.


(Sebe 34/40)
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَم۪يعًا ثُمَّ يَقُولُ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ
Allah bir gün onların hepsini toplayacak, sonra meleklere şöyle diyecektir: "Bunlar size mi kulluk ediyorlardı[*]?"

[*] Furkan 25/17-18. Allah, benzer soruyu İsa aleyhisselama da soracaktır (Maide 5/116-118).


(Sebe 34/41)
قَالُوا سُبْحَانَكَ اَنْتَ وَلِيُّنَا مِنْ دُونِهِمْۚ بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّۚ اَكْثَرُهُمْ بِهِمْ مُؤْمِنُونَ
Melekler şöyle diyecekler: "Haşa! Biz sana içten boyun eğeriz. Bizim velimiz /en yakınımız onlar değil, sensin. Onlar bize değil, görmedikleri varlıklara kulluk ediyor, çoğu onlara inanıyordu[*]."

[*] Cin kelimesinin kök anlamı duyu organlarından gizli kalan şeydir (Müfredat) Mekkeli müşrikler, Allah ile aralarına girdiğine inandıkları meleklere kulluk ettiklerini söylüyorlardı. Hiçbiri melekleri görmediği için Melekler ve onlar gibi olanların kendilerine değil, görmedikleri varlıklara ibadet ettiklerini ifade etmektedirler (Nisa 4/117,172, İsrâ 17/40, Enbiya 21/26-29, Zuhruf 43/19, Necm 53/19-28).


(Sebe 34/42)
فَالْيَوْمَ لَا يَمْلِكُ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ نَفْعًا وَلَا ضَرًّاۜ وَنَقُولُ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّت۪ي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ
Bugün birbirinize fayda sağlamaya da zarar vermeye de gücünüz yetmez[1*]. Yanlışa dalanlara şöyle diyeceğiz: “Hakkında yalan söyleyip durduğunuz bu ateşin azabını tadın[2*]!”

[1*] İnfitar 82/19.

[2*] Secde 32/20.


(Sebe 34/43)
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّا رَجُلٌ يُر۪يدُ اَنْ يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬كُمْۚ وَقَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌ مُفْتَرًىۜ وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۙ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ
Onlara ayetlerimiz, birbirini açıklayacak şekilde bağlantılarıyla birlikte okunduğunda “Bu sadece, atalarınızın kulluk ettiklerinden sizi uzaklaştırmak isteyen bir adamdır” derler ve şunu eklerler: "Bu (okuduğu) sadece düzmecedir, uydurulmuştur!” Kâfirlik edenler, kendilerine bu gerçek geldiğinde şunu da derler: “Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir[*]!”

[*] Furkan 25/4, Saffat 37/15, Sad 38/4-7, Ahkaf 46/7, Müddessir 74/18-25.


(Sebe 34/44)
وَمَٓا اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ كُتُبٍ يَدْرُسُونَهَا وَمَٓا اَرْسَلْنَٓا اِلَيْهِمْ قَبْلَكَ مِنْ نَذ۪يرٍۜ
Oysa onlara okuyup (bir şeyler) öğrenecekleri hiçbir kitap vermemiştik[1*]. Onlara senden önce herhangi bir uyarıcı da göndermemiştik[2*].

[1*] Mekkelilerin ataları olan İbrahim ve İsmail aleyhisselama kitap verilmiştir (Bakara 2/136, Al-i İmran 3/84, En’am 6/83-89, Meryem 19/54). Ancak bu ayet, o kitapların Muhammed aleyhisselamın muhatabı olan Mekkelilere ulaşmadığını göstermektedir (En’am 6/155-157, Zuhruf 43/21).

[2*] Kasas 28/46, Secde 32/3, Yasin 36/1-6.


(Sebe 34/45)
وَكَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۙ وَمَا بَلَغُوا مِعْشَارَ مَٓا اٰتَيْنَاهُمْ فَكَذَّبُوا رُسُل۪ي۠ فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ۟
Kendilerinden öncekiler de yalana sarıldılar. Üstelik bunlar, öncekilere verdiklerimizin onda birine bile ulaşamadılar[1*]. Öncekiler elçilerimi yalanladılar da benim onları tanımamam neymiş (gördüler)[2*]!

[1*] Rum 30/9, Fatır 35/44, Mü'min 40/21, Muhammed 47/10. Nuh kavmine verilen bilgi ve imkanlar bugün hayal edilemeyecek boyutlardadır (Nuh 71/13-20).

[2*] Yunus 10/39, Hac 22/42-44, Fatır 35/25-26, Zümer 39/25, Mülk 67/18.


(Sebe 34/46)
قُلْ اِنَّمَٓا اَعِظُكُمْ بِوَاحِدَةٍۚ اَنْ تَقُومُوا لِلّٰهِ مَثْنٰى وَفُرَادٰى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا۠ مَا بِصَاحِبِكُمْ مِنْ جِنَّةٍۜ اِنْ هُوَ اِلَّا نَذ۪يرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَد۪يدٍ
De ki: "Size tek bir şeyi, Allah için ikişer ikişer ve tek tek kalkıp düşünmenizi tavsiye ediyorum. Arkadaşınızda cinlerin bir etkisi yoktur[1*]. O, çetin bir azabın öncesinde sizin için yalnızca bir uyarıcıdır[2*]."

[1*] A'raf 7/184, Muminun 23/70, Tur 52/29, Kalem 68/2, Tekvir 81/22.

[2*] Hud 11/12, Hicr 15/89, Hac 22/49, Ankebut 29/50, Fatır 35/23, Sad 38/70, Ahkaf 46/9, Zariyat 51/50-51, Mülk 67/26.


(Sebe 34/47)
قُلْ مَا سَاَلْتُكُمْ مِنْ اَجْرٍ فَهُوَ لَكُمْۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ
De ki: "Sizden herhangi bir ücret istediysem o sizin olsun. Benim ücretim sadece Allah’a aittir[*]. O her şeye şahittir."

[*] En’am 6/90, Yusuf 12/104, Mu’minun 23/72, Furkan 25/57, Sad 38/86, Şura 42/23, Tur 52/40, Kalem 68/46.


(Sebe 34/48)
قُلْ اِنَّ رَبّ۪ي يَقْذِفُ بِالْحَقِّۚ عَلَّامُ الْغُيُوبِ
De ki: "Rabbim, gerçekleri ortaya koyar[1*]. O, bütün gaybı /her şeyin iç yüzünü iyi bilendir[2*]."

[1*] Enbiya 21/18.

[2*] Maide 5/109, 116, En’am 6/59, Tevbe 9/78, Hud 11/123, Nahl 16/77, Neml 27/65, Cin 72/26.


(Sebe 34/49)
قُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُع۪يدُ
De ki: "Hak geldi; artık batıl ne yeni bir şey ortaya koyabilir ne de eskileri geri getirebilir[*]."

[*] İsra 17/81.


(Sebe 34/50)
قُلْ اِنْ ضَلَلْتُ فَاِنَّمَٓا اَضِلُّ عَلٰى نَفْس۪يۚ وَاِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوح۪ٓي اِلَيَّ رَبّ۪يۜ اِنَّهُ سَم۪يعٌ قَر۪يبٌ
De ki: "Eğer sapmışsam, sapmam sadece kendi aleyhimedir. Doğru yola girmişsem bu da Rabbimin bana vahyettiği şey (Kur’an) sebebiyledir. O dinleyen, (kullarına) çok yakın olandır[*]."

[*] Bakara 2/186


(Sebe 34/51)
وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ فَزِعُوا فَلَا فَوْتَ وَاُخِذُوا مِنْ مَكَانٍ قَر۪يبٍۙ
Dehşete kapıldıkları, kaçma imkanlarının kalmadığı ve (ölüm melekleri tarafından) kolayca[1*] yakalandıkları sırada onları bir görsen[2*]!

[1*] “Kolayca” şeklinde tercüme edilen ifade lafzen “mekan-ı karîb” yani “yakın bir yer”dir. Eceli gelen kişi, ölüm meleklerinden kaçamayacağı için onlar onu, bulunduğu yerde kolayca yakalar, canını alırlar (En’am 6/61).

[2*] En’am 6/93, Enfal 8/50.


(Sebe 34/52)
وَقَالُٓوا اٰمَنَّا بِه۪ۚ وَاَنّٰى لَهُمُ التَّنَاوُشُ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍۚ
O zaman “Ona (Kur’an’a) iman ettik!" derler ama onlara göre çok uzak bir yerde kalan imana ulaşmaları nasıl mümkün olur!


(Sebe 34/53)
وَقَدْ كَفَرُوا بِه۪ مِنْ قَبْلُۚ وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ
Oysa daha önce onu görmezlikte direnmişlerdi, çok uzak bir yerde olan gayb (algılayamadıkları ahiret) hakkında da atıp tutuyorlardı.


(Sebe 34/54)
وَح۪يلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِاَشْيَاعِهِمْ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا ف۪ي شَكٍّ مُر۪يبٍ
Tıpkı bundan önce emsallerine yapıldığı gibi onlarla çok arzu ettikleri şey arasına set çekilmiştir[1*]. Onlar, kendilerini ikilemde bırakan bir şüphe içinde idiler[2*].

[1*] Bütün kafirler, ruhları bedenlerinden alınırken dünyaya geri çevrilmek isterler.  Ama önlerinde, yeniden dirilecekleri güne kadar bir engel vardır (Müminûn 23/99-100).

[2*] İbrahim 14/9, Şura 42/14.