ZÜMER
[*] "Rahmân” ve “Rahîm" kelimeleri, rahmet (رحمة) kökündendir. Rahmet, iyilik ve ikramı gerektiren incelik anlamındadır. Allah’ın özelliği olarak kullanılınca sadece iyilik ve ikram anlaşılır (Müfredât). Rahmân “rahmeti her şeyi kuşatan” demektir. Bu özellik Allah’tan başkasında olmayacağı için bu kelimeyi “iyiliği sonsuz” diye çevirdik. Rahîm “çok merhametli” demektir. Bu özellik Allah’ın dışındaki varlıklarda da olabileceği için ona "ikramı bol" anlamını verdik. Nitekim ‘rahîm’ kelimesi, Tevbe 9/128. ayette Resulullah için; Fetih 48/29. ayette ise müminler için kullanılmıştır.
[*] Tâhâ 20/4, Şuara 26/192-193, Secde 32/2, Mü’min 40/2, Fussilet 41/2, 42, Casiye 45/2, Ahkaf 46/2, Vakıa 56/80, Hakka 69/43.
[1*] Allah, insanları ve cinleri zorlu bir imtihandan geçirmek için nebiler göndermiş ve kitaplar indirmiştir (Bakara 2/213). Gökleri, yeri ve ikisinin arasındaki varlıkları da aynı maksatla yaratmıştır. Buna, bir çok ayette, “(بِالْحَقِّ) o gerçek için” ifadesiyle işaret edilir (Bakara 2/176, 213, Âl-i İmran 3/3-4, Nisa 4/105, Maide 5/48, İbrahim 14/19, Hicr 15/85, Nahl 16/3, İsra 17/105 -107, Ankebut 29/44, Rum 30/8, Zümer 39/5- 41, Şûrâ 42/17, Duhan 44/38-39, Ahkaf 46/3, Teğabun 64/3).
[2*] “Bir şey katmadan” meali verdiğimiz ifade “muhlis olarak” anlamındadır. Muhlis, ihlaslı kişi demektir. İhlas; sözlükte bir şeyi kirlilikten, bulanıklıktan temizleyip arındırmak, saflaştırmak, katıksız, arı, duru hale getirmektir. Bu kelime Kur’an’da, dini Allah’a has kılan yani Allah’ın dinine bir şey katmadan kayıtsız şartsız olarak ona içten boyun eğen, riyadan ve şirkten uzak olan samimi insanların ortak vasfını ifade etmek için kullanılır.
[3*] Ra’d 13/36, Hicr 15/99, Meryem 19/65, Zümer 39/11, 14, 66.
[1*] Nahl 16/52, Rum 30/30. Allah dinini tamamlamıştır (Maide 5/3); ona bir ekleme veya çıkarma yapılamaz. İçine Allah’tan başkasının söz ve hükümleri katılmış din, Allah’ın dini olamaz. Allah Teâlâ, kendisinden başkasına kulluk edilmemesi için, Kur’an ayetlerini birbirini açıklar şekilde indirmiş (En’am 6/114), bu açıklamalara erişilmesi için usul belirlemiş (Al-i İmran 3/7, A’raf 7/52, Zümer 39/23, Fussilet 41/3) ve bunun dışına çıkılmasını kabul etmemiştir (Hûd 11/1-2).
[2*] Veli (çoğulu evliya), araya başka bir şey girmeyecek şekilde birbirine yakın olan iki veya daha çok kişiden her birini ifade eder (Müfredât). İnsana sinir uçlarından daha yakın olan Allah (Kaf 50/16), herkesin velisi yani en yakınıdır (Bakara 2/257, Muhammed 47/11). Her şey gayet açık olduğu halde Allah’ı kendine uzak görenler ona, aracılarla ulaşmaya çalışırlar. Aracıları, veli veya evliya diye tanımlar ve kendilerini Allah’a ulaştırmaları için onların sözünü Allah’ın sözünün önüne geçirir, onlara kul köle olurlar (Ahkaf 46/5). Bunu bile bile yapan (Bakara 2/22, En’âm 6/75-79), onları ilahlaştırmış (A’raf 7/3, 30) ve tövbe edilmediği taktirde asla affedilmeyecek şirk günahına girmiş olur (Nisa 4/48, 116, A’raf 7/3, 30, Secde 32/4, Ahkaf 46/4-6).
[3*] Yunus 10/18.
[4*] Hac 22/56, 68-69 Secde 32/25, Casiye 45/17.
[5*] Kafirler, ayetleri görüp kavradıktan ve doğruluğuna inandıktan sonra onları yok sayıp üstünü örten kişiler oldukları için onların değişmez özelliği yalancılıktır. Bakara 2/39, Âl-i İmran 3/86, Nahl 16/104.
[1*] Bakara 2/116, Yunus 10/68, Kehf 18/4, Meryem 19/88-93, Enbiya 21/26, Saffat 37/151-152, Zuhruf 43/81-82.
[2*] Ra’d 13/16, Sad 38/65.
[1*] Allah, gökleri, yeri ve ikisinin arasındaki varlıkları, insanları ve cinleri zorlu bir imtihandan geçirmek için yaratmıştır (Ahzab 33/2’nin dipnotuna bkz.)
[2*] Gece ve gündüz, tıpkı Güneş ve Ay gibi yörüngesi olan iki ayrı varlıktır (Yasin 36/40). Uzay, zifiri karanlık olduğu halde dünyayı aydınlatan şey, kendine gelen güneş ışınlarını duhâya /ısı ve ışığa çeviren gündüzdür (Şems 91/1-3). Gecenin karanlık olma şartı olmadığı için (İsrâ 17/12) kutup bölgesinde, beyaz geceler oluşur. Güneşsiz günlerde bile bu bölgeleri aydınlatan, ufkun altından gelen güneş ışınlarını aydınlığa çeviren gündüzdür. Güneş ışığının olmadığı gece vaktinde gündüz gecenin altında kalır ama hem bulutları beyaz gösterir hem de hafif bir aydınlık oluşturur. Bu aydınlığa atmosfer aydınlığı, gök aydınlığı veya gece aydınlığı denir. Bu ayet, gece ve gündüzün, 24 saat boyunca dünyanın çevresini bir küre gibi sardığını bildirmektedir.
[3*] Yasin 36/40.
[1*] Allah insanlığın atası Âdem ve eşini nefsi vahideden /tek bir özden yaratmıştır (Nisa 4/1, En’âm 6/98, A’râf 7/189). İnsanın yeniden yaratılışı da ilk yaratılış gibi nefsi vahideden olacaktır (Lokman 31/28). Tek bir özden yaratılan ilk insanın nutfesi, çamurdan süzülerek oluşturulan çoklu bir karışımdır (Mü'minûn 23/12, İnsan 76/2) İnsan soyunun nutfesi ise meni ile cinsiyeti belirlenen ve mai mehinden süzülen bir nufte yani baba ve anneden gelen üreme hücrelerinin (mai mehin /yumurta ve mai dafık /sperm) birleşmesiyle oluşan döllenmiş yumurtadır (Mü’minûn 23/13, Secde 32/7-8, Necm 53/46, Kıyamet 75/37, Mürselat 77/20-21) Âdem ile Havva’yı oluşturan nutfe ile onların soyunu oluşturan nutfe içerik olarak aynı olmakla birlikte oluşumları farklıdır.
[2*] En’am 6/143-144. Dünya, yedi kat göğe benzer şekilde yaratılmıştır (Talak 65/12). Bu sebeple insanların ve diğer canlıların yaşadığı yeryüzü, dünyanın en üst katı yani yedinci katı olur. Gökten indirilen koyun, keçi, sığır ve deve de yedinci kat gökten indirilmiş olmalıdır. Yedinci kat göğün son noktasında sidre ağacının yani arap kirazının bulunduğu da anlatılır. (Necm 53/14). Dolayısıyla ağacın bulunduğu yerde hayvanlar da yaşar. Zaten dünyadaki her şeyin deposunun, Allah’ın katında olduğu ve belli bir ölçüye göre indirildiği bildirilir (Hicr 15/21).
[3*] Erkeğin tohumu /menisi kadının üreme organına bırakılınca onun yumurtası ile birlikte bir süre kalabileceği yerde yani karar-ı mekîn’de döllenmiş yumurtaya dönüşür (Mü'minûn 23/12-13, Abese 80/18-20). Çocuğun cinsiyeti ve diğer özellikleri bu sırada belli olur (Necm 53/45-46, Maide 5/32, Enbiya 21/35). oradan da doğuma kadar kalabileceği yere yani rahim cidarına doğru giderken yeni bir yapıya dönüşür. Rahim cidarına yapışınca da bebeğin oluşumu başlar. Böylece insanın yaratılışı bu üç karanlık yerde gerçekleşir. Annenin vücudunda, bir müddet kalınabilecek iki korunaklı yer /karar-ı mekîn vardır. Bunlardan biri döllenmeyi sağlayan fallop tüpleri (Mü'minûn 23/12-13), diğeri de bilinen bir süreye yani doğuma kadar kalacağı rahimdir (Mürselat 77/20-22).
[4*] En’am 6/102, Fatır 35/13, Mü’min 40/62-64.
[5*] Yunus 10/32.
[1*] İbrahim 14/8, Fatır 35/15.
[2*] Bakara 2/152, Nisa 4/147, İbrahim 14/7, Neml 27/40, Lokman 31/12.
[1*] Ayetteki endâd (أنداد) kelimesinin tekili nidd’dir (نِدٌّ). Nidd, “bir şeyin benzeri ve işlerinde ona muhalefeti olan varlık” anlamındadır (el-Ayn). Müşrikler, Allah ile ortak özelliklere sahip olduğuna inandıkları varlıkları araya koyarak isteklerini, onların aracılığı ile Allah’a kabul ettireceklerine inanırlar. Bakara 2/22, 165, İbrahim 14/30, Sebe 34/33, Zümer 39/8, Fussilet 41/9. Ayrıca ilgili ayetler için bkz.En’am 6/63-64, Yunus 10/22-23, İsra 17/67-69, Ankebut 29/65, Lokman 31/31-32.
[2*] İnsanları Allah’ın yolundan saptıranlar, dini kullanarak çeşitli çıkarlar sağlarlar. Bunlar, ahiret nimetinin yanında azdır ve kısa sürelidir (En’am 6/44, Tevbe 9/34).
[3*] Yunus 10/12, 21, Hud 11/9-10, Rum 30/33-34, Zümer 39/49, Fussilet 41/50-51.
[1*] Tâhâ 20/130. Gece üç ana bölümden oluşur. Eşite yakın uzunlukta olan birinci ve üçüncü bölümü alacakaranlık, ikisinin arası ve en uzun bölümü gecenin ortasıdır (Müzzemmil 73/20). Akşamın alaca karanlığı iki bölümden oluşur. Birinci bölümü akşam namazı, ikincisi yatsı namazı vaktidir. Sabahın alaca karanlığı da ikiye ayrılır, birinci bölümü fecr-i kâzib yani seher ve sahur vakti, ikincisi de fecr-i sâdık yani sabah namazı vaktidir. Yatsının sonundan sabah namazı vaktine kadar olan kısım teheccüd namazı vaktidir (İsra 17/78-79, Nûr 24/58). O vakitte farz namaz kılınmaz.
[3*] Secde 32/18, Sad 38/28, Mü'min 40/58, Casiye 45/20-21, Mücadele 58/11, Haşr 59/20.
[4*] “Aklıselim sahibi olanlar” anlamı verdiğimiz ifade “ulü’l-elbâb”dır. Bkz. Bakara 2/179’un dipnotu.
[1*] Allah’ın Elçisi, Allah’ın sözünü ulaştırmakla görevli olduğu için ayete böyle meal vermek gerekir (Maide 5/99, Nahl 16/35, Nur 24/54).
[2*] Hac 22/1, Lokman 31/33, Zümer 39/16.
[3*] Yunus 10/26, Ra’d 13/18, Nahl 16/30, Enbiya 21/101, Necm 53/31-32, Hadid 57/10.
[4*] Ankebut 29/56.
[5*] Mü’min 40/40.
[*] En’am 6/14, 162-163, Yunus 10/104, Neml 27/91, Mü’min 40/66.
[1*] A’raf 7/40-41, İbrahim 14/49-50, Ankebut 29/55, Vakıa 56/41-43.
[2*] Zümer 39/10.
[1*] Tağut, haddini aşmakta ileri giden insan ve cin şeytanlarıdır. Bunlar, yoldan çıkmakla kalmaz ayetleri ya yok sayarak ya da anlamlarını bozarak başkalarının da haddini aşmasına ve yoldan çıkmasına sebep olurlar (Bakara 2/256, 257; Nisa 4/51, 60, 76; Maide 5/60; Nahl 16/36).
[1*] Zümer 39/23, 55.
[2*] “Aklıselim sahibi olanlar” anlamı verdiğimiz ifade “ulü’l-elbâb”dır. Bkz. Bakara 2/179’un dipnotu.
[*] Tevbe 9/80, Secde 32/18, Saffat 37/31, Zümer 39/71, Mü’min 40/6.
[*] Nisa 4/122, Furkan 25/75, Ankebut 29/58, Lokman 31/8-9, Sebe 34/37.
[*] Bakara 2/22, En’am 6/99, İbrahim 14/32, Yunus 10/24, Nahl 16/10-11, Kehf 18/45, Tâhâ 20/53, Hac 22/63, Fatır 35/27, Hadid 57/20.
[1*] Yunus 10/108, İsra 17/15, Lokman 31/12.
[2*] En’am 6/125.
[3*] Hicr 15/9.
[4*] İsra 17/82.
[5*] Hadid 57/16.
[1*] Zümer 39/18, 55.
[2*] “Birbirine benzeyen” anlamı verilen kelime “müteşabih”, “ikişerli yapıda” anlamı verilen kelime ise “mesânî”dir. İkişerli yapı, muhkem ve müteşabih ayetlerden oluştuğu için (Âl-i İmran 3/7) bu kelimeler, burada, Kur’an’ın özelliğini anlatmaktadır. Allah Teala kitabını, bu yöntemle açıklar (A’raf 7/52, Hud 11/1-2, Fussilet 41/3).
[3*] Enfal 8/2, Hac 22/35.
[4*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz: http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html
[5*] “Doğru yolda sayacak” diye tercüme edilen hidayet (هداية) kökünden “hâdi” (هادي) kelimesidir. Hidayet, nazikçe yol göstermektir (Müfredat). Allah’ın hidâyeti dört çeşittir: Birincisi; varlığını, birliğini ve her şeyden yakın olduğunu her vesileyle göstermesidir. Bu yüzden Allah, yanlış yola girenleri bir şekilde uyarır (Şems 91/8-10, En’âm 6/125). Allah’ı, ulaşılamaz görüp araya aracılar koymayı müşriklik sayar ve bu davranışı asla bağışlamaz (Nisâ 4/48, 115-117). İkincisi, iyiyi kötüden ayırma özelliği verdiği insana doğruyu bulmasında rehberlik etmesidir (Enfal 8/29). Üçüncüsü, indirdiği kitaplarla yol göstermesidir. Bu yüzden o kitapların her biri birer hüdâ yani rehberdir (Bakara 2/2, 38). Dördüncüsü de doğru tercihte bulunan herkesi yoluna kabul etmesi ve doğru yolda olduğunu onaylamasıdır (İbrahim 14/4). Burada, dördüncü anlamdadır. Yani Allah’ın doğru yolda olduğunu onaylamadığı birini, kimse doğru yolda sayamaz.
[*] Fussilet 41/40.
[1*] Sebe 34/45, Fatır 35/25, Mülk 67/18.
[2*] Nahl 16/26.
[1*] Eğrilik anlamı verdiğimiz İvec (عوج), çok dikkat edilmedikçe anlaşılamayacak olan eğriliktir (Müfredat). Doğruya çok yakın görünecek şekilde anlamda yapılan çarpıtmalar, böyle eğriliklerdir. Kur’an’da herhangi bir ivec yoktur (Kehf 18/1); ancak insanlar Kur’an’a uymak yerine Kur’an’ı kendilerine uydurmak için anlamı çarpıtabilir yani ivec yapabilirler.
[2*] Kur'an, karae (قرأ) fiilinin mastarı olan kur (القُرْء) veya kar (القَرْء)’dan türetilmiştir; anlamı, toplama ve birleştirmedir. Mastar olarak kullanıldığı gibi bütünlük ve küme anlamında isim olarak da kullanılır. Allah’ın kitabına Kur’an denmesi, bütün sureleri toplayıp bir araya getirmesi sebebiyledir (Lisanu’l-Arab). Arapçada Kur’an (قُرْآنً)’ın çoğulu olmadığından tekil için de çoğul için de kullanılır. Bu sebeple kur’ân (قُرْآن) kelimesine, bağlamına göre, kur’ânlar diye de anlam verilebilir.
[*] Nahl 16/75-76, Rum 30/28. Bu konu İncil’de de şöyle örneklendirilir: “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı’ya hem de paraya kulluk edemezsiniz.” (Matta 6:24)
[*] İbrahim 14/21, Şuara 26/96-102, Sebe 34/31-33, Saffat 37/27-32, Sad 38/64.
[*] En’am 6/21, 93, A’raf 7/37, Yunus 10/17, Hud 11/18, Ankebut 29/68.
[*] Nahl 16/31, Enbiya 21/102, Furkan 25/16, Yasin 36/57, Fussilet 41/31, Şûrâ 42/22, Kaf 50/35.
[*] Âl-i İmran 3/195, Nisa 4/48, 116, Enfal 8/29, Nahl 16/96-97, Kehf 18/88, Ankebut 29/7, Teğabün 64/9.
[1*] Bakara 2/137, Hicr 15/95.
[2*] Bkz. Zümer 39/23’ün dipnotu.
[1*] Yunus 10/31, Mu’minun 23/84-89, Ankebut 29/61, Lokman 31/25, Zuhruf 43/9-10, 87.
[2*] En’am 6/17, Yunus 10/107.
[*] Aynı ifadeleri, Nuh (a.s.) ve Şuayb (a.s.) da kavimlerine karşı kullanmıştır (Hud 11/39, Hud 11/93).
[1*] Zümer 39/2’nin dipnotuna bakınız.
[2*] En’am 6/104, Yunus 10/108, İsra 17/15, Neml 27/92, Rum 30/44, Fussilet 41/46.
[1*] Bu ayete göre insan, biri beden diğeri ruh olmak üzere iki nefisten oluşur. Ruhun çoğunlukla can ile aynı şey olduğu zannedilir. Oysa ruhun üflenmesi, ana rahminde bütün organların tamamlanmasından sonra olur. Ruh bedenle birleştiğinde insan, dinleyen, basiret ve gönül sahibi olan bir canlı türü haline gelir (Mü'minûn 23/12-14, Secde 32/7-9). Beden, bir bilgisayarın donanımına; can, donanıma güç veren elektriğe benzetilebilir. Ruh ise bilgisayarın işletim sistemi gibi olur. İşletim sistemi nasıl bütün bilgileri koruyorsa ruh da öyledir. Bu ayete göre Allah insanı iki şekilde vefat ettirir; biri uyuyunca diğeri de ölünce olur. Ruh ve canın farklı şeyler olduğu, uyuyan insanın canlılığını korumasından da anlaşılır. Uyuyanın ruhu, uyandığında; ölenin ruhu ise ahirette bedenler yeniden diriltildiğinde geri döner (Tekvîr 81/7). Yeniden dirilen kişi kendini uykudan uyanmış gibi hisseder ve "Uyuduğumuz yerden bizi kim kaldırdı?" der (Yasin 36/52).
[2*] Belirlenmiş ecel (ecel-i müsemma) için Bkz. En’am 6/2 ve dipnotu.
[*] Yunus 10/18.
[1*] Şefaat, birine eşlik etmek veya arka çıkmaktır (El-Ayn, Müfredât). Dünyada insanlar birbirlerine şefaat edebilir, yani arka çıkıp destek olabilirler (Nisa 4/85); ama mahşer günü kimse kimseye şefaat edemez (Bakara 2/48, 254; İnfitar 82/17-19). Cennete gitmiş biri, şirk günahı ile değil de diğer günahlarından dolayı cehenneme girip cezasını çekmiş olan bir yakınına, Allah’ın onayıyla şefaat edebilir yani onu yanına alabilir (A’raf 7/46-49, Meryem 19/86-87, Tur 52/21). Çünkü Allah’ın onayı olmadan şefaat olmaz (Bakara 2/255, Tâhâ 20/109, Secde 32/4, Sebe 34/23).
[2*] Bakara 2/107, Al-i İmran 3/189, Maide 5/40, 120, Tevbe 9/116, Nur 24/42, Furkan 25/2, Şûrâ 42/49, Zuhruf 43/85, Casiye 45/27, Fetih 48/14, Hadid 57/2, 5, Buruc 85/9.
[1*] Bazı kimseler ahirete, Allah’ın istediği gibi inanmaz, o konuda yanlış bilgilere sarılarak yoldan çıkarlar (Bakara 2/80, Âl-i İmran 3/24, Yunus 10/18, Zümer 39/43).
[2*] İsra 17/46, Mü'min 40/12.
[1*] “Bölme” anlamındaki “fatr (فطر)” kökünden gelen fıtrat kavramı (Lisan’ul-arab) Kur’an’da, tabiatta ve insan vücudunda geçerli oluşum, gelişim, değişim ve dönüşüm kanunları anlamında kullanılır. Allah, bütün varlıkları bölünme kanununa göre yaratmıştır. Göklerin, yerin, insanların, hayvanların, bitkilerin yani her şeyin yapısı ve işleyişi fıtrata göredir (İsra 17/51, Hac 22/18, Nûr 24/41, Fatır 35/1, Şûrâ 42/11). Allah, kendi dinini de fıtrat olarak tanımlamıştır (Rum 30/30). Çünkü fıtrat aynı zamanda kulluğu, teslimiyeti ve itaati de ifade eder (En’am 6/14, 79, Yusuf 12/101, Tâhâ 20/72, Yasin 36/22). İslam dinine uyan, fıtrata uymuş, hem vücuduyla hem de varlıklar âlemiyle tam bir uyum içine girmiş olur (Âl-i İmran 3/83, Fussilet 41/11). Artık üzerinde ne bir korku kalır ne de üzüntü (Bakara 2/38). Bu uyumu bozan, toplumu ve çevreyi de bozar (Rum 30/41).
[2*] Hac 22/56.
[*] Âl-i İmran 3/91, Mâide 5/36, Yunus 10/54, Ra’d 13/18, Meâric 70/11-14.
[*] Hud 11/8, Nahl 16/34, Zümer 39/48, Casiye 45/32-33, Ahkâf 46/26.
[1*] Allah insanları zenginlik ve fakirlikle imtihan eder. Çoğu kimse, zenginleşince onu kendinden bilir, fakir düşünce de suçu Allah’a atar (Fussilet 41/50, Fecr 89/15-16).
[2*] “Fitne”, altını içindeki yabancı maddelerden ayırmak için ateşe sokmaktır (Müfredat). Kur’an’da bu kelime imtihan (A’râf 7/155), aldatma (A’râf 7/27), cehennem azabı (Zariyât 51/10-14) ve savaş (Bakara 2/216) anlamlarında kullanılmıştır.
[3*] Yunus 10/12, 21, Hud 11/9-10, Rum 30/33-34, Zümer 39/8, Fussilet 41/50-51.
[1*] Bunun bir örneği Karun’dur (Kasas 28/78).
[2*] Hicr 15/80-84, Mü’min 40/82.
[1*] Şâe (شاء) ile ilgili detaylı bilgi için bkz Ra’d 13/13. ayetin dipnotu.
[2*] Ra’d 13/26, İsra 17/30, Kasas 28/82, Rum 30/37, Ankebut 29/62, Sebe 34/36, 39, Şûrâ 42/12.
[1*] Allah’ın Elçisi, Allah’ın sözünü ulaştırmakla görevli olduğu için ayete böyle meal vermek gerekir (Maide 5/99, Nahl 16/35, Nur 24/54).
[2*] Bunlar, yaptıkları aşırılıklardan dolayı günahkar olan insanlardır.
[3*] İşlenen günah ne olursa olsun, terk edilerek tövbe edilir ve doğru yola girilirse Allah, günahı bağışlamakla kalmaz, onu sevaba çevirerek ikramda da bulunur (Âl-i İmran 3/135-136, Nisa 4/17, 48, 116, A’raf 7/153, Nahl 16/119, Tâhâ 20/82, Furkan 25/68-71)
[*] İbrahim 14/31, Rum 30/31, 43, Şûrâ 42/47.
[*] İndirilenlerin en güzeli Kur’an’dır (Zümer 39/23). Allah, önceki kitaplardaki hükümlerin çoğunu bu kitaba almış /misliyle nesh etmiş (Bakara 2/106, Nisa 4/163, Şûrâ 42/13) bazılarını da almamış (Maide 5/15), bir kısmını ise daha iyisi ile değiştirmiş /hayırlısıyla nesh etmiş (Bakara 2/183-187, Nisa 4/15-16, Maide 5/6) ve dinini tamamlamıştır (Maide 5/3).
[*] En’am 6/31, Enbiya 21/46, 97.
[*] Bakara 2/167, En’am 6/27-28, A’raf 7/53, Mü’minun 23/99-100, Secde 32/12, Fatır 35/36-37, Mü’min 40/11.
[*] Tâhâ 20/126, Mü’minun 23/66-67, 105, Furkan 25/27-29, Ahzab 33/66, Zümer 39/71, Casiye 45/31.
[1*] Âl-i İmran 3/106, Yunus 10/27, Abese 80/40-42, Ğaşiye 88/2-7.
[2*] Zümer 39/32.
[*] A’raf 7/35, Yunus 10/62-64, Enbiya 21/101-103, Neml 27/89.
[1*] Şûrâ 42/12.
[*] En'am 6/88, Yunus 10/105, Ra'd 13/36, Hac 22/26, Kasas 28/87. Gelenekte nebilerde ismet (günahtan korunmuşluk) sıfatı olduğuna inanılır. Bu ayette, nebimize ve önceki bütün nebilere en büyük günah olan şirkten uzak kalmaları emredildiğine göre, nebilerin de günahlardan korunmuş olmadıkları açıktır (Nisa 4/172 -173).
[*] Yalnız Allah’a kul olma görevi, sadece nebilere değil, tüm insanlara verilmiştir (Nisa 4/48, 116, 172, Zümer 39/2).
[1*] En’am 6/91, Hac 22/74.
[2*] Enbiya 21/104.
[*] En’am 6/73, Kehf 18/99, Tâhâ 20/102, Mü’minun 23/101, Neml 27/87, Yasin 36/51, Saffat 37/19, Kaf 50/20, Hakka 69/13, Nebe 78/18.
[1*] Mahşer günü, gökler dürülmüş (Enbiya 21/104, Zümer 39/67) ve güneşin çevresi de sarılmış (Tekvir 81/1) olacağı için Allah yeryüzünü, kendi nuruyla aydınlatacaktır.
[2*] Ahirette ortaya çıkarılacak kitaplar iki türlüdür. Biri her ümmetin nebisine verilen kitap (Casiye 45/28) diğeri de her kişinin amel defteridir. Çünkü yeniden dirilme gerçekleşince dünyada iken amelleri yazmakla görevli iki melek, görevlendirildikleri kişinin yanına gelir ve onu, amel defteriyle birlikte mahşer yerine götürür (Kaf 50/21). Orada sıralarının gelmesini beklerler (Nebe 78/38). Sırası gelen günahkar, günahları ile ilgili kayıtları görünce korkudan titreyerek suçlarını itiraf eder (Kehf 18/49). İyiler de çok mutlu olur ve şöyle derler: “İşte alın, okuyun kitabımı!” (Mü’minun 23/62, Casiye 45/29, Hakka 69/19).
[3*] Nisa 4/41, Nahl 16/89, İsra 17/71, Kasas 28/75, Kaf 50/17-21, Hadid 57/19.
[4*] Bakara 2/281, Nisa 4/40, Enbiya 21/47, Mü’min 40/17.
[*] Âl-i İmran 3/25, 185, Nahl 16/111, Nur 24/25, Mü’min 40/17, Ahkaf 46/19.
[1*] Hicr 15/43-44, Neml 27/83, Fussilet 41/19.
[2*] En’am 6/130, Mülk 67/6-11.
[3*] Mü’min 40/6.
[*] Ra’d 13/22-24, İbrahim 14/23, Hicr 15/45-46, Nahl 16/31-32, Furkan 25/75-76, Sad 38/49-50, Zuhruf 43/70-73, Kaf 50/31-35.
[1*] Cennette insanlar, farklı derecelerde olur ve her biri, cennetin farklı bir bölümüne yerleştirilir (Nisa 4/42, En’am 6/132, Enfal 8/4, İsra 17/21, Tâhâ 20/75-76, Ahkaf 46/19). Bu ayete göre onların, yerleştirildikleri cennette yer seçme hakları vardır.
[2*] Âl-i İmran 3/136, A’raf 7/43, Tâhâ 20/75-76, Ankebut 29/58.
[1*] Mü’min 40/7, Hakka 69/17.
[2*] Yunus 10/10.
Süleymaniye Vakfı Meali