YASİN

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Yasin 36/1)
يٰسٓۜ
Yâ-Sîn[*]!

[*] Bu harflere huruf-u mukattaa /birbiri ile bağlantısı kesilmiş harfler denir. Bunların Nebîmize sorulmamış olması, bilinen bir anlamının olduğunu gösterir. Yoksa müşrikler bunu dillerine dolar, Nebîmizi sürekli rahatsız ederlerdi. Bununla ilgili sorular, İslam’ın Arap yarımadası dışına yayılmasından sonra başlamıştır.

Bu harflerle başlayan yirmi dokuz sureden yirmi beşinde Kur’an’a, dördünde de önemli konulara vurgu yapılıyor olmasından, onların dikkatleri toplama görevi yaptığı anlaşılır. Türkçede böyle bir kullanım yoktur.


(Yasin 36/2)
وَالْقُرْاٰنِ الْحَك۪يمِۙ
Bütün hüküm ve bilgileri doğru olan[1*] Kur’ân’a[2*] yemin olsun ki!

[1*] Hakîm, hikmetli demektir. Hikmet, Allah’ın indirdiği ve yarattığı ayetlerden çıkarılan doğru bilgidir. Allah Teâlâ, Kur’ân’dan hikmet çıkarma yöntemini ayrı bir ilim olarak ortaya koymuştur. (A’raf 7/52


(Yasin 36/3)
اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَۙ
(Ey Muhammed!) Sen kesinlikle elçilerimdensin[*].

[*] Bakara 2/252.


(Yasin 36/4)
عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۜ
Dosdoğru bir yoldasın[*].

[*] En’am 6/161, Zuhruf 43/43.


(Yasin 36/5)
تَنْز۪يلَ الْعَز۪يزِ الرَّح۪يمِۙ
(Kur’an) Daima üstün ve ikramı bol olan (Allah) tarafından indirilmiştir[*].

[*] Taha 20/4, Şuara 26/192-193, Secde 32/2, Zümer 39/1, Mü’min 40/2, Fussilet 41/2, 42, Casiye 45/2, Ahkaf 46/2, Vakıa 56/80, Hakka 69/43.


(Yasin 36/6)
لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَٓا اُنْذِرَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ
Ataları uyarılmamış, bu yüzden (gerçeklerden) habersiz kalmış bir topluluğu uyarman için (indirilmiştir)[*].

[*] Mekke’ye, Muhammed aleyhisselamdan önce gelen nebi, İsmail aleyhisselamdır. Allah ona kitap indirmiştir (Bakara 2/136, Al-i İmran 3/84) ama o kitap Mekkelilere ulaşmadığı ve Muhammed aleyhisselama kadar kendilerine başka bir nebi de gelmediği için onlar, uyarılmamış bir toplum sayılmıştır (Al-i İmran 3/20, Kasas 28/46, Secde 32/3, Sebe 34/44, Cuma 62/2).


(Yasin 36/7)
لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلٰٓى اَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
Onların çoğu için o söz /cezalandırma sözü hak oldu, çünkü onlar inanıp güvenmiyorlar[*].

[*] Kur’ân’ın Allah’ın sözü olduğunu anlayan ona inanır, ama hayat tarzını ve beklentilerini değiştirmek istemeyen, Kur’ân’ı görmezlikte direnerek kâfir olur. Arapçada bir şeyin üstünü örtene kâfir denir. Kafirler doğruları bilirler ama hesaplarına uymadığı için görmezlikten gelirler (Al-i İmran 3/106, En’am 6/109, A’raf 7/146, Yunus 10/33, 96-97, Şuara 26/201).


(Yasin 36/8)
اِنَّا جَعَلْنَا ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْ اَغْلَالًا فَهِيَ اِلَى الْاَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ
(Sanki) boyunlarına, çenelerine kadar dayanan halkalar takmışız da başları dikili haldedirler[*].

[*] Bu ifade, kibrinden dolayı ayetlere boyun eğmeyen insanların durumunu temsili olarak anlatmaktadır (Bakara 2/6-7, En’am 6/25, İsra 17/45-46, Kehf 18/57, Lokman 31/7, Fussilet 41/4-5, Casiye 45/7-8).


(Yasin 36/9)
وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَاَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ
(Sanki) Önlerine bir set, arkalarına da bir set çekip kendilerini kuşatmışız da göremiyorlar[*].

[*] Bu iki ayette, Mekkelilerin, Kur’ân karşısındaki tavırları, temsili istiare (alegori) denen sembollerle canlandırılmıştır. Mecaz çeşitlerinden olan istiarede gerçek anlamı kastetme ihtimali olmadığı için  benzetme edatı kullanılmaz. Türk okuyucular, bu gibi ayetlerde geçen ifadeleri (bizim dilimizde alışılmamış anlam kalıpları olduğundan) mecaz değil, gerçek sanabileceği için benzetme edatı olarak “sanki” kelimesini kullanma zorunluluğu doğmuştur.


(Yasin 36/10)
وَسَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için fark etmez[*], inanıp güvenmiyorlar!

[*] Ayetleri görmezlikte direnenler için fark etmese de Müslümanların onları uyarmaya devam etmesi gerekir (A’raf 7/164, Hicr 15/94).


(Yasin 36/11)
اِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِۚ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَاَجْرٍ كَر۪يمٍ
Sen ancak bu doğru bilgiye /zikre[1*] uyan ve içten içe Rahman’dan çekinen kimseyi uyarabilirsin[2*]. Sen onu, mağfiret /bağışlanma ve değerli bir ödül ile müjdele.

[1*] Zikir akılda tutulması gereken doğru bilgi anlamındadır.  Ayrıca, hem önceki kitapların hem de Kur’an’ın ortak adıdır (Nahl 16/43-44, Enbiya 21/7, 24).


(Yasin 36/12)
اِنَّا نَحْنُ نُحْيِ الْمَوْتٰى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَاٰثَارَهُمْۜ وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ۟
Ölüleri biz dirilteceğiz biz![1*] Yapıp ettiklerini de geride bıraktıklarını da yazıyoruz[2*]. Her şeyi, açık bir ana kitapta tek tek kaydetmiş olacağız[3*].

[1*] Hicr 15/23, Kaf 51/43.

[2*] “Geride bıraktıkları” şeklinde ifade edilen kelime “eserleri (آثَارَهُمْ)”dir. Nebîmizin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İnsan ölünce amel defteri kapanır, yalnız şu üç amelin sevabı yazılmaya devam eder: Sadaka-i cariye (sürekliliği olan hayır), kendisinden faydalanılan ilim ve ona dua eden iyi evlat" (Müslim, Vasiyyet 14 (1631), Ebû Dâvûd, Vasâyâ 14; Tirmizî, Ahkâm 36; Nesâî, Vasâyâ 8)
 

(Yasin 36/13)
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا اَصْحَابَ الْقَرْيَةِۢ اِذْ جَٓاءَهَا الْمُرْسَلُونَۚ
Onlara şu kentin ahalisini örnek olarak anlat: Bir gün oraya elçilerimiz gelmişti.


(Yasin 36/14)
اِذْ اَرْسَلْنَٓا اِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُٓوا اِنَّٓا اِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ
Onlara iki elçi göndermiştik, ikisini de yalancı saydılar. O elçileri, bir üçüncüsü ile destekledik. “Biz, size gönderilen elçileriz.” dediler[*].

[*] İncil’de “Resullerin İşleri” bölümünde verilen bilgilerle bu âyetler arasında uyum vardır.


(Yasin 36/15)
قَالُوا مَٓا اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۙ وَمَٓا اَنْزَلَ الرَّحْمٰنُ مِنْ شَيْءٍۙ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا تَكْذِبُونَ
Kentin ahalisi şöyle dedi: “Siz sadece bizim gibi bir beşersiniz![1*] Rahman[2*] da bir şey indirmiş değildir[3*]; siz sadece yalan söylüyorsunuz!”

[1*] İbrahim 14/10, İsra 17/94.

[2*] Rahmân, iyiliği sonsuz demektir. Çoğu kimse, Allah’ın her şey vermesini ama emir vermemesini ister.

[3*] En’am 6/91, Mülk 67/8-9.


(Yasin 36/16)
قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ اِنَّٓا اِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ
Elçiler şöyle dediler: “Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.


(Yasin 36/17)
وَمَا عَلَيْنَٓا اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ
Bizim görevimiz apaçık bir tebliğden ibarettir[*].”

[*] Nahl 16/35, Ankebut 29/18.


(Yasin 36/18)
قَالُٓوا اِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْۚ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Kent ahalisi dedi ki: “Sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık[1*]. Eğer vazgeçmezseniz kesinlikle sizi taşa tutarız, tarafımızdan size mutlaka acıklı bir azap gelir[2*].”

[1*] Zamanında Salih Aleyhisselam (Neml 27/47) ve Musa Aleyhisselam (A’raf 7/131) da benzer ithamlarla karşılaşmışlardır.

[2*] Bu tehditlerin aynısı Nuh Aleyhisselam (Şuara 26/116), İbrahim Aleyhisselam (Meryem 19/46), Şuayb Aleyhisselam (Hud 11/91) ve Ashab-ı Kehf (Kehf 18/20) için de yapılmıştı.


(Yasin 36/19)
قَالُوا طَٓائِرُكُمْ مَعَكُمْۜ اَئِنْ ذُكِّرْتُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ
Elçiler dediler ki: “Sizi uğursuzluğa uğratan kendi tavrınızdır. Size doğru bilgiler verildi diye mi (rahatsız oldunuz)[*]? Aslında siz, aşırı giden bir topluluksunuz.”

[*] Bir topluma Allah’ın bir elçisi geldiği zaman bir kesim ona inanır, bir kesimse karşı çıkar. Bu yüzden çözülme ve parçalanma kaçınılmaz olur (Bakara 2/213, Beyyine 98/1-4).


(Yasin 36/20)
وَجَٓاءَ مِنْ اَقْصَا الْمَد۪ينَةِ رَجُلٌ يَسْعٰى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَل۪ينَۙ
Bir adam, şehrin en uzak yerinden koşa koşa gelerek şöyle dedi: “Ey halkım, bu elçilere uyun!


(Yasin 36/21)
اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْـَٔلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ
Sizden bir karşılık istemeyen bu kişilere uyun! Bunlar doğru yoldalar!


(Yasin 36/22)
وَمَا لِيَ لَٓا اَعْبُدُ الَّذ۪ي فَطَرَن۪ي وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Beni yaratana niye kulluk etmeyeyim ki! Siz de onun huzuruna çıkarılacaksınız.


(Yasin 36/23)
ءَاَتَّخِذُ مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً اِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمٰنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنّ۪ي شَفَاعَتُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا يُنْقِذُونِۚ
Ben onunla arama ilahlar mı koyacağım? Rahman bana bir zarar vermek istese onların şefaati bir işime yaramaz. Onlar beni kurtaramazlar[*].

[*] Yunus 10/107, Zümer 39/38.


(Yasin 36/24)
اِنّ۪ٓي اِذًا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
Öyle yaparsam kesinlikle açık bir sapkınlık içinde olurum.


(Yasin 36/25)
اِنّ۪ٓي اٰمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِۜ
Ben sizin Rabbinize /Sahibinize inandım, beni dinleyin!” dedi.


(Yasin 36/26)
ق۪يلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَۜ قَالَ يَا لَيْتَ قَوْم۪ي يَعْلَمُونَۙ
(Adamı öldürdüler) Ona: “Şu bahçeye gir!” denildi. (Orayı görünce) şöyle dedi: “Ah, keşke halkım bilseydi[*]!.

[*] Bu şahıs, insanları Allah'ın yoluna davet ederken öldürüldüğü için şehit olmuştur; Allah katında bir bahçede rızıklandırılmaktadır (Âl-i İmran 3/157, 169-171). Allah yolunda öldürülenler ölü değil, diridirler ama biz onların durumunu kavrayamayız (Bakara 2/154).


(Yasin 36/27)
بِمَا غَفَرَ ل۪ي رَبّ۪ي وَجَعَلَن۪ي مِنَ الْمُكْرَم۪ينَ
Rabbimin beni neye karşılık bağışladığını ve ikram görenlerden biri yaptığını (keşke bilselerdi!)[*]”

[*] Al-i İmran 3/169-171

 

(Yasin 36/28)
وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى قَوْمِه۪ مِنْ بَعْدِه۪ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا كُنَّا مُنْزِل۪ينَ
Onun arkasından halkına gökten bir ordu indirmedik, zaten indirecek de değildik.


(Yasin 36/29)
اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ خَامِدُونَ
Tek bir yüksek ses yetti[1*], onlar hemen alevi sönmüş ateşe döndüler[2*].

[1*] Hud 11/66-67, 94, Hicr 15/73, 83, Mu’minun 23/41, Ankebut 29/40, Kamer 54/31.

[2*] Enbiya 21/11-15.


(Yasin 36/30)
يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِۚ مَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
Yazık böyle kullara! Kendilerine ne zaman bir elçi gelse onu mutlaka hafife alırlar[*].

[*] Hicr 15/11, Zuhruf 43/7.


(Yasin 36/31)
اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ اَنَّهُمْ اِلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ
Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi[*], bunlara bir daha geri dönmediklerini görmediler mi?

[*] Yusuf 12/109, Meryem 19/98, Taha 20/128, Secde 32/26, Fatır 35/44, Mü'min 40/21, 82, Muhammed 47/10.


(Yasin 36/32)
وَاِنْ كُلٌّ لَمَّا جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ۟
Onların hepsi, kesinlikle toplanacak, huzurumuza çıkarılacaktır![*]

[*] Yasin 36/53.


(Yasin 36/33)
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الْاَرْضُ الْمَيْتَةُۚ اَحْيَيْنَاهَا وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ
Ölü toprak onlar için bir ayet /göstergedir: O toprağı canlandırdık ve ondan tahıl çıkardık, sonra onlar o tahıldan yerler[*].

[*] Bakara 2/164, Nahl 16/65, Ankebut 29/63, Rum 30/19, Fatır 35/9, Zuhruf 43/11, Casiye 45/5.


(Yasin 36/34)
وَجَعَلْنَا ف۪يهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا ف۪يهَا مِنَ الْعُيُونِۙ
O toprakta hurma ve üzüm bağları oluşturduk. Oralarda gözelerden sular kaynattık[*].

[*] En’am 6/99, 141, Ra’d 13/4, Nahl 16/11, Kaf 50/9-10.


(Yasin 36/35)
لِيَأْكُلُوا مِنْ ثَمَرِه۪ۙ وَمَا عَمِلَتْهُ اَيْد۪يهِمْۜ اَفَلَا يَشْكُرُونَ
Bunu yaptık ki hem çıkardığımız üründen hem de elleriyle yaptıklarından yesinler[*]. Bunlar şükretmeyecek /görevlerini yerine getirmeyecekler mi?

[*] Mü’minun 23/19-21.

 


(Yasin 36/36)
سُبْحَانَ الَّذ۪ي خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ وَمِنْ اَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ
Yerin bitirdiklerinden, kendilerinden ve bilmedikleri şeylerden (erkekli dişili) bütün çiftleri yaratan Allah, her türlü eksiklikten uzaktır[*].

[*] Şuara 26/7, Lokman 31/10, Zuhruf 43/12, Kaf 50/7, Zariyat 51/49.


(Yasin 36/37)
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الَّيْلُۚ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَۙ
Gece de onlar için bir ayet /göstergedir[1*]. Ondan gündüzü sıyırıp çıkarırız da hemen karanlığa /aydınlık /beyaz geceye girerler[2*].

[1*] İsra 17/12, Fussilet 41/37.

[2*] “…hemen karanlığa girerler” ifadesi, “fe iza hum muzlimûn (فإذا هم مظلمون) un meâlidir. Muzlimûn kelimesine “karanlığa girerler” anlamı verilebileceği gibi, “aydınlık /beyaz geceye girerler” anlamı da verilebilir. Çünkü Arap dilinde, ön dişlerin parlaklığını ifade etmek için aynı kökten olan “ezlame” fili kullanılarak “ezlame’s-sağaru (أَظْلَمَ الثَّغْرُ) denir (Tacu’l-arus, ظلم md.) Kelimenin kökü olan zalm (ظلم)’in kar (الثَّلْجُ) ve dolu suyu (ماءُ البَرَد) anlamları da vardır (el-Ayn, ظلم md). Tefsir ve mealleri yazanların yaşadığı bölgelerde geceler karanlık olduğundan ezlame (أَظْلَم) fiili gece ile birlikte anılınca ona ‘karanlığa girmek’ anlamı verilmiş ve kelimenin diğer anlamı olan “aydınlık /beyaz geceye girerler” anlamı akla gelmemiştir.

(Yasin 36/38)
وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَاۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِۜ
Güneş, kendisi için belirlenen yerde (yörüngesinde) akıp gider. İşte bu, daima üstün ve bilgili olan Allah’ın belirlediği ölçüdür[*].

[*] En’am 6/96, Yunus 10/5, Enbiya 21/33, Lokman 31/29, Fatır 35/13, Rahman 55/5.


(Yasin 36/39)
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ
Ay’ı da kurumuş bir hurma salkımı sapı gibi olana kadar menzil menzil /evre evre[*] ölçülendirdik.

[*] İki ayette aya nur denmiştir (Yunus 10/5, Nuh 71/16). Nur’a ‘ışık’ ve ‘ışığı yansıtan’ anlamları verilebilir. Furkan 25/61’deki “ışığı yansıtan ay” (قَمَرًا مُّنِيرًا) ifadesi o iki ayetteki nur kelimelerinin de bu anlamda olduğunu gösterir. Güneş “ısı ve ışık yayan bir kandil” (Nebe 78/13) olduğu için ay, ışığını ondan alır. Bu ayette geçen menazil, menzilin çoğuludur. “Menzil”, iniş yeri demektir. Ay’ın menzil menzil /evre evre ölçülendirilmesi, Güneşten alıp yansıttığı ışığın her evrede değişmesidir. Ayetteki “kuru hurma salkımı sapı” sözü ise hilal görüntüsünü ifade eder. Ay, bu evreden sonra, birkaç gün çıplak gözle görülemez. Kamerî ay hesabı, güneşin batmasının ardından batan hilal ile başlar. Ayın her gün şekil değiştirmesi onu, gökyüzündeki takvim gibi yapar. Yoksa ay, her zaman aynıdır. Onu farklı gösteren, üzerine inen ışıklardır.


(Yasin 36/40)
لَا الشَّمْسُ يَنْبَغ۪ي لَهَٓا اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا الَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِۜ وَكُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ
Güneş, Ay’ı yakalayamaz, gece gündüzü geçemez[1*]. Onların her biri bir yörüngede akıp gider[2*].

[1*] Gece gündüzün önüne geçemeyeceği için yeni gün, Güneşin batmasıyla değil, doğmasıyla başlar. Bu sebeple âyetlerde ve Nebîmizin uygulamasında günün ilk namazı öğle, son namazı sabah, en orta namaz da akşam namazıdır. Zaten akşam namazı, rekât sayısı itibariyle de ortadadır. Bkz. Bakara 2/238, Hud 11/114, İsra 17/78.

[2*Bu ayete göre gece ve gündüz, tıpkı Güneş ve Ay gibi yörüngesi olan iki varlıktır. Kur’an’da dünyanın yörüngesinden bahsedilmemesi Güneş’in, Ay’ın, gecenin ve gündüzün dünyanın etrafında dolaştığını gösterir. Gündüz, kendindeki aydınlatıcı olma özelliği sebebi ile Güneş ışınlarını aydınlığa çevirir. Gecenin karanlık olma şartı yoktur (İsrâ 17/12). Kutuplarda ve kutuplara yakın bölgelerde Güneşsiz gündüzlerin ve beyaz gecelerin oluşması bundandır.

 

 


(Yasin 36/41)
وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ
İnsan soyunu, dolu gemilerde taşımamız da onlar için bir ayet /göstergedir[*].

[*] İsra 17/70.


(Yasin 36/42)
وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِه۪ مَا يَرْكَبُونَ
Onlara bunun gibi başka binekler de yarattık[*].

[*] Nahl 16/8.


(Yasin 36/43)
وَاِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَر۪يخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَۙ
Gerek görürsek[*] onları suda boğarız. Ne onlar için yardım isteyecek biri çıkar ne de kurtarılabilirler.

[*] Bu ayetteki “neşe’ (نشأ) fiili, şâe’nin şimdiki zaman kipinin birinci çoğul şahsıdır. Şâe ( شاء ), “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz:

http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html

 

 

(Yasin 36/44)
اِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعًا اِلٰى ح۪ينٍ
Ama katımızdan bir ikramda bulunmak ve belli bir süreye kadar yaşatmak için (kurtardıklarımız) başka.


(Yasin 36/45)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ اَيْد۪يكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
Onlara: “Yapmakta olduğunuz ve geçmişte yaptığınız yanlışlardan sakının; belki ikram görürsünüz.” denildiğinde

 

 

(Yasin 36/46)
وَمَا تَأْت۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ
bir de Rablerinin âyetlerinden biri onlara geldiğinde, onlar sadece yüz çevirirler[*].

[*] En’am 6/4.


(Yasin 36/47)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۙ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُۗ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
“Allah’ın size verdiği rızıktan hayra harcayın.” denildiğinde, kafirlik edenler, inanıp güvenmiş olanlara şöyle derler: “İstediği takdirde yiyeceğini Allah’ın vereceği kimselere biz mi yiyecek vereceğiz! Siz açık bir sapkınlık içindesiniz!”


(Yasin 36/48)
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Şöyle de derler: "Doğru sözlü kişilerseniz o vaat[1*] ne zaman gerçekleşecek[2*]?"

[1*] İnsanların hesaba çekileceği, doğru yolda olanların cennete, yoldan sapmış olanların ise cehenneme gideceği ile ilgili vaat (İbrahim 14/22-23, Şura 42/18).

[2*] Yunus 10/48, Enbiya 21/38, Neml 27/71, Secde 32/28, Sebe 34/29, Mülk 67/25.


(Yasin 36/49)
مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ
Aslında onlar, birbirleriyle çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak yüksek bir sesten[1*] başka bir şey beklemiyorlar[2*].

[1*] Yasin 36/82

[2*] Sad 38/15.

(Yasin 36/50)
فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ تَوْصِيَةً وَلَٓا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ۟
O zaman kimseye bir tavsiyede bulunma imkanları olmaz, ailelerine de dönüp gidemezler[*].

[*] Mü’minun 23/99-100. Aynı şey, bazı müminler için de geçerlidir (Münafikun 63/10-11).


(Yasin 36/51)
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ
Sûra üflenir, hemen mezarlarından kalkar ve hızlıca Rablerine doğru giderler[*].

[*] Mü’minun 23/101, Zümer 39/68, Kaf 50/20-29, Kamer 54/6-8, Nebe 78/18.


(Yasin 36/52)
قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَاۢ هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ
“Vay halimize![1*] Uyuduğumuz yerden bizi kim kaldırdı?[2*] Demek ki Rahman’ın vaadettiği şey buymuş, elçiler doğru söylemiş!” derler.

[*] Saffat 37/19-20.

[*] Bu sözü kâfirler söyler. Müminlerin davranışları farklı olur (İsrâ 17/52).


(Yasin 36/53)
اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ
O ses /sûrun sesi, tek bir yüksek sestir, onlar derhal toplanacak, huzurumuza çıkarılacaklar[*]

[*] Yasin 36/32.


(Yasin 36/54)
فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـًٔا وَلَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
O gün kimseye haksızlık yapılmayacak; sadece yaptığınızın karşılığı verilecek[*].

[*] Bakara 2/281, Al-i İmran 3/25, Nisa 4/40, Nahl 16/111, Enbiya 21/47, Casiye 45/22.


(Yasin 36/55)
اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ ف۪ي شُغُلٍ فَاكِهُونَۚ
Cennet ahalisi, o gün[1*] bir takım uğraşlar içinde neşelenirler[2*].

[1*] Yeniden dirilişle başlayıp sonsuza kadar devam edecek kıyamet günü (A’raf 7/32).

[2*] Tur 52/17-18.

 

(Yasin 36/56)
هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ ف۪ي ظِلَالٍ عَلَى الْاَرَٓائِكِ مُتَّكِؤُ۫نَ
Kendileri ve eşleri, gölgelikler içinde koltuklara kurulurlar[1*].

[1*] Nisa 4/57, Ra’d 13/23-24, Kehf 18/31, Zuhruf 43/70, Tur 52/17-21, İnsan 76/13, Mürselat 77/41-44, Mutaffifin 83/22-23.


(Yasin 36/57)
لَهُمْ ف۪يهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَۚ

(Yasin 36/58)
سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ
Bir de ikramı bol olan Rabbin tarafından verilecek selam vardır[*].

[*] Furkan 25/75.


(Yasin 36/59)
وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ
“Ey suçlular, siz bugün ayrılın![*]”

[*] Rum 30/14.


(Yasin 36/60)
اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ اَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَۚ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌۙ
Ey Âdemoğulları! Size şöyle bir sorumluluk yüklemedim mi: “Şeytana kulluk etmeyin, çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır[*].

[*] Bakara 2/168, 208, En’am 6/142, İsra 17/53, Kehf 18/50, Fatır 35/6, Zuhruf 43/62


(Yasin 36/61)
وَاَنِ اعْبُدُون۪يۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ
Bana kulluk edin; dosdoğru yol budur[*].”

[*] Bakara 2/21, En’am 6/102, Enbiya 21/92, Ankebut 29/56, Zümer 39/11, Beyyine 98/5.

 


(Yasin 36/62)
وَلَقَدْ اَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلًّا كَث۪يرًاۜ اَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ
Şeytan gerçekten, içinizden pek çok nesli yoldan çıkardı, hiç aklınızı kullanmadınız mı[*]?

[*] İbrahim 14/22, Furkan 25/29, Sebe 34/20.


(Yasin 36/63)
هٰذِه۪ جَهَنَّمُ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ
İşte bu, tehdit edildiğiniz Cehennemdir[*].

[*] Rahman 55/43.


(Yasin 36/64)
اِصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ
Kafirlik etmenize karşılık bugün oraya girip kalın![*]

[*] Tur 52/13-16.


(Yasin 36/65)
اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَٓا اَيْد۪يهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
O gün onların ağızlarını mühürleriz, neler kazandıklarını bize elleri söyler, ayakları da şahitlik eder[*].

[*] Nur 24/24, Fussilet 41/19-22.


(Yasin 36/66)
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَطَمَسْنَا عَلٰٓى اَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَاَنّٰى يُبْصِرُونَ
(Sapmalarını) Biz tercih etseydik[*] elbette gözlerini büsbütün yok ederdik. O zaman yolu bulmak için koşuşurlardı ama onu nasıl göreceklerdi ki!

[*] Şae (شَاء) fiili ile ilgili olarak bkz. Yasin 36/43.


(Yasin 36/67)
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلٰى مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِيًّا وَلَا يَرْجِعُونَ۟
Biz tercih etseydik onları elbette oldukları yerde başka bir varlığa dönüştürürdük. Artık ne ileri ne de geri gidebilirlerdi.


(Yasin 36/68)
وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِۜ اَفَلَا يَعْقِلُونَ
Kime uzun ömür verirsek yaratılışını tersine çeviririz. Bunlar akıllarını kullanmıyorlar mı[*]?

[*] İnsanın ruhsal ve fiziksel yapısı, en olgun hale geldikten sonra (Ahkaf 46/15) zayıflamaya başlar (Nahl 16/70, Hac 22/5, Mu’minun 23/12-16, Rum 30/54, Mü’min 40/67). Allah’ın bunu sürekli yaptığını gözlemleyebilen insanların, yeniden diriltileceklerini de akletmeleri gerekir.

 

(Yasin 36/69)
وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْاٰنٌ مُب۪ينٌۙ
Biz ona (Muhammed’e) şiir öğretmedik; zaten gerekmezdi de[1*]. Ona öğrettiğimiz, bir zikirden /akılda tutulması gereken doğru bilgiden ve apaçık olan Kur’ân’dan başka bir şey değildir[2*].

[1*] Hakka 69/41.

[2*] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla veya dile getirmektir (Müfredât ذكر md.). Doğru bilginin kaynağı Allah’ın ayetleridir. Bunlar, yaratılan âyetler ve indirilen âyetler olmak üzere iki türlüdür. Her birinden elde edilen doğru bilgi zikirdir (Enbiya 21/24, En’âm 6/80). İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder (Ra’d 13/28). Allah’ı zikretmek; onu, kitabını ve yarattığı ayetleri dikkate almak, akıldan çıkarmamak ve onların üzerine düşünmektir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur (Bakara 2/209). Kur’ân’daki bütün bilgiler doğru olduğu için Allah ona zikir adını vermiştir. (Bkz. Hicr 15/9.) Kur’ân kelimesi ise hem son Kitabın ismi hem de o kitaptaki hükümlere ulaşmayı sağlayan ilgili ayet kümeleri anlamına gelir. (Bkz. İsra 17/106)

(Yasin 36/70)
لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَيًّا وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِر۪ينَ
Bu, hayatta olanları (Kur’an ile) uyarması[1*], onu görmezlikten gelenlere de o sözün /cezalandırma sözünün hak olması içindir[2*].

[1*] En’am 6/51, 92, A’raf 7/2, Meryem 19/97, Secde 32/3, Kehf 18/1-2, Yasin 36/6, 11, Şura 42/7, Ahkaf 46/12.

[2*] Yasin 36/7.


(Yasin 36/71)
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا اَنْعَامًا فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ
Kendi el emeğimiz olan en’am cinsi hayvanları /koyun, keçi, sığır ve deveyi onlar için yarattığımızı görmediler mi[*]? Onlar bu hayvanlara hâkim olurlar.

[*] Nahl 16/80, Zümer 39/6.


(Yasin 36/72)
وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ
Bu hayvanları onlara boyun eğdirdik. Onlardan hem binekleri olur hem de onları yerler[*].

[*] Nahl 16/5-7, Müminun 23/21-22, Mümin 40/79-81, Zuhruf 43/12-13.


(Yasin 36/73)
وَلَهُمْ ف۪يهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُۜ اَفَلَا يَشْكُرُونَ
Onlarda kendileri için başka yararlar ve içecekler de vardır[*]. Hâlâ görevlerini yerine getirmeyecekler mi?

[*] Nahl 16/66.


(Yasin 36/74)
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَۜ
Belki yardımlarını görürler diye Allah ile aralarına bir takım ilahlar koydular[*].

[*] Meryem 19/81


(Yasin 36/75)
لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَهُمْۙ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ
Oysa o ilahların onlara yardıma gücü yetmez. Ama onlar, ilahları için hazır askerdirler[*].

[*] A’raf 7/191-192, 197, Nahl 16/20, 73, Enbiya 21/43, Furkan 25/3, Fatır 35/13-14.


(Yasin 36/76)
فَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ اِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ
Onların sözleri seni üzmesin[1*]; biz neyi gizlediklerini ve neyi açığa vurduklarını biliyoruz[2*].

[1*] En’am 6/33, Yunus 10/65, Hicr 15/97, Nahl 16/127, Neml 27/70.

[2*] Bakara 2/77, Hud 11/5, Nahl 16/23.


(Yasin 36/77)
اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ
İnsan, kendisini döllenmiş yumurtadan yarattığımızı görmedi mi? Bir de bakarsın ki açık bir hasım olmuş![*]

[*] Nahl 16/4.


(Yasin 36/78)
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُۜ قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ
Kendisinin nasıl yaratıldığını unutarak bize örnek vermeye kalkar ve şöyle der: “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecekmiş![*]”

[*] İsra 17/48-49, 98, Naziat 79/10-11, Saffat 37/16,


(Yasin 36/79)
قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌۙ
De ki: “Onları ilkin kim oluşturdu ise o diriltecek![*] O, her çeşit yaratmayı bilir.

[*] İsra 17/50-51, Meryem 19/66-67.


(Yasin 36/80)
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَارًا فَاِذَٓا اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ
O, sizin için yeşil ağaçlardan ateş oluşturandır; siz onunla (yakacaklarınızı) tutuşturursunuz[*].

[*] Başka bir maddeye ihtiyaç duymadan doğrudan ağaç parçaları birbirine sürtülerek kıvılcım çıkarılıp o kıvılcım, tutuşturucu olarak kullanılır (Vakıa 56/71-73).


(Yasin 36/81)
اَوَلَيْسَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْۜ بَلٰى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ
Gökleri ve yeri yaratanın, o insanların dengini yaratmaya gücü yetmez mi[1*]? Elbette yeter! O, mükemmel yaratan ve her şeyi bilendir[2*].

[1*] İsra 17/99.

[2*] Hicr 15/86.


(Yasin 36/82)
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـًٔا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Bir şeyin olmasını irade[1*] ettiğinde yaptığı tek iş onun için ‘Ol!’ demesidir; sonra o şey oluşur[2*].

[1*] İrâde, istemek ve dilemektir. Allah kullarının, imtihanı başarmalarını irade eder ama herkes başaramaz. Bir ayet şöyledir: “Allah size, her şeyi açık açık göstermeyi; sizi, sizden öncekilerin doğru yollarına yönlendirmeyi ve tövbenizi /dönüşünüzü kabul etmeyi irade eder. Allah bilir, doğru kararlar verir.” (Nisa 4/26) Bu âyete göre Allah “ol” emrini vermeden onun iradesi gerçekleşmez. İmtihanla ilgili konularda “ol” emrini, sadece gereğini yapanlar için verir.

Ayetteki şey’en (شَيْئاً) mastar, ondaki tenvîn ise muzafun ileyhten ıvazdır. Yani (شيءٍ شيئ) iken muzafun ileyh olan şey (شيئ) kaldırılmış yerine tenvîn konmuştur. Kaldırılan isimdir ve mastar olan (شيئ)’in mef’ûlüdür. Ayetteki (كُنْ) tam fiildir ve faili şey (شيئ)’dir. Şey (شيئ)’in kendisi henüz oluşmamış olsa da ölçüsü oluştuğu için emre muhatap kılınmıştır.

Ayetteki feyekûn (فَيَكُونُ) da tam fiildir. Bu sebeple (إِذَا أَرَادَ شَيْئاً) ifadesine; (إِذَا أَرَادَ إحداث شيء  وتكوينه) “bir şeyi var etmek ve oluşturmak istediği zaman” anlamı verilir. Çünkü tam olan kün (كُنْ)’ün anlamı, kevvin (كوِّنْ) yani “oluşmaya başla!” veya uhdus (أحدث) “varlık sahnesine çık” şeklindedir. Buradan hareketle mastar olan (شيئ)’in, ihdas (إحداث) ve tekvîn (تكوين) anlamında olduğu ortaya çıkar. İhdas, ‘yokken var etmek’, tekvîn ise ‘oluşturmak’tır. Bize göre tekvîn anlamı daha uygundur.

[2*] Bakara 2/117, Nahl 16/40, Meryem 19/35, Mü’min 40/68. Bu ayete, “ol der, hemen olur” şeklinde meâl verilir. Allah her şeyi bir ölçüye göre yarattığından (Kamer 54/49) o emirle, sadece oluşum başlar. Mesela Allah, bir çocuğun olmasını murad ettiğinde emri, döllenme öncesinde verir ve çocuk oluşmaya başlar (Al-i İmran 3/59, Meryem 19/35, İnsan 76/1-2).

 

(Yasin 36/83)
فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Her şeyin yönetimi elinde olan Allah her türlü eksiklikten uzaktır. Siz onun huzuruna çıkarılacaksınız[*].

[*] Mü’minun 23/88, Zuhruf 43/85.