TAHRÎM

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla...[*]

[*] "Rahmân” ve “Rahîm" kelimeleri, rahmet (رحمة) kökündendir. Rahmet, iyilik ve ikramı gerektiren incelik anlamındadır. Allah’ın özelliği olarak kullanılınca sadece iyilik ve ikram anlaşılır (Müfredât). Rahmân “rahmeti her şeyi kuşatan” demektir. Bu özellik Allah’tan başkasında olmayacağı için  bu kelimeyi “iyiliği sonsuz” diye çevirdik. Rahîm “çok merhametli” demektir. Bu özellik Allah’ın dışındaki varlıklarda da olabileceği için ona "ikramı bol" anlamını verdik. Nitekim ‘rahîm’ kelimesi, Tevbe 9/128. ayette Resulullah için; Fetih 48/29. ayette ise müminler için kullanılmıştır.


(Tahrîm 66/1)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكَۚ تَبْتَغ۪ي مَرْضَاتَ اَزْوَاجِكَۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Ey Nebî! Allah’ın sadece sana helal kıldığını[1*] eşlerinin gönlünü kazanmak için neden haram kılıyorsun![2*] Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[1*] Bizans'ın Mısır Genel Valisi (Mukavkıs) tarafından nebimize Mâriye adında bir cariye hediye edilmişti (DİA, Mariye). Allah, cariyelerle birlikteliği, nikah şartına bağlamış (Nur 24/32), hür kadınla evlenme imkanı olanın cariye ile evlenmesini de yasaklamıştır (Nisa 4/25). Ama bu yasak, Ahzab 33/50. ayet ile Muhammed aleyhisselamın şahsına özel olarak kaldırılınca Nebimiz, Mariye ile nikahlanmıştı. Bu nikah, diğer eşlerinin hoşnutsuzluğuna sebep olmuş, o da onları memnun etmek için Mariye’yi kendisine haram kılmıştı. Ayet bu durumu anlatmaktadır.

[2*] Nebinin, dinde haram ya da helal koyma yetkisi olduğu iddia edilir. Halbuki bu ayet onun, kendi şahsı için bile helal ve haram koyma yetkisinin olmadığını göstermektedir. Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: A’raf 7/157.


(Tahrîm 66/2)
قَدْ فَرَضَ اللّٰهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ اَيْمَانِكُمْۚ وَاللّٰهُ مَوْلٰيكُمْۚ وَهُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
Allah, (bu tür) yeminlerinizi bozmayı[*] size farz kılmıştır. Allah, sizin en yakınınızdır. O, daima bilen ve bütün kararları doğru olandır.

[*] Allah, yeminlere uymayı emretmiş ama yeminin erdemli davranmaya, yanlışlardan sakınmaya ve insanların arasını düzeltmeye engel kılınmasını yasaklamıştır (Bakara 2/224, Nahl 16/91-94). Yeminini bozan kişinin ne yapması gerektiğini de Maide 5/89’da anlatmıştır.


(Tahrîm 66/3)
وَاِذْ اَسَرَّ النَّبِيُّ اِلٰى بَعْضِ اَزْوَاجِه۪ حَد۪يثًاۚ فَلَمَّا نَبَّاَتْ بِه۪ وَاَظْهَرَهُ اللّٰهُ عَلَيْهِ عَرَّفَ بَعْضَهُ وَاَعْرَضَ عَنْ بَعْضٍۚ فَلَمَّا نَبَّاَهَا بِه۪ قَالَتْ مَنْ اَنْبَاَكَ هٰذَاۜ قَالَ نَبَّاَنِيَ الْعَل۪يمُ الْخَب۪يرُ
Bir gün nebi, eşlerinden birine, sır olarak bir söz söylemişti. O da onu (nebinin bir diğer eşine) haber verdiği sırada Allah bunu, nebisine açık etti. Nebi, (duyduklarının) bir kısmını (sır verdiği eşine) bildirdi, bir kısmını da bildirmedi. Onu haber verdiğinde eşi, “Bunu sana kim haber verdi?” diye sordu. Nebi de “Bana, daima bilen; her şeyin iç yüzünden haberdar olan (Allah) haber verdi.” dedi.[*]

[*] Eşleri arasında geçen bir konuşmayı Allah’ın Nebimize bildirmesi, geleneğin, çoğunlukla kabul ettiği vahy-i gayri metluv yani Kur’an dışı vahiy iddiasının delillerinden sayılır. Oysa Nebi’nin sır verdiği eşi, bunu diğer eşine anlatırken Allah, onun bunu duymasına fırsat vermiştir. Zaten  bu bilgi, Muhammed aleyhisselamın şahsı ve ailesiyle ilgili olup, insanlığa tebliğ edilmesi gereken bir vahiy değildir. Vahiy çeşitleri hakkında Şûrâ 42/51 ve dipnotlarına bakınız. 

 

(Tahrîm 66/4)
اِنْ تَتُوبَٓا اِلَى اللّٰهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَاۚ وَاِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ مَوْلٰيهُ وَجِبْر۪يلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِن۪ينَۚ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَعْدَ ذٰلِكَ ظَه۪يرٌ
(Ey Nebî’nin iki eşi!) Allah’a tövbe ederseniz (iyi olur). Çünkü ikinizin de kalbi (yanlışa) meyletti. Ona karşı birbirinize arka çıkarsanız (bilin ki) Allah onun en yakınıdır. Allah’tan sonra Cebrail, iyi müminler ve melekler de onun destekçisidir.[*]

[*] Ahzab 33/56.


(Tahrîm 66/5)
عَسٰى رَبُّهُٓ اِنْ طَلَّقَكُنَّ اَنْ يُبْدِلَهُٓ اَزْوَاجًا خَيْرًا مِنْكُنَّ مُسْلِمَاتٍ مُؤْمِنَاتٍ قَانِتَاتٍ تَٓائِبَاتٍ عَابِدَاتٍ سَٓائِحَاتٍ ثَيِّبَاتٍ وَاَبْكَارًا
(Ey Nebî’nin eşleri!)[1*] Eğer o sizi boşarsa bakarsınız Rabbi, sizin yerinize, sizlerden daha hayırlı; Allah’a teslim olan, inanıp güvenen, içten boyun eğen, Allah’a yönelen, ibadetlerini yapan, gezip gerçekleri gören[2*] kadınları, dul ve bakire eşler olarak ona verir.

[1*] Nebi eşlerinin konumu farklı olduğu için onlarla ilgili özel hükümler vardır (Ahzab 33/28-34).

[2*] Burada dişil çoğul olarak geçen “sâihât (سَائِحَاتٍ)” kelimesi Tevbe 9/112 de eril çoğul olarak “sâihûn (السَّائِحُونَ)” şeklinde geçmekte ve bir çok mealde bu kelimelere “oruç tutanlar” şeklinde anlam verilmektedir. Halbuki oruç tutma özelliği Ahzab 33/35 de “sâimîn ve sâimât (وَالصَّائِمِينَ وَالصَّائِمَاتِ)” şeklinde ifade edilmektedir. Kur’an’da gezip görüp ibret almanın önemini anlatan ayetler bulunduğu ve bu kelimenin kök anlamı seyahat olduğu için (Tevbe 9/2) uygun olan, kelimenin anlamının “gezip dolaşma” olmasıdır (Âl-i İmran 3/137, En’am 6/11, Rum 30/9, Mü’min 40/21, Hicr 15/73-77).

 


(Tahrîm 66/6)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْل۪يكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
Ey inanıp güvenenler! Yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşe[1*] karşı kendinizi ve ailenizi koruyun.[2*] Orada, Allah’ın onlara emrettiği şeye karşı gelmeyen, kendilerine ne emredilmişse onu yapan, pek katı ve sert tabiatlı melekler vardır.[3*]

[1*] Bakara 2/24.

[2*] Tâhâ 20/132, Zümer 39/15, Şûrâ 42/45.

[3*] Zebani (Alak 96/18) adı verilen cehennemde görevli melekler için bkz: Zümer 39/71-72, Mü’min 40/49-50, Zuhruf 43/77, Mülk 67/8, Müddessir 74/30-31,


(Tahrîm 66/7)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَعْتَذِرُوا الْيَوْمَۜ اِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ۟
(Oradakilere şöyle denilecek:) Ey kafirlik edenler! Bugün özür beyan etmeyin.[1*] Size sadece yaptıklarınızın karşılığı veriliyor.[2*]

[1*] Nahl 16/84, Rum 30/57, Mü’min 40/52, Casiye 45/35, Mürselat 77/35-36.

[2*] Casiye 45/28, Tur 52/16.


(Tahrîm 66/8)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا تُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ تَوْبَةً نَصُوحًاۜ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللّٰهُ النَّبِيَّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۚ نُورُهُمْ يَسْعٰى بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَاۚ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Ey inanıp güvenenler! Allah’a samimi bir şekilde tövbe edin/ dönüş yapın.[1*] Umulur ki Rabbiniz, kötü işlerinizi örter de sizi içinden ırmaklar akan cennetlere koyar. O gün /toplanma günü Allah, bu nebiyi ve onun yanında olan müminleri rezil etmez.[2*] Onların nuru /ışığı, önlerinden ve sağlarından yayılır.[3*] Şöyle derler: “Rabbimiz, nurumuzu tamamla ve bizi bağışla! Her şeye bir ölçü koyan sensin.”

[1*] Hud 11/3.

[2*] Allah kendisine inanıp güvenen ve salih amel işleyen herkesin kötülüklerini örteceğini ve onları cennetle ödüllendireceğini müjdelemiştir (Âl-i İmran 3/195, Nisa 4/31, 57, 122, Enfal 8/29, Ankebut 29/7, Muhammed 47/2, Teğabün 64/9).

[3*] Bu ayet, mahşer yerindeki müminlerin durumunu anlatır. Sollarındaki münafıklar, onların nurlarından yararlanmak için kendilerine doğru dönmelerini isteyeceklerdir (Hadid 57/12-13).


(Tahrîm 66/9)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْۜ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
Ey nebi! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et /elinden geleni yap,[1*] onlara karşı katı / tavizsiz ol![2*] Varıp kalacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir varış yeridir orası!

[1*] Cihad (جهاد), düşmanın, şeytanın veya arzuların baskısına karşı Allah’ın emrine uymak için verilen her türlü mücadeledir (Müfredat). Allah yolunda savaş, cihadın çok önemli bir parçasıdır (Hac 22/78, Ankebut 29/69). Birini doğru yoldan çıkarmak için gösterilen gayrete de cihad denir (Ankebut 29/8).

[2*] Ayette, “katı ol” anlamı verdiğimiz ifade, “ğılza (غِلْظَــةُ)” mastarından türemiştir. Ğılza; incelik, zerafet ya da naziklik anlamına gelen “rikkat” sözcüğünün zıddıdır. Kalınlık, büyüklük, kabalık, sertlik ya da haşinlik anlamlarına gelir (Müfredat). Müslümanlar, kafirlere ve münafıklara karşı herhangi bir haksızlığa meyl etmeden (Maide 5/8), tavizsiz (Kalem 68/9) bir duruş sergilemelidirler (Maide 5/54, Tevbe 9/73, İsra 17/73-75, Furkan 25/52, Fetih 48/29). Birçok mealde bu kavrama verilen "sert davran" gibi anlamlar, kafirlere karşı aşırı davranışlara yol açmaktadır.


(Tahrîm 66/10)
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا امْرَاَتَ نُوحٍ وَامْرَاَتَ لُوطٍۜ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا وَق۪يلَ ادْخُلَا النَّارَ مَعَ الدَّاخِل۪ينَ
Allah, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını, kâfirlik eden eşlerin bir örneği olarak vermiştir. Onlar, kullarımızdan iki iyi kulun nikahı altında idiler. (Kafirlik etmelerinin yanında) kocalarına ihanet de ettiler.[1*] Kocaları ise Allah’tan gelen hiçbir şeyi onlardan engelleyemedi.[2*] Onlara “Ateşe girenlerle birlikte siz de girin!” denilecektir.

[1*] Bu ayet, evli çiftlerden birinin yaptığı cinsel ihanetin evliliği bitirmediğinin örneğidir. Nuh aleyhisselam eşini, sırf ailesinden olduğu için gemiye almıştır. Bkz. Hud 11/40-46 ayeti ve dipnotları.

[2*] A’raf 7/83, Hud 11/81, Hicr 15/59-60, Neml 27/57, Ankebut 29/32-33.

 


(Tahrîm 66/11)
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا امْرَاَتَ فِرْعَوْنَۢ اِذْ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ ل۪ي عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّن۪ي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِه۪ وَنَجِّن۪ي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَۙ
Allah, Firavun’un karısını ise inanıp güvenen eşlerin bir örneği olarak vermiştir.[*] O, bir gün şöyle demişti: “Rabbim! Senin katında, cennette benim için bir ev yap. Beni Firavun’dan ve işlerinden kurtar. Beni yanlışlar içinde olan bu toplumdan da kurtar.”

[*] Tahrim 66/10 ve 11. âyetler, karı kocadan birinin kafir olmasından dolayı nikahın düşmediğinin örneğidir. Çünkü Allah, her konunun örneğini vererek onu iyi anlamamızı sağlar (İsra 17/80, Kehf 18/54, Rum 30/58, Zümer 39/27). Gelenekte din farkının nikahı düşürdüğüne delil gösterilen Mümtahine 60/10 ve 11. âyetlerin bununla ilgisi yoktur. Orada anlatılan, kadının kafir kocasından ayrılmasıyla ilgili hükümlerdir.

 

(Tahrîm 66/12)
وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرٰنَ الَّت۪ٓي اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا ف۪يهِ مِنْ رُوحِنَا وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَكُتُبِه۪ وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِت۪ينَ
Namusunu korumuş olan İmran kızı Meryem de (başka bir) örnektir. Onun içine ruhumuzdan üflemiştik.[1*] Meryem, Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etmişti.[2*] O, içten boyun eğenlerdendi.

[1*] Buradaki ruh, Allah’tan gelen bilgidir (İsrâ 17/85). O bilgi, Allah’ın İsa aleyhisselama, anasının rahminde iken (Enbiya 21/91) öğrettiği kitap bilgisi ve konuşmadır (Âl-i İmran 3/48, Meryem 19/30-33) Böylece o ve annesi, insanlar için birer ayet /mucize olmuşlardır (Meryem 19/21, Müminun 23/50).

[2*] Tevrat’ın Yeşaya 7:14 pasajında, Allah’ın bir ayeti olarak bakire bir kızın erkek çocuk doğuracağı  bildirilmiştir. Meryem annemizin kendinden önceki Tevrat’ı tasdik etmesi, bakire olduğu halde bu doğumu yapmasıyla sağlanmıştır. Tevrat’ta haberi verilen bu doğumun gerçekleşeceği de İncil’in Luka 1:31-35 pasajlarında Meryem annemize bildirildiğinden söz edilir. Ona hiçbir erkek dokunmadığı halde (Meryem 19/20) İsa aleyhisselamı doğurduğunun söylenmesi, Kur’an’ın da kendinden önceki kitaplarda bulunan bu sözleri tasdik ettiğini gösterir.