FUSSİLET

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla...[*]

[*] "Rahmân” ve “Rahîm" kelimeleri, rahmet (رحمة) kökündendir. Rahmet, iyilik ve ikramı gerektiren incelik anlamındadır. Allah’ın özelliği olarak kullanılınca sadece iyilik ve ikram anlaşılır (Müfredât). Rahmân “rahmeti her şeyi kuşatan” demektir. Bu özellik Allah’tan başkasında olmayacağı için  bu kelimeyi “iyiliği sonsuz” diye çevirdik. Rahîm “çok merhametli” demektir. Bu özellik Allah’ın dışındaki varlıklarda da olabileceği için ona "ikramı bol" anlamını verdik. Nitekim ‘rahîm’ kelimesi, Tevbe 9/128. ayette Resulullah için; Fetih 48/29. ayette ise müminler için kullanılmıştır.


(Fussilet 41/1)
حٰمٓۜ
Hâ-Mîm![*]

[*] Bu harflere huruf-u mukattaa /birbiri ile bağlantısı kesilmiş harfler denir. Bunların Nebîmize sorulmamış olması, bilinen bir anlamının olduğunu gösterir. Yoksa müşrikler bunu dillerine dolar, Nebîmizi sürekli rahatsız ederlerdi. Bununla ilgili sorular, İslam’ın Arap yarımadası dışına yayılmasından sonra başlamıştır. Bu harflerle başlayan yirmi dokuz sureden yirmi beşinde Kur’an’a, dördünde de önemli bir konuya vurgu yapılıyor olmasından onların dikkatleri toplama görevi yaptığı anlaşılır. Türkçede böyle bir kullanım yoktur.


(Fussilet 41/2)
تَنْز۪يلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۚ
Bu (Kitap) iyiliği sonsuz ve ikramı bol olan (Allah) tarafından indirilmiştir.[*]

[*] Tâhâ 20/4, Şuara 26/192-193, Secde 32/2, Zümer 39/2, Mü’min 40/2, Fussilet 41/42, Casiye 45/2, Ahkaf 46/2, Vakıa 56/80, Hakka 69/43.


(Fussilet 41/3)
كِتَابٌ فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَۙ
Ayetleri, bilenler topluluğu için Arapça kur’anlar /ayet kümeleri[1*] halinde ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.[2*]

[1*] Kur'ân, karaa (قرأ) fiilinin mastarı olup toplama ve birleştirme anlamındadır. Mastar olarak kullanıldığı gibi bütünlük ve küme anlamında isim olarak da kullanılır. Allah’ın son kitabına Kur’an denmesi, bütün sureleri toplayıp bir araya getirmesi sebebiyledir (Lisanu’l-Arab).  Arapçada Kur’ân (قُرْآنً)’ın çoğulu olmadığından tekil için de çoğul için de kullanılır. Bu sebeple kur’ân (قُرْآن) kelimesine, bağlamına göre, kur’ânlar diye de anlam verilebilir.

[2*] En’am 6/114, A’raf 7/52, Yusuf 12/2, Taha 20/113-114, Zümer 39/28, Şura 42/7, Zuhruf 43/3, Ahkaf 46/12.


(Fussilet 41/4)
بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًاۚ فَاَعْرَضَ اَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ
Müjdeleyici ve uyarıcı olsun diye (açıklanmıştır). Fakat onların çoğu (kitapla) aralarına mesafe koydular; artık onlar onu dinlemiyorlar.[*]

[*] Bu ayete göre uyarıcı ve müjdeci olmak Allah’ın kitabının özelliğidir. Allah’ın resulleri, kitaptaki müjde ve uyarıları insanlara tebliğ ettikleri için onlar da bu özelliklerle vasıflandırılmıştır (Hud 11/1-2). Bu da "resul" kelimesinden ilk anlaşılması gerekenin Kitap olduğunu ortaya koyar (İsra 17/9-10, Kehf 18/1-2, Fatır 35/24, Ahkaf 46/12).

 

(Fussilet 41/5)
وَقَالُوا قُلُوبُنَا ف۪ٓي اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ وَف۪ٓي اٰذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ اِنَّنَا عَامِلُونَ
Onlar şöyle dediler: “Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kat kat örtülü, kulaklarımızda da tıkaç var.[*] Seninle aramızda bir engel bulunmaktadır. Sen yapacağını yap, biz zaten yapıyoruz.”

[*] En'am 6/25, İsra 17/45-46, Kehf 18/57, Lokman 31/7.


(Fussilet 41/6)
قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَق۪يمُٓوا اِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُۜ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِك۪ينَۙ
De ki: “Ben de tıpkı sizin gibi bir beşerim, bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor.[*] Öyleyse O’na karşı dosdoğru olun ve O’ndan bağışlanma dileyin. Müşriklerin vay haline!

[*] Kehf 18/110.


(Fussilet 41/7)
اَلَّذ۪ينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ
Onlar zekatı vermeyen[1*] ve ahireti büsbütün görmezden gelenlerdir.”[2*]

[1*] Allah, zekatı önceki ümmetlere farz kıldığı gibi (Bakara 2/43, 83, Maide 5/12, Meryem 19/31, 55, Beyyine 98/5) son ümmete de farz kılmıştır (Bakara 2/110, Hac 22/78, Nur 24/56). Allah, zekat verenleri överken (Bakara 2/277, Müminun 23/1-4, Nur 24/37-38, Mearic 70/24-25) vermeyenleri yermektedir (Mearic 70/24-25). Bu ayette müşriklerin - zekat emrini bildikleri halde- vermedikleri üstelik ahirete de inanmadıkları ve bu yüzden tehdit edildikleri bildirilmektedir. Başka bir ayette de yapılması gereken yardımlara engel olanların, ahirete de tam olarak inanmadığı görülmektedir (Maun 107/1-7).

[2*] Yasin 36/47, Müddessir 74/42-47.


(Fussilet 41/8)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ۟
İnanıp güvenen ve iyi işler yapanlar için ise kesintisiz bir ödül vardır.[*]

[*] Hac 22/50, Lokman 31/8-9, Fatır 35/7, İnşikak 84/25, Tin 95/6.


(Fussilet 41/9)
قُلْ اَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذ۪ي خَلَقَ الْاَرْضَ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُٓ اَنْدَادًاۜ ذٰلِكَ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۚ
De ki: “Siz gerçekten yeri iki günde[1*] yaratanı görmezden gelip de O’na benzer nitelikte varlıklar[2*] mı oluşturuyorsunuz? İşte o, bütün varlıkların Rabbidir /Sahibidir.”

[1*]  Allah katında bir gün, bizim hesabımızla bin yıldır (Hac 22/47, Secde 32/5). 

[2*] Ayetteki endâd (أنداد) kelimesinin tekili nidd’dir (نِدٌّ). Nidd, “bir şeyin benzeri ve işlerinde ona muhalefeti olan varlık” anlamındadır (el-Ayn). Müşrikler, Allah ile ortak özelliklere sahip olduğuna inandıkları varlıkları araya koyarak isteklerini, onların aracılığı ile Allah’a kabul ettireceklerine inanırlar. Bakara 2/22, 165, İbrahim 14/30, Sebe 34/33, Zümer 39/8.


(Fussilet 41/10)
وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ مِنْ فَوْقِهَا وَبَارَكَ ف۪يهَا وَقَدَّرَ ف۪يهَٓا اَقْوَاتَهَا ف۪ٓي اَرْبَعَةِ اَيَّامٍۜ سَوَٓاءً لِلسَّٓائِل۪ينَ
O, dört günde; yeryüzünde üstten alta doğru sabit dağlar[1*] oluşturmuş, yeri bereketli kılmış, her türden besin kaynağını, arayanların eşit olarak ulaşabilecekleri şekilde ölçülendirmiştir.[2*]

[1*] Bkz. Ra’d 13/3. ayetin dipnotu.

[2*] Yeryüzünün altı günde yaratılmasıyla ilgili ayetler için bkz. A'raf 7/54, Yunus 10/3, Hud 11/7, Furkan 25/59, Secde 32/4-5, Kaf 50/38, Hadid 57/4.


(Fussilet 41/11)
ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًاۜ قَالَتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ
Aynı zamanda[1*] duman halindeki göğe yönelmiş, hem ona hem de yere: “Gönüllü veya zorunlu olarak boyun eğin!” demişti; ikisi de “Gönüllü olarak boyun eğdik!” diye cevap vermişlerdi.[2*]

[1*] Ayetteki sümme (ثمَ), dört türlü kullanımı olan bir edattır. Bu kullanımlardan biri, sıralama veya öncelik-sonralık kastedilmeksizin mutlak beraberliği ifade eder (Mu’cemu'l-Lugati'l-Arabiyyeti'l-Muasıra, Ahmed Muhtar Abdulhamid Ömer, Âlem-ül Kütüb, 2008, c. 1, s. 328. Ayrıca bkz. (Yunus 10/103, Hud 11/3, 52; Beled 90/17).

[2*] Gökler ve yerin Allah’ın emrine boyun eğdikleri, Tevrat’ın Yeşaya 48:13 pasajında da bildirilmektedir.

 

(Fussilet 41/12)
فَقَضٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَاَوْحٰى ف۪ي كُلِّ سَمَٓاءٍ اَمْرَهَاۜ وَزَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَۗ وَحِفْظًاۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ
Sonra Allah, göklerin oluşumunu yedi gök şeklinde iki gün içinde tamamladı.[1*] Her bir gök katında o kata ait görevi vahyetti /bildirdi.[2*] En yakın göğü (birinci kat semayı) kandillerle süsledi[3*] ve korudu.[4*] İşte bu, daima üstün ve bilgili olan Allah’ın belirlediği ölçüdür.[5*]

[1*] Göğün yedi gök şeklinde düzenlenmesiyle ilgili diğer ayetler için bkz. Bakara 2/29, Talak 65/12, Mülk 67/3, Nuh 71/15.

[2*] Vahiy; sözlükte işaret dili, fısıldama, rumuz, yazı veya ima ile konuşma anlamlarına gelir (Müfredat). Arıya bildirilen emirler (Nahl 16/68), Allah’ın bu ayette göklere bir başka ayette yere bildirdiği emirler (Zilzal 99/4-5), Musa’nın (a.s.) annesine ilham edilen emir (Tâhâ 20/38-39, Kasas 28/7-9), İsa’nın (a.s.) havarilerine verilen emir (Maide 5/111), Zekeriya’nın (a.s.) halkıyla işaret dilinde konuşması (Meryem 19/11) ve şeytanların fısıldaması (En’am 6/112, 121) da Kur’an-ı Kerim’de “vahiy” kökünden kelimelerle ifade edilir. Vahiy çeşitleri ile ilgili geniş bilgi için bkz. Şûrâ 42/51 ve dipnotları.

[3*] Allah Teâlâ bu ayette ve Mülk 67/5’de en yakın göğü kandillerle süslediğini bildirmektedir. Kandiller anlamına gelen mesâbih, ilgili ayetlere göre gökyüzünün süsleri olan yıldızlar (nucûm), yıldız kümeleri (burûc), Güneş (sirâç), Ay (kamer) ve gezegenleri (kevâkib) kapsamaktadır. Çünkü Kur’an’da, insanların üstündeki göğün /birinci kat semanın herkesin görebileceği şekilde süslendiği (En’âm 6/97, Nahl 16/16, Kâf 50/6) ama bir gün yıldızların sönüp kararacağı (Mürselât 77/8, Tekvîr 81/2) Güneş ile Ay’ın bir araya getirilip dürüleceği  (Kıyamet 75/9, Tekvir 81/1) ifade edilmektedir. Ayrıca, sürekli gözlem yapanlar için göğün yıldız kümeleri ile süslendiği (Hicr 15/16) ve göklerin iç kısmında Güneş ile Ay’ın bulunduğu (Furkan 25/61) belirtilmektedir. Diğer bir ayette gezegenlerin de en yakın göğün süslerinden sayıldığından  bahsedilmekte (Saffât 37/6), başka bir ayette de onların bir gün dağılacağı (İnfitâr 82/2) bildirilmektedir.   

[4*] Allah Teala en yakın göğü yani birinci kat semayı şeytanlardan korumuştur. Onlar Mele-i A’lâ’yı /büyük meleklerin olduğu yeri (Sad 38/69) dinleyemezler. Onlardan biri, bir söz kapacak olsa onu hemen delici bir ışın takip eder (Hicr 15/16-18, Şuara 26/210-212, Saffat 37/6-10, Cin 72/8-9).

[5*] Yerin yaratılması iki gün (Fussilet 41/9), dağların oluştuulması ve gıda ölçülerinin belirlenmesi dört gün sürmüş (Fussilet 41/10), dünyanın yaratılışı altı günde tamamlanmış, gökler ise iki günde yaratılmıştır (Fussilet 41/12). Allah gökleri, yeri ve ikisi arasındaki her şeyi altı günde yarattığını bildirir (A’râf 7/54, Yunus 10/3, Hud 11/7, Furkan 25/59, Secde 32/4, Kaf 50/38, Hadid 57/4). Dolayısıyla gökler, dağların oluşturulduğu ve gıda ölçülerinin belirlendiği dört günlük sürenin iki gününde yaratılmıştır. Allah katında bir gün, bizim hesabımızla bin yıl olduğu için (Hac 22/47) altı gün Allah’a göredir. Bize göre ise gökler ve yer, altı bin yılda yaratılmıştır. 


(Fussilet 41/13)
فَاِنْ اَعْرَضُوا فَقُلْ اَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَۜ
(Allah’a benzer nitelikte varlıklar oluşturanlar) Araya mesafe koyarlarsa de ki: “Ben, (Hud’un halkı) Âd ve (Salih’in halkı) Semud’u çarpan yıldırımın dengi olan bir yıldırıma karşı sizi uyarıyorum.”[*]

[*] Furkan 25/38-39, Ankebut 29/38, Necm 53/50-51.


(Fussilet 41/14)
اِذْ جَٓاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ قَالُوا لَوْ شَٓاءَ رَبُّنَا لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةً فَاِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ
Onlara; önlerinden ve arkalarından /her yandan elçiler gelip de[1*] “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin!” dediklerinde şöyle demişlerdi: “Rabbimiz (böyle bir şey) isteseydi[2*] melekler indirirdi.[3*] Bu yüzden biz sizinle gönderilen mesajları reddediyoruz!”[4*]

[1*] A'raf 7/65, 73, Hud 11/50, 61.

[2*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz: http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html

[3*] İsra 17/94-95.

[4*] İbrahim 14/9, Sebe 34/34, Zuhruf 43/23-24.


(Fussilet 41/15)
فَاَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ اَشَدُّ مِنَّا قُوَّةًۜ اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَهُمْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ
(Hud’un kavmi) Âd, yeryüzünde haksız yere büyüklendi ve “Bizden güçlüsü de kimmiş!” dedi.[*] Onları yaratan Allah’ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar ayetlerimizi bile bile inkar ediyorlardı.

[*] Onların güçlü yapılarını anlatan ayetler için bkz. A'raf 7/69, Hud 11/52.


(Fussilet 41/16)
فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحًا صَرْصَرًا ف۪ٓي اَيَّامٍ نَحِسَاتٍ لِنُذ۪يقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَخْزٰى وَهُمْ لَا يُنْصَرُونَ
Bu yüzden onlara, kara günlerde, soğuk ve şiddetli bir rüzgar gönderdik ki dünya hayatında rezil edici azabı tattıralım. Ahiretteki azap daha da rezil edici olacak ve yardım görmeyeceklerdir.[*]

[*] Âd Kavmi ile ilgili ayetler için bkz. A’râf  7/65-72, Hud 11/59-60, Şuara 26/123-140, Ahkaf 46/21-25, Zariyat 51/41-42, Kamer 54/18-21, Hakka 69/6-8, Fecr 89/6-8.


(Fussilet 41/17)
وَاَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمٰى عَلَى الْهُدٰى فَاَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَۚ
(Salih’in kavmi) Semud’a gelince, onlara doğru yolu gösterdik ama onlar da körlüğü sevip doğru yola tercih ettiler. Yaptıklarına karşılık onları, alçaltıcı azabın yıldırımı çarptı.[*]

[*] Semûd Kavmi ile ilgili ayetler için bkz. A’raf 7/73-79, Hud 11/61-68, Hicr 15/80-84, Şuara 26/142-159, Neml 27/45-53, Kamer 54/23-31, Hakka 69/4-5, Şems 91/11-15.


(Fussilet 41/18)
وَنَجَّيْنَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟
İnanıp güvenmiş ve kendilerini yanlışlardan korumuş olanları ise kurtardık.[*]

[*] Yunus 10/103, Hud 11/58, 66. Yusuf 12/110, Enbiya 21/7-9.


(Fussilet 41/19)
وَيَوْمَ يُحْشَرُ اَعْدَٓاءُ اللّٰهِ اِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ
O gün Allah’ın düşmanları ateşe /Cehenneme toplanacaklar. Sonra onlar bölüklere ayrılacaklardır.[*]

[*] Hicr 15/43-44, Meryem 19/68-73, Neml 27/83, Zümer 39/71-72.


(Fussilet 41/20)
حَتّٰٓى اِذَا مَا جَٓاؤُ۫هَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَاَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Oraya geldiklerinde kulakları, gözleri ve derileri, yapıp ettikleri şeyler hakkında onların aleyhine şahitlik edecektir.[*]

[*] Nur 24/24-25, Yasin 36/65.


(Fussilet 41/21)
وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَاۜ قَالُٓوا اَنْطَقَنَا اللّٰهُ الَّذ۪ٓي اَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Derilerine: “Siz niye bizim aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye soracaklar. Onlar da: “Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. İlkin sizi O yarattı, şimdi de O’nun huzuruna çıkarılıyorsunuz.”[*] diye cevap vereceklerdir.

[*] En'am 6/94, Kehf 18/48.


(Fussilet 41/22)
وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ اَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَٓا اَبْصَارُكُمْ وَلَا جُلُودُكُمْ وَلٰكِنْ ظَنَنْتُمْ اَنَّ اللّٰهَ لَا يَعْلَمُ كَث۪يرًا مِمَّا تَعْمَلُونَ
Kulaklarınız, gözleriniz ve derileriniz aleyhinize şahitlik eder diye bir çekinceniz yoktu. Ayrıca Allah’ın, yaptıklarınızın bir çoğunu bilmeyeceğini zannetmiştiniz[*].

[*] Hiçbir şey Allah’tan saklanamaz (Bakara 2/75-77, Al-i İmran 3/5, Nisa 4/108, Zuhruf 43/80, Mücadele 58/6-7).


(Fussilet 41/23)
وَذٰلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذ۪ي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ اَرْدٰيكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
İşte Rabbiniz hakkında kapıldığınız bu zannınız sizi kötü duruma soktu da kaybedenlerden oldunuz.[*]

[*] İnşikak 84/14-15.


(Fussilet 41/24)
فَاِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْۚ وَاِنْ يَسْتَعْتِبُوا فَمَا هُمْ مِنَ الْمُعْتَب۪ينَ
O ateş onların kalacakları yer olacaktır, tabii buna sabredebilirlerse! Özür dileseler de onlar, özürleri dikkate alınacak olanlardan değildir.[*]

[*] Nahl 16/84, Rum 30/57, Casiye 45/35.


(Fussilet 41/25)
وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَٓاءَ فَزَيَّنُوا لَهُمْ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۚ اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِر۪ينَ۟
(Allah’ın ayetlerine körlük etmelerinden dolayı)[1*] Yanlarından ayrılmayan birtakım kimseleri başlarına sararız da bu kimseler onlara yapmakta oldukları ve daha önce yaptıkları şeyleri süslü gösterirler.[2*] Kendilerinden önce gelip geçmiş cin ve insan toplumları hakkında gerçekleşmiş olan o söz /cezalandırma sözü, bunlar için de gerekli olur. Onlar gerçekten hüsrana uğrayanlardır.[3*]

[1*] Zuhruf 43/36-39.

[2*] Meryem 19/83, Furkan 25/28-29, Şuara 26/221-223.

[3*] Ahkaf 46/17-18.

 


(Fussilet 41/26)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَالْغَوْا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ
Kâfirlik edenler şöyle dediler: “Bu Kur’an’ı dinlemeyin, onunla ilgili laf kalabalığı yapın, belki galip gelirsiniz.”[*]

[*] Kafirlerin Allah’ın kitabını etkisiz kılma çabalarına dair ayetler için bkz: Tevbe 9/32, Hac 22/51, 72, Sebe 34/5, 38, Saf 61/8.


(Fussilet 41/27)
فَلَنُذ۪يقَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَذَابًا شَد۪يدًا وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَسْوَاَ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ
Biz de kâfirlik edenlere kesinlikle çetin bir azap tattıracağız[1*] ve kesinlikle onlara yaptıklarının en kötüsüyle karşılık vereceğiz.[2*]

[1*] Al-i İmran 3/56, Nahl 16/88, Fatır 35/7, Mücadele 58/14-15.

[2*] En’am 6/160, Kasas 28/84, Mümin 40/40.


(Fussilet 41/28)
ذٰلِكَ جَزَٓاءُ اَعْدَٓاءِ اللّٰهِ النَّارُۚ لَهُمْ ف۪يهَا دَارُ الْخُلْدِۜ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ
İşte böyle! Allah’a karşı düşmanlık edenlerin cezası o ateştir /cehennemdir. Ayetlerimizi bile bile inkar etmelerinin karşılığı olarak ölmemek üzere kalacakları yurtları, oradadır.[*]

[*] Yunus 10/7-8, Hud 11/17, Hac 22/72, Nur 24/57, Tur 52/11-14. 


(Fussilet 41/29)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا رَبَّنَٓا اَرِنَا الَّذَيْنِ اَضَلَّانَا مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ اَقْدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ الْاَسْفَل۪ينَ
Kâfirlik edenler şöyle diyeceklerdir: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları göster de en alçaklardan olmaları için onları ayaklarımızın altına alalım.”[*]

[*] A’raf 7/38, Ahzab 33/67-68, Sad 38/61.


(Fussilet 41/30)
اِنَّ الَّذ۪ينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ
“Rabbimiz Allah’tır!” deyip de dosdoğru olanlara ise melekler inerek şöyle derler: “Korkmayın, üzülmeyin; size söz verilen Cennet ile sevinin![*]

[*] Enbiya 21/103, Ahkaf 46/13-14.


(Fussilet 41/31)
نَحْنُ اَوْلِيَٓاؤُ۬كُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۚ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَشْتَه۪ٓي اَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَدَّعُونَۜ
Biz sizin dünya hayatında da ahirette de yakın dostlarınızız. Cennette canınızın çektiği her şey sizindir, istediğiniz her şey de sizindir.[*]

[*] Nahl 16/31, Enbiya 21/102, Furkan 25/16, Yasin 36/57, Şûra 42/22, Kaf 50/35.


(Fussilet 41/32)
نُزُلًا مِنْ غَفُورٍ رَح۪يمٍ۟
Bunlar, çok bağışlayan ve ikramı bol olan (Allah) tarafından ağırlanmanız içindir.”[*]

[*] Âl-i İmran 3/198, Kehf 18/107, Secde 32/19.


(Fussilet 41/33)
وَمَنْ اَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعَٓا اِلَى اللّٰهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ اِنَّن۪ي مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ
Allah’a çağıran, iyi işler yapan ve “Ben Müslümanlardanım/ Allah’a tam teslim olanlardanım!” diyenden daha güzel sözlü kim olabilir![*]

[*] Yusuf 12/108, Mü'min 40/41-42.


(Fussilet 41/34)
وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُۜ اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌ
İyilikle kötülük bir olmaz; sen kötülüğü en güzel şekilde sav.[1*] Bir de bakarsın ki aranızda düşmanlık olan kişi sıcak bir dost gibi oluvermiş.[2*]

[1*] Şûrâ 42/40-43 ayetlerine göre, kötülüğün karşılığı onun dengi olacak bir cezadır; ancak kötülük görenin affetmesi de tavsiye edilir. Kötülüğe iyilikle karşılık verilmesi tavsiyesi, İncil’in Romalılar 12/21 pasajında da verilmektedir.


(Fussilet 41/35)
وَمَا يُلَقّٰيهَٓا اِلَّا الَّذ۪ينَ صَبَرُواۚ وَمَا يُلَقّٰيهَٓا اِلَّا ذُو حَظٍّ عَظ۪يمٍ
Buna ancak sabırlı olanlar /duruşunu bozmayanlar ulaştırılır. Buna ancak (iyi işlerden) büyük bir pay sahibi olanlar ulaştırılır.[*]

[*] Bakara 2/148, Âl-i İmran 3/186, Şûra 42/43.


(Fussilet 41/36)
وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Şeytandan bir dürtü seni dürterse hemen Allah’a sığın. Şüphesiz ki O, daima dinleyen ve bilendir.[*]

[*] A’raf 7/200-201, Mü’minun 23/97-98.


(Fussilet 41/37)
وَمِنْ اٰيَاتِهِ الَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُۜ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذ۪ي خَلَقَهُنَّ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
Gece, gündüz, Güneş ve Ay O’nun ayetlerindendir.[1*] Eğer yalnızca Allah’a kulluk ediyorsanız ne Güneş’e secde edin ne de Ay’a; bütün bunları yaratana secde edin![2*]

[1*] İsra 17/12, Yasin 36/37-40. Ayrıca bkz. Fussilet 41/53. ayetin dipnotu.

[2*] İsra 17/23, Hac 22/77, Necm 53/62.


(Fussilet 41/38)
فَاِنِ اسْتَكْبَرُوا فَالَّذ۪ينَ عِنْدَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لَا يَسْـَٔمُونَ
Eğer büyüklenirlerse (bilsinler ki); Senin Rabbinin katında olanlar bıkıp usanmadan gece gündüz O’nu tesbih ederler /ona boyun eğerler.[*]

[*] A’raf 7/206, Nahl 16/49, İsra 17/44, Enbiya 21/19-20, Mü’min 40/7, Şûra 42/5.


(Fussilet 41/39)
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنَّكَ تَرَى الْاَرْضَ خَاشِعَةً فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَٓاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْۜ اِنَّ الَّذ۪ٓي اَحْيَاهَا لَمُحْيِ الْمَوْتٰىۜ اِنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
O’nun ayetlerinden biri de şudur: Yeryüzünü (kuraklıktan) boynu bükük görürsün; üzerine su indirdiğinde kıpırdar ve kabarır. Yeri dirilten Allah, elbette ölüleri de diriltecektir. O, her şeyin ölçüsünü koyandır.[*]

[*] A’raf 7/57, Nahl 16/65, Hac 22/5-6, Ankebut 29/63, Rum 30/19, 24, 50, Fatır 35/9, Zuhruf 43/11, Casiye 45/5, Ahkaf 46/33.


(Fussilet 41/40)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا لَا يَخْفَوْنَ عَلَيْنَاۜ اَفَمَنْ يُلْقٰى فِي النَّارِ خَيْرٌ اَمْ مَنْ يَأْت۪ٓي اٰمِنًا يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِعْمَلُوا مَا شِئْتُمْۙ اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Ayetlerimizde saptırma yapanlar bize gizli kalmaz.[1*] Kıyamet /mezardan kalkış günü; ateşe atılacak olan mı, yoksa güven içinde (huzurumuza) gelecek olan mı daha hayırlıdır?[2*] Siz istediğinizi yapın; Allah, yaptığınız her şeyi görendir.

[1*] Âl-i İmran 3/5, Sebe 34/3.

[2*] Secde 32/18-20, Sad 38/28, Zümer 39/9, 19, 24, Mü’min 40/58, Casiye 45/21, Haşr 59/20.

 

(Fussilet 41/41)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ لَمَّا جَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّهُ لَكِتَابٌ عَز۪يزٌۙ
Bu zikir[1*] (Kur’an) kendilerine gelince kâfirlik edenler[2*] (bize gizli kalmaz). Şüphesiz o, güçlü ve şerefli bir kitaptır.

[1*] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla veya dile getirmektir (Müfredât ذكر md.). Doğru bilginin kaynağı Allah’ın ayetleridir. Bunlar, yaratılan âyetler ve indirilen âyetler olmak üzere iki türlüdür. Her birinden elde edilen doğru bilgi zikirdir (Enbiya 21/24, En’am 6/80). İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder (Ra’d 13/28). Allah’ı zikretmek; onu, kitabını ve yarattığı ayetleri dikkate almak, akıldan çıkarmamak ve onların üzerine düşünmektir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur (Bakara 2/209).

[2*] En’am 6/4-5, Kaf 50/5.


(Fussilet 41/42)
لَا يَأْت۪يهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِه۪ۜ تَنْز۪يلٌ مِنْ حَك۪يمٍ حَم۪يدٍ
Batıl, önünden de arkasından da ona yanaşamaz.[1*] O, daima doğru kararlar veren ve yaptığını mükemmel yapan (Allah) tarafından indirilmiştir.[2*]

[1*] Kur'an-ı Kerim, iniş aşamasından kıyamete kadar Allah tarafından koruma altına alınmıştır, Dolayısıyla onun metninde ne bir eksiltme yapılabilir ne de artırma (Hicr 15/9, Vakıa 56/77-79, Cin 72/26-28). Ama herkes imtihandan geçirildiği için Allah’a karşı hadlerini aşanlar, ayetlerin metninde yapamadıkları saptırmayı, ayetlerin anlamlarını kaydırıp onları kendi arzularına göre kullanarak yapmaya çalışırlar, bundan kaçış olmaz (Bakara 2/75, Âl-i İmran 3/7, Fussilet 41/40). 

[2*] Fussilet 41/2.


(Fussilet 41/43)
مَا يُقَالُ لَكَ اِلَّا مَا قَدْ ق۪يلَ لِلرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَۜ اِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ وَذُو عِقَابٍ اَل۪يمٍ
(Ey Muhammed!) Sana, senden önceki elçiler için söylenenlerden başkası söylenmiyor.[*] Senin Rabbin kesinlikle hem çokça bağışlayan hem de cezası acıklı olandır.

[*] Âl-i İmran 3/184, En’am 6/33-34, Zariyat 51/52-53.


(Fussilet 41/44)
وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْاٰنًا اَعْجَمِيًّا لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُۜ ءَاَۭۘعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّۜ قُلْ هُوَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌۜ وَالَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًىۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ۟
Bu kitabı, yabancı bir dilde ayet kümeleri halinde oluştursaydık şöyle derlerdi: “Ayetleri açıklansa ya! Bir araba yabancı dil mi!”[1*] De ki: “O, inanıp güvenenler için bir rehber ve şifadır.”[2*] Ona inanmayanların (sanki) kulaklarında tıkaç var ve bu kitap onlara kapalıdır. Onlara (sanki) uzak bir yerden sesleniliyor (da anlayamıyorlar).”

[1*] Nahl 16/103.

[2*] Yunus 10/57, İsra 17/82.


(Fussilet 41/45)
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ ف۪يهِۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّهُمْ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُ مُر۪يبٍ
Musa’ya o kitabı[1*] verdik; sonra onda ihtilafa düşüldü. Rabbinin daha önce verdiği bir sözü[2*] olmasaydı aralarında hüküm verilirdi (de işleri bitirilirdi). Onlar o kitaptan dolayı kesinlikle kendilerini ikilemde bırakan bir şüphe içinde idiler.”

[1*] Bakara 2/53, Hud 11/110. 

[2*] Hud 11/104.


(Fussilet 41/46)
مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِه۪ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَاۜ وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ
Kim iyi bir iş yaparsa bu onun lehine olur, kim de kötülük yaparsa aleyhine olur.[1*] Senin Rabbin kullarına asla haksızlık etmez.[2*]

[1*] Rum 30/44, Casiye 45/15.

[2*] Âl-i İmran 3/182, Nisa 4/40, Enfal 8/51, Hac 22/10, Kaf 50/29.


(Fussilet 41/47)
اِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ السَّاعَةِۜ وَمَا تَخْرُجُ مِنْ ثَمَرَاتٍ مِنْ اَكْمَامِهَا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثٰى وَلَا تَضَعُ اِلَّا بِعِلْمِه۪ۜ وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ اَيْنَ شُرَكَٓاء۪يۙ قَالُٓوا اٰذَنَّاكَۙ مَا مِنَّا مِنْ شَه۪يدٍۚ
O saatin /mezardan kalkış saatinin bilgisi yalnızca O’na aittir.[1*] O’nun bilgisi olmadan hiçbir ürün tomurcuğundan çıkamaz, tek bir dişi hamile kalamaz, doğum da yapamaz.[2*] O gün Allah onlara: “Hani, ortaklarım nerede!” diye seslenecek, onlar da: “İçimizden onları (şu anda) gören kimsenin olmadığını sana arz ederiz.” diyeceklerdir.

[1*] A’raf 7/187, Lokman 31/34, Ahzab 33/63, Şûrâ 42/17, Zuhruf 43/85, Naziat 79/42-44.

[2*] En'am 6/59, Ra’d 13/8, Fatır 35/11.


(Fussilet 41/48)
وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَدْعُونَ مِنْ قَبْلُ وَظَنُّوا مَا لَهُمْ مِنْ مَح۪يصٍ
Daha önce yardıma çağırdıkları kaybolup gitmiş ve kendileri için kaçacak bir yer olmadığını anlamışlardır.[*]

[*] En’am 6/22-24, A’raf 7/37, Yunus 10/28-30, Kehf 18/52-53, Kasas 28/62-64, Mü’min 40/73-74.


(Fussilet 41/49)
لَا يَسْـَٔمُ الْاِنْسَانُ مِنْ دُعَٓاءِ الْخَيْرِۘ وَاِنْ مَسَّهُ الشَّرُّ فَيَؤُ۫سٌ قَنُوطٌ
İnsan hayırlı şeyler istemekten bıkıp usanmaz.[1*] Başına bir fenalık geldiğinde ise hemen umutsuzluğa kapılır, karamsar biri olup çıkar.[2*]

[1*] Mearic 70/19, Adiyat 100/8.

[2*] İsra 17/83, Rum 30/36.


(Fussilet 41/50)
وَلَئِنْ اَذَقْنَاهُ رَحْمَةً مِنَّا مِنْ بَعْدِ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ هٰذَا ل۪يۙ وَمَٓا اَظُنُّ السَّاعَةَ قَٓائِمَةًۙ وَلَئِنْ رُجِعْتُ اِلٰى رَبّ۪ٓي اِنَّ ل۪ي عِنْدَهُ لَلْحُسْنٰىۚ فَلَنُنَبِّئَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِمَا عَمِلُواۘ وَلَنُذ۪يقَنَّهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَل۪يظٍ
Çektiği darlıktan sonra ona tarafımızdan bir ikram tattırsak kesinlikle şöyle der: “Bu bana özeldir.[1*] O saatin /mezardan kalkış saatinin geleceğini sanmam; ama olur da Rabbimin huzuruna çıkarılırsam kesinlikle orada bana bundan daha güzeli verilir!”[2*] Şurası kesin ki nankörlük edenlere, neler yaptıklarını bildireceğiz, elbette onlara ağır bir azap tattıracağız.

[1*] Kasas 28/78, Zümer 39/49, Fecr 89/15.

[2*] Kehf 18/32-43.


(Fussilet 41/51)
وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَٓاءٍ عَر۪يضٍ
İnsana nimet verdiğimizde (onu veren Rabbiyle) arasına mesafe koyar ve yan çizer. Başına bir fenalık gelince de yalvarır durur.[*]

[*] Yunus 10/12, 21, Hud 11/9-10, Rum 30/33-34, Zümer 39/8, Şûrâ 42/48, Fecr 89/16.


(Fussilet 41/52)
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ ثُمَّ كَفَرْتُمْ بِه۪ مَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ ف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ
De ki: “Hiç düşündünüz mü, eğer o /Kur’an Allah katındansa ve siz de onu görmezlikten geliyorsanız böyle derin bir ayrılık içinde olandan daha sapkın kim olabilir?”[*]

[*] Bakara 2/23-24, Ahkaf 46/10.


(Fussilet 41/53)
سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ
Onlara, çevrelerinde ve kendilerinde olan âyetlerimizi[1*] göstereceğiz.[2*] Sonunda onun (Kur’ân’ın) tümüyle gerçek olduğu, onlar için net olarak ortaya çıkacaktır. (Onlar itiraf etmeseler de) Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?

[1*] Allah’ın ayetleri ikiye ayrılır: İlki yaratılmış ayetlerdir, bunlar kâinattaki tüm varlıklardır (Casiye 45/3-6). İkincisi indirilmiş ayetlerdir ki onlar ilahi kitaplardadır (Fussilet 41/39, Şûra 42/13-14). Yaratılmış ayetler, indirilmiş ayetlerin doğruluğunun göstergesidir; çünkü hem kâinatı yaratan hem de onunla ilgili en doğru bilgileri veren Allah’tır. İndirilmiş ve yaratılmış ayetler arasında çelişki olmaz, aksine kopmaz bir bağ vardır. Bilimin uğraş alanı Allah’ın yarattığı ayetlerdir. Bu sahada Allah’ın indirdiği ayetlerden de yararlanılırsa bilimde, hayallerin ötesinde bir gelişme yaşanacaktır.

[2*] Enbiya 21/37, Neml 27/93, Mü'min 40/81, Zariyat 51/20-21.


(Fussilet 41/54)
اَلَٓا اِنَّهُمْ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓاءِ رَبِّهِمْۜ اَلَٓا اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُح۪يطٌ
Bilin ki onlar, Rablerinin huzuruna varma hakkında tereddüd içindedirler.[*] Bilin ki O, her şeyi kuşatandır.

[*] Yunus 10/7, Neml 27/66.