AHZÂB
[*] "Rahmân” ve “Rahîm" kelimeleri, rahmet (رحمة) kökündendir. Rahmet, iyilik ve ikramı gerektiren incelik anlamındadır. Allah’ın özelliği olarak kullanılınca sadece iyilik ve ikram anlaşılır (Müfredât). Rahmân “rahmeti her şeyi kuşatan” demektir. Bu özellik Allah’tan başkasında olmayacağı için bu kelimeyi “iyiliği sonsuz” diye çevirdik. Rahîm “çok merhametli” demektir. Bu özellik Allah’ın dışındaki varlıklarda da olabileceği için ona "ikramı bol" anlamını verdik. Nitekim ‘rahîm’ kelimesi, Tevbe 9/128. ayette Resulullah için; Fetih 48/29. ayette ise müminler için kullanılmıştır.
[*] Âl-i İmran 3/159, Nisa 4/132, Furkan 25/58, Şuara 26/217-220, Neml 27/79, Ahzab 33/48.
[1*] Kadının da iki kalbi yoktur ama hamile bir kadının içinde yani rahminde ikinci bir kalp olur.
[1*] Bir çocuğun evlatlık olduğu ve -biliniyorsa- kimin soyundan olduğu, asla çocuğun kendisinden ve toplumdan saklanmamalı, gerçek ana-babasının kim olduğu açıkça bildirilmelidir.
[2*] Hucurat 49/10.
[1*] Tevbe 9/120.
[2*] Nebinin eşleri sadece evlenme yasağı açısından müminlerin anneleri gibidir (Ahzab 33/53). Diğer konularda özel hükümlere tabidirler (Ahzab 33/32-33, 53, 55).
[3*] Buradaki muhacirler, Mekke’nin fethinden önce Medine’ye göç eden Müslümanlardır.
[4*] Mezhepler, din farkının ve ülke farkının miras engeli olduğunu söylerler. Bu ve ilgili diğer ayetlere göre, din ve ülke farkına bakılmaksızın, miras, akrabalar arasında pay edilir. Aile geçindirme konusunda da din farkı gözetilmez (Bakara 2/ 215, Nisa 4/7, 11,12, 176, Enfal 8/75, Lokman 31/14-15).
[5*] Bu ayete genellikle şöyle anlam verilir: “Dostlarınıza yapacağınız uygun bir vasiyet bunun dışındadır. Bu, kitapta yazılı bulunmaktadır.” Bu anlam yanlıştır. Çünkü Nisa 4/11,12 ve 176. ayette soy hısımlarının miras payları hükme bağlanmış, Nisa 4/8. ayette de miras paylaşılırken hazır bulunan yakınlar, yetimler ve çaresizlere de bir şeyler verilmesi emredilmiştir. Vasiyet konusunda bkz. Bakara 2/180. ayetin dipnotu.
[*] Nebilerden alınan söz, kendilerinden sonra ellerindekini tasdik eden bir resûl gelirse ona inanıp destek olmaktır (Âl-i imran 3/81). Ancak Ahzab 33/40 ayetinde Muhammed aleyhisselamın son nebi olduğu bildriilince, onun ve ümmetinin, kendisinden sonra gelecek nebî resûle inanma görevi kalmamıştır (Bakara 2/286). Onların görevi kendinden önce gelen kitap ve resulleri tasdik etmeleridir (Bakara 2/101, Mâide 5/48, En’âm 6/92).
[*] Maide 5/119.
[1*] Ahzab 33/9-27 ayetlerinde, Hicretin 5. yılı Şevval ayında yapılan Ahzab Gazvesi anlatılmaktadır. Sûre adını buradan alır. Bu savaşa “Hendek Savaşı” da denir. Ahzab, insan topluluğu anlamındaki hizb (حزب) kelimesinin çoğuludur (Mekayis). Ayette ordu anlamına gelen cünd (جند) kelimesinin çoğulu olan cünud (جنود) da geçer. Bu ordular Müslümanları üst ve alt taraflarında kuşatma altına almışlardı (Ahzab 33/10).
[2*] Allah, müminlere Hendek savaşında yardım ettiği gibi Bedir (Âl-i İmran 3/123-126, Enfal 8/9-12), Uhud (Âl-i İmran 3/152-154) ve Huneyn (Tevbe 9/25-26) savaşlarında da yardım etmiştir.
[*] Benzer bir durum Uhud savaşında da yaşanmıştı (Al-i İmran 3/154-156).
[*] Bakara 2/214.
[1*] Bunlar, Hendek Savaşına Müslümanlar ile birlikte katılan sonra antlaşmayı bozarak düşmanın yanında yer alan Beni Kureyza Yahudileri ile münafıklardır (Ahzab 33/15). Muhammed aleyhisselamın nebiliğini, bile bile inkar ettiklerinden kalplerinde bir hastalık oluşmuştur. Buradaki münafıklar da kafirdir ama onların kalplerinde, kafirlik hastalığı yanında yalancılık hastalığı da oluşur (Bakara 2/6-10).
[2*] Enfal 8/49.
[1*] Yesrib Medine’nin eski adıdır.
[2*] Tevbe 9/45.
[1*] “Fitne”, altını içindeki yabancı maddelerden ayırmak için ateşe sokmaktır (Müfredat). Kur’an’da bu kelime imtihan (A’râf 7/155), aldatma (A’râf 7/27), cehennem azabı (Zariyât 51/10-14) ve savaş (Bakara 2/216) anlamlarında kullanılmıştır.
[2*] Nisa 4/91, Tevbe 9/47-49.
[1*] Müslümanlar ve Medine’de yaşayan farklı dinî ve etnik gruplar; Medine vesikası adı verilen siyasi ve hukuki bir belge üzerinde ittifak etmiş, Resulullah’ın başkanlığı altında birlikte yaşama ve şehre bir saldırı olması halinde orayı birlikte savunma konusunda anlaşmışlardı (Medine Vesikası, DİA). Bu anlaşmaya aykını davranan Beni Kaynuka ve Nadir kabileleri Medine’yi terk etmiş (Haşr 59/1-17), geride sadece Beni Kurayza kabilesi kalmıştı. Bu ayette ve önceki üç ayette sözü edilenler, Medine sözleşmesi gereğince bu savaşta Muhammed aleyhisselamın yanında yer alan Beni Kurayza ile diğer kabilelerdir. Bunlar daha sonra savaştan çekilmişlerdir. Yapılan anlaşmanın Allah’a verilen söz sayılması, Muhammed aleyhisselamın onu, Allah’ın elçisi sıfatıyla yaptığını gösterir.
[2*] İsra 17/34.
[1*] Yunus 10/107, Ra'd 13/11, Enbiya 21/42, Zümer 39/38, Fetih 48/11.
[2*] Nisa 4/123, Ahzab 33/64-65.
[1*] Savaşa engel olmaya çalışanlar ile kardeşlerine “Bize gelin” diyenler, Müslümanların arasındaki münafıklardır. Ağır bir imtihan ile karşılaşınca samimi olmadıkları ortaya çıkmıştır.
[2*] Benzer tavırlar Uhud Savaşında da sergilenmiştir (Al-i İmran 3/166-168).
[1*] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla veya dile getirmektir (Müfredât ذكر md.). Doğru bilginin kaynağı Allah’ın ayetleridir. Bunlar, yaratılan ayetler ve indirilen ayetler olmak üzere iki türlüdür. Her birinden elde edilen doğru bilgi zikirdir (Enbiya 21/24, En’âm 6/80). İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder. (Ra’d 13/28) Allah’ı zikretmek; onu, kitabını ve yarattığı ayetleri dikkate almak, akıldan çıkarmamak ve onların üzerine düşünmektir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur (Bakara 2/286). Bu ayet de onun her konuda bize örnek olduğunu bildirmektedir. Onu örnek alanlar, ayetleri nasıl uyguladığını ve Kur'an'dan nasıl hikmet çıkardığını anlamaya çalışanlardır. Bunlar da ancak Allah'tan ve ahiret gününden umudu olan, Allah'ı, Allah’ın kitabını anlayarak çokça okuyan kişiler olabilir.
[2*] Bakara 2/143, Hac 22/78.
[1*] Bakara 2/214.
[2*] Benzer bir durum Uhud savaşında da yaşanmıştır (Âl-i İmran 3/173).
[*] Tevbe 9/111.
[1*] Maide 5/119.
[2*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz: http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html
[1*] Âl-i İmran 3/151, Enfal 8/12, Haşr 59/2.
[2*] Muhammed 47/4.
[1*] Hud 11/15-16, İsra 17/18.
[2*] Muhammed aleyhisselam, diğer müminlerden farklı olarak mehri, nikah kıyıldığında vermekle yükümlü olduğu için (Ahzab 33/50) bu ayette vermeyi teklif ettiği mal, mehir değil onlara yapacağı ikramdır.
[*] İsra 17/19.
[1*] Zina diye meal verdiğimiz kelime, el-fahişe (الْفَاحِشَةَ)'dir. Bu kelime Kur’an’da, zina, eşcinsellik ve lezbiyenlik anlamında kullanılır (Nisa 4/15-16, En’am 6/151, A’raf 7/33, İsra 17/32, Şûra 42/37, Necm 53/32).
[2*] Mezhepler, zina eden evli kadın ve erkeğin recm yani taşlanarak öldürülme cezasına çarptırılacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Ölüm cezası ikiye katlanamayacağından bu ayet, recm cezasının olamayacağının açık delillerindendir. Nebi eşlerinden biri, bu suçu işlemiş olsaydı ona verilecek ceza, bu suçu işleyen diğer kadınlara verilen 100 kırbaç cezasının iki katı olan 200 kırbaç olurdu (Nur 24/2, 6-8). Nisa 4/25. ayette de evlendikten sonra zina eden esir kadınlara verilecek cezanın, evli hür kadınlara verilen cezanın yarısı kadar olacağı bildirilmiştir. Bu da zina suçunun cezasının recm olamayacağının bir başka delilidir.
[*] Ma'rufa uygun söz, doğruluğu herkesçe bilinen söz demektir.
[1*] Bu ayet, Nebimizin evlerine gelen misafirlere karşı, eşlerinin gösterecekleri tavırla ilgilidir. Evlerine gelen müslümanların davranışları ile ilgili olarak da bkz. Ahzab 33/53.
[2*] Ehl-i beyt, “ev halkı” yani “aile” anlamındadır. Bu kavram üç ayette geçer. Birincisi İbrahim aleyhisselamın (Hud 11/73) ٍikincisi Musa aleyhisselamın ailesi anlamındadır (Kasas 28/12). Bu ayette ise Muhammed aleyhisselamın ailesini ifade eder. Şiîler bu ayeti, bağlamından kopararak Muhammed aleyhisselamın eşlerinin onun Ehl-i beyt’inden olmadığını, Ehl-i beyt’in, sadece Ali ve Fatıma'dan olan torunları olduğunu iddia ederek onların masumluğuna bu ayeti delil getirirler. Oysa, Kur’an-ı Kerim’de Muhammed aleyhisselamın bile masum /günahsız olmadığını ortaya koyan ayetler vardır. (Enfal 8/67-68, Mü’min 40/55, Muhammed 47/19, Fetih 48/1-2, Nasr 110/1-3). Ayette müennes /dişil sîganın kullanılmayıp müzekker /eril sîganın kullanılmasını, kendilerine delil göstermişlerdir. Oysa Arap dili açısından müzekker sîganın kullanılması, Muhammed aleyhisselamın kendisinin, bir erkek olarak aileye dahil olmasından dolayıdır. Bu kullanım, diğer iki ayette de vardır.
[*] Bu ayetten Nebi aleyhisselamın evlerinde hikmet çalışmaları yapıldığı ve buna eşlerinin de katıldığı anlaşılmaktadır.
[1*] “Sadaka (صدقة)” kelimesi “doğru söylemek, sözünü yerine getirmek” anlamına gelen “sıdk (صدق)” kökünden türemiş bir isimdir (Kitâbü’l-Ayn). Bu kelime Kur’an’da zekat, fidye vb. harcamalar için kullanılır (Bakara 2/196, 263, 271, Nisa 4/114, Tevbe 9/58, 79, 104, Mücadele 58/12-13). Zekâta sadaka ismi verilmesinin sebebi, kişinin sözünün doğruluğunu fiiliyle ispatlamasıdır (Müfredât). Kur’ân’da zekâtın devlet eliyle alınıp dağıtılmasından bahseden ayetlerde devlete olan sadakatı bildiren sadaka kelimesi kullanılmıştır (Tevbe 9/60, 103). Yine zekâtın faizle karşılaştırılması (Bakara 2/276) ve borcun zekâta sayılabilmesi (Bakara 2/280) ile ilgili âyetlerde de bu kökten gelen kelimeler kullanılmıştır.
[1*] Resul (رسول), “birine gönderilen söz” anlamına geldiği gibi “o sözü iletmek için gönderilen elçi” anlamına da gelir. (Müfredat). Allah’ın elçilerinin görevi, onun sözlerini insanlara ulaştırmaktır. Bu sebeple Kur’an’da geçen Allah’ın resulü (رسول اللّه) ifadelerinde asıl vurgu ayetleredir. Muhammed aleyhisselam öldüğü için bizim muhatabımız olan resul, sadece Kur’an’dır (Âl-i İmrân 3/144). Bu ve bir sonraki ayet, nebi ve resul kavramları arasındaki farkı göstermektedir. Ahzab 33/36. ayette, Allah ve rasulünün bir işe karar vermesi durumunda hiçbir müminin farklı bir tercihte bulunma hakkının olamayacağı, aksi bir davranışın Allah ve resulüne başkaldırma kabul edileceği açık bir şekilde belirtilmiştir. Ahzab 33/37. ayette ise çok dikkat çekici bir örnek üzerinden, mutlak bağlayıcı otoritenin nebinin şahsına verilmediği, nebi vasfıyla onun her isteğine mutlak itaatin gerekmeyeceği öğretilmiş olmaktadır. Nebinin emirlerine uymak marufa uygunluk şartına bağlı iken (Mümtehine 60/12) resul vasfıyla tebliğ ettiklerine mutlak surette itaat gerekir. Çünkü bu, doğrudan Allah’a itaat anlamına gelir (Nisa 4/80).
[2*] Nisa 4/65, Nur 24/51-52.
[3*] Nisa 4/14, 42.
[1*] Muhammed aleyhisselamın müminlere örnek olma görevi vardır (Ahzab 33/21). Evlatlığı Zeyd’in, eşi Zeyneb’i boşadığını öğrenince Allah’ın onu, Zeynep ile evlendireceği korkusuna kapıldı ve Zeyd’e ”eşini nikahında tut” diye baskı yaptı. Çünkü öz oğlun boşadığı eş ile evlenme yasaklanmış (Nisa 4/23) ama evlatlığın boşadığı eş ile evlenme yasaklanmamıştı. Böyle bir evliliği Zeyneb de istemeyeceği için Muhammed aleyhisselam ile Zeynep'i bizzat Allah evlendirdi ve ikisine de tercih hakkı bırakmadı. Bu sebeple Ahzab 33/36 ayette sözü edilen mümin erkek ve mümin kadının ilk muhatabı, Muhammed aleyhisselam ve Zeyneb’dir.
[2*] Çünkü “Allah'ın mesajlarını tebliğ edenler, Allah’tan çekinen, başka kimseden çekinmeyen kimselerdir.” (Ahzab 33/39).
[3*] Muhammed aleyhisselam Zeyd’e ”eşini nikahında tut” diye baskı yaptı ama Zeyd, onu dinlemedi ve eşini boşadı. Çünkü ona, boşama yetkisini veren Allah’tır (Bakara 2/227-232, Talak 65/1-2). Böyle bir konuda onu dinlemeyebilir (Mümtahine 60/12). Ahzab 33/36-37. ayetler, Muhammed aleyhisselamdan bize ulaşan hadisleri, Kur’an’a uygunluk açısından denetlemek zorunda olduğumuzu, Kur’an’a ters olanları kabul etmememiz gerektiğini gösterir.
[1*] Allah’ın Nebisi için farz kıldığı şey, Müslümanlara güzel bir örnek olmaktır (Ahzab 33/21, 37). Bu ayet, aynı örnekliğin önceki nebilerde de olduğunu göstermektedir.
[2*] Ra'd 13/8, Kamer 54/49.
[*] Maide 5/92, 99, Nahl 16/35, Nur 24/54, Ankebut 29/18, Teğabün 64/12.
[1*] Bu ayet indiğinde Muhammed aleyhisselamın oğulları Kâsım, Abdullah ve İbrahim hayatta değildi. Daha sonra bir oğlu da olmadı. Bu sebeple, ayet indiği sırada nebimiz, hiçbir erkeğin babası değildi. Zeyd onun evlatlığı idi ama Allah, evlatlıkların, kişinin evladı olmadığını, onların asıl soyunun gizlenmemesi gerektiğini, babalarını bilmiyorsak bizim din kardeşlerimiz ve dostlarımız olduklarını bildirmiştir (Ahzab 33/4-5).
[2*] Muhammed aleyhisselam, resullerin değil, nebîlerin sonuncusudur. Nebî, kendine kitap ve hikmet verilen kişidir (Âl-i İmran 3/81). Artık yeni bir nebî gelmeyecek ve yeni bir kitap inmeyecektir. Resul, elçi demektir. Herhangi bir ilave veya çıkarma yapmadan, Allah’ın âyetlerini, muhatabın anladığı dille tebliğ eden herkes elçilik görevi yapmış olur. Bu görev kıyamete /mezardan kalkış gününe kadar devam edecektir. Nebîler, kendilerine inen kitabı tebliğ ile görevli oldukları için her nebî resuldür ama her resul nebî değildir (Şuara 26/105, 123, 141, 160, 176). Bu ayet bunu açıkça göstermektedir. Ayette geçen ve mühür anlamına gelen “hatem” ifadesi de tasdik ilişkisi açısından büyük öneme sahiptir. Çünkü Tevrat ve İncil’de nebiliğin mühürleneceği bilgisi verilmiştir (Tevrat/ Daniel 9:24 ve İncil/ Vahiy 22:10).
[1*] Zikir için bkz. Ahzab 33/21. ayetin dipnotu.
[2*] Bakara 2/152, Cuma 62/10.
[*] Âl-i İmran 3/13, Maide 5/16, Fussilet 41/30-31, Mücadele 58/22.
[*] Bakara 2/119, İsra 17/105, Furkan 25/56, Sebe 34/28, Fetih 48/8, Müzzemmil 73/15.
[*] Âl-i İmran 3/186, Ahzab 33/1, 3, Zuhruf 43/89.
[1*] Talak 65/1 ayetine göre, iddeti bekleyecek olan kadın, onu sayacak olan erkektir. Bu ayette, gerdeğe girilmemişse, beklenecek ve sayılacak bir iddetin olmadığı anlatılmaktadır. Diğer durumlarda beklenecek iddet Bakara 2/228 ve Talak 65/4’te açıklanmıştır.
[2*] Mehir belirlenmişse mehrin yarısı, belirlenmemişse boşayan kişinin maddi imkanına göre bir ödeme yapılır (Bakara 2/236-237).
[1*] Bu ifadeye göre Nebimiz, eşlerinin mehirini evlenmeden önce vermek zorundadır. Halbuki diğer müminler daha sonra da verebilir (Bakara 2/236, 237).
[4*] Diğer müminlerin; amca, hala, dayı ve teyze kızlarıyla evlenmeleri için birlikte hicret etmiş olmaları şartı yoktur. Evlilik yasakları Nisa 4/23-24 ayetlerinde belirtilmiştir.
[5*] Bu ayette iltifat sanatı kullanılmıştır. Sözlükte eğmek /bükmek /çevirmek anlamındaki left (لفت) kökünden türeyen iltifât, bir şeyi yöneldiği taraftan başka bir tarafa çevirmek anlamına gelir. Terim olarak iltifat, üslupla ilgili edebî bir sanattır. Kullanıldığı yerlerde ifadeye tehdit ve korkutma, tenbih, kınama, silkeleme, uyarma ve hatırlatma, sebep gösterme, talebin önemini ifade etme gibi anlamlar katar. Dinleyicinin ilgi ve dikkatini canlı tutmayı sağlar. İltifat; kişide, tekillik-çoğullukta ve zamanda yapılabilir. Türkçede de benzer amaçlarla, konuşurken kişi değiştirme, tekil kişiyi çoğul zamirle ifade etme ve kipte değişiklik yapma vardır; ancak her dilin dinamikleri kendine özgü olduğu için bir dilden başka bir dile çeviri yapılırken aynı anlam inceliklerini yansıtmak her zaman mümkün olmaz. Bu yüzden mealimizde Kur’an’da geçen iltifat sanatlı söyleyişler, Türkçede daha iyi anlaşılması amacıyla yer yer lafzen değil, manen aktarılmıştır.
[1*] Bir kadının güzelliği, yüzü görülmeden anlaşılamaz. Bu ayet, kadınların yüzlerinin açık bulunabileceğinin delillerindendir. Ayrıca bkz: Nisa 4/3, Ahzab 33/59.
[2*] Burada sözü edilen, Mısır mukavkısı tarafından Nebîmize hediye edilen Mariye’dir (Ahzab 33/50, Tahrim 66/1-4).
[1*] Bir kadının güzelliği, yüzü görülmeden anlaşılamaz. Bu ayet, kadınların yüzlerinin açık bulunabileceğinin delillerindendir. Ayrıca bkz: Nisa 4/3, Ahzab 33/59.
[2*] Ahzab 33/50.
[1*] “Perde” şeklinde tercüme edilen “hicâb (حِجَاب)” kelimesi, “engel” anlamındadır ve nebinin eşlerinin evin içinde tesettürsüz görülmesine engel olacak herhangi bir perde, paravan ya da kapıyı ifade eder.
[3*] Ahzab 33/6.
[*] Bakara 2/284, Âl-i İmran 3/29, Nisa 4/149, Maide 5/99, İbrahim 14/38.
[1*] “Güvendikleri kadınlar” şeklinde tercüme edilen ifadenin tam karşılığı, “(نسائهن) onların kadınları”dır. Bunlar, huyunu suyunu bilip güvendikleri kadınlardır.
[2*] Bu kişiler diğer müminler gibi değildir. Nebinin eşlerinin yanına girmeleri için yemeğe davet edilmeleri gerekmez.
[1*] Ayetin metninde geçen yusallûne (يُصَلُّونَ)”nin türediği es-salât ( الصَّلَاة) kelimesinin kök anlamı, bir şeyi bırakmamak ve sürekli arkasında olmaktır (Lisan’ul-Arab). Bu ayet Allah’ın, sürekli Nebimizin arkasında olduğunu ve melekleriyle onu desteklediğini gösterir (Enfal 8/62, Tevbe 9/40). Her Müslümanın hiç aksatmadan yapması gereken tek ibadet namaz olduğu için ona da salat denmiştir. Burada Müslümanlara verilen emir, sürekli Nebimizin arkasında olmaları ve ona karşı samimi davranmalarıdır (A’raf 7/157).
[2*] Kayıtsız şartsız teslimiyet sadece Allah’a ve O’nun sözünü olduğu gibi insanlara ulaştıran resulüne /elçisinedir (Nisa 4/59, 80). Nebiye teslimiyet, isteklerinin Kur’an’a uygun olması şartına bağlıdır (Enfâl 8/43, Ahzab 33/37, Mümtehine 60/12).
[*] Nisa 4/112, Nur 24/4, 23-25.
[1*] “Örtülerinin bir kısmı” diye anlam verilen ifade (مِن جَلَابِيبِهِنَّ) dir. Burada geçen “celâbîb” (جلابيب), kadının baş ve göğüs bölgesini örten büyük örtü anlamındaki “cilbâb” (جلباب) kelimesinin çoğuludur (Lisan’ul-Arab). Bu kelime, Nur 24/31. ayette baş ve yaka açıklığını örten başörtüsü (خمار) olarak açıklanmıştır. Kelime dış giysi anlamında da kullanılır ama benzeşen ayetler birbirini açıkladığı için bu ayette kelimeye dış giysi anlamı vermek uygun değildir. Ayette geçen يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ ifadesi de üzerlerine yaklaştırsınlar anlamında olduğu için bu örtünmesin sıkı bir şekilde olması gerektiğini gösterir.
[2*] Nur 24/60, Ahzab 33/33.
[1*] Bkz Ahzab 33/12 ve dipnotu.
[*] Bu şekilde bozgunculuk çıkaranlar, cezayı hak ederler (Nisa 4/91, Maide 5/33).
[1*]“Sünnetullah” kavramına “tabiat kanunları” diye yanlış bir anlam verilerek mucizelerin olamayacağı iddia edilmektedir. Mucize; Allah’ın, nebilerine, elçilik belgesi olarak verdiği şeylerdir. İsra 17/59. ayetten, Muhammed aleyhisselamdan önceki nebilere, kitaplarından başka kendi toplumlarına gösterdikleri mucizeler de verildiği anlaşılmaktadır. Salih’in (as) devesi (A’raf 7/73, Hud 11/64, Şuara 26/155), Musa’nın (as) dokuz mucizesi (İsra 17/101, Neml 27/12), İsa’nın (as) beşikteyken konuşması, körleri ve alaca hastalarını iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi (Âl-i İmran 3/49, Maide 5/110) bu tür mucizelerdir. Nebiler dahil hiçbir insan kendi başına mucize gösteremez (Ra’d 13/38). Mesela, insanlar bir araya gelseler Kur’an’ın bir suresinin bile dengini oluşturamazlar (Bakara 2/23-24). Muhammed aleyhisselam son elçi olduğu için, onun mucizesi olan Kur’an kıyamete kadar varlığını devam ettirecektir (Ankebut 29/51 ve dipnotu).
[2*] Enfal 8/38, İsra 17/76-77, Fetih 48/22-23.
[*] A’raf 7/187, Lokman 31/34, Fussilet 41/47, Şûra 42/17, Zuhruf 43/85, Naziat 79/42-44.
[*] Bakara 2/89, 159-162, Âl-i İmran 3/86-89, Nisa 4/46, 51-52, Ra’d 13/25, Mü’min 40/52, Muhammed 47/23.
[*] Furkan 25/27-29.
[*] Ayetin kelime kelime tercümesi “büyük bir dışlanmışlıkla dışla” şeklindedir. Türkçede böyle bir ifade tarzı olmadığı için bu anlam verilmiştir.
[1*] Saf 61/5. Musa aleyhisselam İsrailoğulları’nı Allah’ın emriyle Mısır’dan çıkardığında, yolda susuzluk çeken İsrailoğulları, yola çıkma emrini verenin Allah olduğunu göz ardı ederek Musa’ya (a.s.) çıkışmış, onu neredeyse taşlayacak kadar sıkıştırmışlardı (Tevrat /Çıkış 17:1-4).
[2*] Musa aleyhisselam Tûr’a/ Sîna Dağı’na gidip halkından kırk gün kadar uzak kalınca Sâmirî ve taraftarları böğüren bir boğa heykeli yapmıştı (Bakara 2/91-92). Halkın bu durumunu görmek Musa aleyhisselamı üzmüş ve öfkelendirmişti (A’râf 7/150, Tâhâ 20/86). Boğayı yapan Sâmirî ve taraftarları Musa (as) dönmeden önce İsrailoğullarına “Bu sizin ilahınızdır. Musa’nın da ilahıdır ama o, onu unuttu.” diyerek ona iftira da atmışlardı (Tâhâ 20/88). Allah onları dünyada cezalandırmıştı, ahirette de cezalandıracaktır (A’raf 7/152, Tâhâ 20/97).
[1*] Âl-i İmran 3/102, Tegabün 64/16.
[2*] Nisa 4/9, İsra 17/53.
[1*] Burada emanet, Allah’ın emir ve yasakları karşısında imtihana tabi olma yükümlülüğüdür (A’raf 7/172-173, İnsan 76/2-3). Gök, yer ve dağların bu imtihana tabi olacak güçte olmadıkları Haşr 59/21 ayetinden anlaşılmaktadır. Onlar kendilerine gösterilen bu emanetten korkmuşlar, onun yerine Allah’ın onlar için belirlediği görevi yerine getirmeyi kabul etmişlerdir (Fussilet 41/11). Allah, ilk insan olan Adem ve eşini bir bahçeye yerleştirdi, oradaki her şeyden yiyebileceklerini söyledi ve sadece bir ağacı göstererek ona yaklaşmalarını yasakladı. Bir de İblis’in, onların düşmanı olduğu söyleyerek ona uymamaları konusunda uyarıda bulundu. Bütün bunları itirazsız kabul ettiler ama daha sonra yasakları unutup İblis’e uydular ve yanlışlara daldılar (Bakara 2/35-37, A’raf 7/19-23, Tâhâ 20/117-120).
[2*] ‘Bilmemek, yanlış düşünmek, yanlış hareket etmek’ anlamlarına gelen cehl (جهل) kökünden türemiş olan cehûl (جهول) kelimesi, “sürekli cahillik eden, cahillik edip duran” anlamındadır (Müfredat). Yusuf aleyhisselamın “Rabbim! … Kadınların oyununu benden savmazsan onlara kapılırım ve cahillik edenlerden olurum. (Yusuf 12/33)” demesi de, Musa aleyhisselamın “Cahillik edenlerden/kendini bilmez biri olmaktan Allah’a sığınırım! (Bakara 2/67)” demesi de bu anlamdaki cehalettir. Cehûl’un buradaki manası da aynıdır yani sorumluluk yüklenmesine rağmen kendini tutamayarak onu yerine getirmemek anlamındadır.
Süleymaniye Vakfı Meali