AHZÂB

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla...[*]

[*] "Rahmân” ve “Rahîm" kelimeleri, rahmet (رحمة) kökündendir. Rahmet, iyilik ve ikramı gerektiren incelik anlamındadır. Allah’ın özelliği olarak kullanılınca sadece iyilik ve ikram anlaşılır (Müfredât). Rahmân “rahmeti her şeyi kuşatan” demektir. Bu özellik Allah’tan başkasında olmayacağı için  bu kelimeyi “iyiliği sonsuz” diye çevirdik. Rahîm “çok merhametli” demektir. Bu özellik Allah’ın dışındaki varlıklarda da olabileceği için ona "ikramı bol" anlamını verdik. Nitekim ‘rahîm’ kelimesi, Tevbe 9/128. ayette Resulullah için; Fetih 48/29. ayette ise müminler için kullanılmıştır.


(Ahzâb 33/1)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللّٰهَ وَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يمًا حَك۪يمًاۙ
Ey Nebi! Allah'a karşı yanlış yapmaktan sakın! Kâfirlere ve münafıklara /iki yüzlülere boyun eğme![*] Allah, daima bilen ve kararları doğru olandır.

[*] Furkan 25/52, Ahzab 33/48, Kalem 68/8.


(Ahzâb 33/2)
وَاتَّبِعْ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرًاۙ
Sen Rabbinden sana vahyedilene uy.[*] Allah, yaptığınız her şeyin iç yüzünden haberdardır.

[*] En’am 6/106, Yunus 10/109.


(Ahzâb 33/3)
وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلًا
Sen Allah'a güvenip dayan; vekil /dayanak olarak Allah yeter.[*]

[*] Âl-i İmran 3/159, Nisa 4/132, Furkan 25/58, Şuara 26/217-220, Neml 27/79, Ahzab 33/48.

 

 

(Ahzâb 33/4)
مَا جَعَلَ اللّٰهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ ف۪ي جَوْفِه۪ۚ وَمَا جَعَلَ اَزْوَاجَكُمُ الّٰٓـ۪ٔي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ اُمَّهَاتِكُمْۚ وَمَا جَعَلَ اَدْعِيَٓاءَكُمْ اَبْنَٓاءَكُمْۜ ذٰلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِاَفْوَاهِكُمْۜ وَاللّٰهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّب۪يلَ
Allah hiçbir erkeğin içine iki kalp koymamıştır![1*] Zihar[2*] yaptığınız eşlerinizi sizin anneleriniz saymamıştır. Evlatlıklarınızı da kendi evladınız saymamıştır. Bunlar, dillerinize doladığınız sözlerdir. Allah gerçeği söyler. O, doğru yolu gösterir.

[1*] Kadının da iki kalbi yoktur ama hamile bir kadının içinde yani rahminde ikinci bir kalp olur.

[2*] Zıhar: “Eşim bana anamın sırtı gibidir” deyip yatakları ayırarak karı koca ilişkisine son vermektir. Bunu yapan kişi, ya gereğini yaparak ((Mücadele 58/1-4) dört ay içinde eşine döner ya da onu boşar (Geniş açıklama için bkz. Bakara 2/226-227 ve dipnotları).

(Ahzâb 33/5)
اُدْعُوهُمْ لِاٰبَٓائِهِمْ هُوَ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِۚ فَاِنْ لَمْ تَعْلَمُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِ وَمَوَال۪يكُمْۜ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ ف۪يمَٓا اَخْطَأْتُمْ بِه۪ۙ وَلٰكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا
Onları (evlatlıkları kendinize değil) babalarına nisbet ederek çağırın.[1*] Allah katında düzgün olan budur. Babalarını bilmiyorsanız onlar zaten sizin din kardeşleriniz ve yakın dostlarınızdır.[2*] Hata yaptığınız konuda size bir günah yoktur; ama kalpten kasıtlı olarak yaptığınız öyle değildir. Allah, daima bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[1*] Bir çocuğun evlatlık olduğu ve -biliniyorsa- kimin soyundan olduğu, asla çocuğun kendisinden ve toplumdan saklanmamalı, gerçek ana-babasının kim olduğu açıkça bildirilmelidir.

[2*] Hucurat 49/10.


(Ahzâb 33/6)
اَلنَّبِيُّ اَوْلٰى بِالْمُؤْمِن۪ينَ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَاَزْوَاجُهُٓ اُمَّهَاتُهُمْۜ وَاُو۬لُوا الْاَرْحَامِ بَعْضُهُمْ اَوْلٰى بِبَعْضٍ ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُهَاجِر۪ينَ اِلَّٓا اَنْ تَفْعَلُٓوا اِلٰٓى اَوْلِيَٓائِكُمْ مَعْرُوفًاۜ كَانَ ذٰلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا
Bu Nebi, müminler için kendi canlarından önce gelir.[1*] Nebinin eşleri de onların anneleridir.[2*] Allah’ın Kitabında, kan bağı ile bağlı olanlardan her biri diğerine (geçindirme ve miras konusunda), müminlerden ve muhacirlerden[3*] önce gelir.[4*] Yakın dostlarınıza, marufa /Kur’an hükümlerine uygun olarak bir iyilik yapmanız bunun dışındadır. Bunlar bu kitapta yazılıdır.[5*]

[1*] Tevbe 9/120.

[2*] Nebinin eşleri sadece evlenme yasağı açısından müminlerin anneleri gibidir (Ahzab 33/53). Diğer konularda özel hükümlere tabidirler (Ahzab 33/32-33, 53, 55).

[3*] Buradaki muhacirler, Mekke’nin fethinden önce Medine’ye göç eden Müslümanlardır.

[4*] Mezhepler, din farkının ve ülke farkının miras engeli olduğunu söylerler. Bu ve ilgili diğer ayetlere göre, din ve ülke farkına bakılmaksızın, miras, akrabalar arasında pay edilir. Aile geçindirme konusunda da din farkı gözetilmez (Bakara 2/ 215, Nisa 4/7, 11,12, 176, Enfal 8/75Lokman 31/14-15). 

[5*] Bu ayete genellikle şöyle anlam verilir: “Dostlarınıza yapacağınız uygun bir vasiyet bunun dışındadır. Bu, kitapta yazılı bulunmaktadır.” Bu anlam yanlıştır. Çünkü Nisa 4/11,12 ve 176. ayette soy hısımlarının miras payları  hükme bağlanmış, Nisa 4/8. ayette de miras paylaşılırken hazır bulunan yakınlar, yetimler ve çaresizlere de bir şeyler verilmesi emredilmiştir. Vasiyet konusunda bkz. Bakara 2/180. ayetin dipnotu.


(Ahzâb 33/7)
وَاِذْ اَخَذْنَا مِنَ النَّبِيّ۪نَ م۪يثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَاِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى وَع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَۖ وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقًا غَل۪يظًاۙ
(Unutma ki) Biz nebilerden söz aldık; senden, Nuh, İbrahim, Musa ve Meryem oğlu İsa'dan... Evet, her birinden sağlam bir söz aldık.[*]

[*] Nebilerden alınan söz, kendilerinden sonra ellerindekini tasdik eden bir resûl gelirse ona inanıp destek olmaktır (Âl-i imran 3/81). Ancak Ahzab 33/40 ayetinde Muhammed aleyhisselamın son nebi olduğu bildriilince, onun ve ümmetinin, kendisinden sonra gelecek nebî resûle inanma görevi kalmamıştır (Bakara 2/286). Onların görevi kendinden önce gelen kitap ve resulleri tasdik etmeleridir (Bakara 2/101, Mâide 5/48, En’âm 6/92).

 

(Ahzâb 33/8)
لِيَسْـَٔلَ الصَّادِق۪ينَ عَنْ صِدْقِهِمْۚ وَاَعَدَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَابًا اَل۪يمًا۟
Allah bunu, doğru sözlü olanların[*] doğruluklarını sorgulamak için yaptı. Kâfirlere ise acıklı bir azap hazırladı.

[*] Maide 5/119.


(Ahzâb 33/9)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَٓاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحًا وَجُنُودًا لَمْ تَرَوْهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرًاۚ
Ey inanıp güvenenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın! Hani üzerinize ordular gelmişti.[1*] Biz de onların üzerine bir rüzgar ve göremediğiniz ordular göndermiştik.[2*] Allah, ne yaptığınızı daima görür.

[1*] Ahzab 33/9-27 ayetlerinde, Hicretin 5. yılı Şevval ayında yapılan Ahzab Gazvesi anlatılmaktadır. Sûre adını buradan alır. Bu savaşa “Hendek Savaşı” da denir. Ahzab, insan topluluğu anlamındaki hizb (حزب) kelimesinin çoğuludur (Mekayis). Ayette ordu anlamına gelen cünd (جند) kelimesinin çoğulu olan cünud (جنود) da geçer. Bu ordular Müslümanları üst ve alt taraflarında kuşatma altına almışlardı (Ahzab 33/10).

[2*] Allah, müminlere Hendek savaşında yardım ettiği gibi Bedir (Âl-i İmran 3/123-126, Enfal 8/9-12), Uhud (Âl-i İmran 3/152-154) ve Huneyn (Tevbe 9/25-26) savaşlarında da yardım etmiştir.

 

(Ahzâb 33/10)
اِذْ جَٓاؤُ۫كُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ وَمِنْ اَسْفَلَ مِنْكُمْ وَاِذْ زَاغَتِ الْاَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللّٰهِ الظُّنُونَا
Onlar üstünüzden ve alt tarafınızdan gelmişlerdi. Gözler yuvalarından fırlamış, yürekler ağızlara gelmişti. Allah hakkında türlü türlü zanlarda bulunuyordunuz.[*]

[*] Benzer bir durum Uhud savaşında da yaşanmıştı (Al-i İmran 3/154-156).


(Ahzâb 33/11)
هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَد۪يدًا
Müminler orada yıpratıcı bir imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmışlardı.[*]

[*] Bakara 2/214.


(Ahzâb 33/12)
وَاِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اِلَّا غُرُورًا
O gün münafıklar /iki yüzlüler ile kalplerinde hastalık olanlar /kâfirler[1*] şöyle diyorlardı: (Meğer) Allah ve resulü, sadece aldatmak için bize vaatte bulunmuş!”[2*]

[1*] Bunlar, Hendek Savaşına Müslümanlar ile birlikte katılan sonra antlaşmayı bozarak düşmanın yanında yer alan Beni Kureyza Yahudileri ile münafıklardır (Ahzab 33/15).  Muhammed aleyhisselamın nebiliğini, bile bile inkar ettiklerinden kalplerinde bir hastalık oluşmuştur. Buradaki münafıklar da kafirdir ama onların kalplerinde, kafirlik hastalığı yanında yalancılık hastalığı da oluşur (Bakara 2/6-10).

[2*] Enfal 8/49.


(Ahzâb 33/13)
وَاِذْ قَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ يَٓا اَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُواۚ وَيَسْتَأْذِنُ فَر۪يقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ اِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍۜ اِنْ يُر۪يدُونَ اِلَّا فِرَارًا
Onların bir grubu şunu da demişti: "Ey Yesripliler![1*] Artık durabileceğiniz bir yer yok, derhal geri dönün!" Bir kesimi de "Evlerimiz savunmasız!" diyerek Nebi’den izin istiyordu. Oysa evleri savunmasız değildi; sadece kaçmak istiyorlardı.[2*]

[1*] Yesrib Medine’nin eski adıdır. 

[2*] Tevbe 9/45.


(Ahzâb 33/14)
وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ اَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَاٰتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَٓا اِلَّا يَس۪يرًا
Evlerinin çevresinden yanlarına kadar girilse ve fitne[1*] çıkarmaları istenseydi fazla gecikmez kesinlikle çıkarırlardı.[2*]

[1*] “Fitne”, altını içindeki yabancı maddelerden ayırmak için ateşe sokmaktır (Müfredat). Kur’an’da bu kelime imtihan (A’râf  7/155), aldatma (A’râf  7/27), cehennem azabı (Zariyât 51/10-14) ve savaş (Bakara 2/216) anlamlarında kullanılmıştır.

[2*] Nisa 4/91, Tevbe 9/47-49.

 

(Ahzâb 33/15)
وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْاَدْبَارَۜ وَكَانَ عَهْدُ اللّٰهِ مَسْؤُ۫لًا
Halbuki daha önce sırtlarını dönüp kaçmayacaklarına dair Allah'a kesin söz vermişlerdi.[1*] Allah'a verilen söz sorumluluk doğurur.[2*]

[1*] Müslümanlar ve Medine’de yaşayan farklı dinî ve etnik gruplar; Medine vesikası adı verilen siyasi ve hukuki bir belge üzerinde ittifak etmiş, Resulullah’ın başkanlığı altında birlikte yaşama ve şehre bir saldırı olması halinde orayı birlikte savunma konusunda anlaşmışlardı (Medine Vesikası, DİA). Bu anlaşmaya aykını davranan Beni Kaynuka ve Nadir kabileleri Medine’yi terk etmiş (Haşr 59/1-17), geride sadece Beni Kurayza kabilesi kalmıştı. Bu ayette ve önceki üç ayette sözü edilenler, Medine sözleşmesi gereğince bu savaşta Muhammed aleyhisselamın yanında yer alan Beni Kurayza ile diğer kabilelerdir. Bunlar daha sonra savaştan çekilmişlerdir. Yapılan anlaşmanın Allah’a verilen söz sayılması, Muhammed aleyhisselamın onu, Allah’ın elçisi sıfatıyla yaptığını gösterir. 

[2*] İsra 17/34.


(Ahzâb 33/16)
قُلْ لَنْ يَنْفَعَكُمُ الْفِرَارُ اِنْ فَرَرْتُمْ مِنَ الْمَوْتِ اَوِ الْقَتْلِ وَاِذًا لَا تُمَتَّعُونَ اِلَّا قَل۪يلًا
De ki: "Ölmekten veya öldürülmekten kaçtıysanız (eceliniz de gelmişse) o kaçışın size asla bir faydası olmaz.[1*] Eceliniz gelmemişse nimetlerden az bir süre yararlandırılırsınız."[2*]

[1*] Âl-i İmran 3/154, Cuma 62/8. 

[2*] Âl-i İmran 3/196-197, Kasas 28/60.


(Ahzâb 33/17)
قُلْ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَعْصِمُكُمْ مِنَ اللّٰهِ اِنْ اَرَادَ بِكُمْ سُٓوءًا اَوْ اَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةًۜ وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِيًّا وَلَا نَص۪يرًا
De ki: "Allah sizin başınıza bir kötülük getirmek istese veya size bir ikramda bulunmak istese Allah’ın size bunları yapmasına kim engel olabilir?”[1*] Onlar, Allah ile aralarına girecek ne bir veli /yakın bulabilirler ne de bir yardımcı.[2*]

[1*] Yunus 10/107, Ra'd 13/11, Enbiya 21/42, Zümer 39/38, Fetih 48/11.

[2*] Nisa 4/123,  Ahzab 33/64-65.


(Ahzâb 33/18)
قَدْ يَعْلَمُ اللّٰهُ الْمُعَوِّق۪ينَ مِنْكُمْ وَالْقَٓائِل۪ينَ لِاِخْوَانِهِمْ هَلُمَّ اِلَيْنَاۚ وَلَا يَأْتُونَ الْبَأْسَ اِلَّا قَل۪يلًاۙ
Allah, içinizden (savaşmanıza) engel olmaya çalışanları ve kardeşlerine “Bize gelin!” diyenleri çok iyi biliyor.[*] Bunlar çatışmaya pek az katılırlar,

[*] Âl-i İmran 3/156, 168.


(Ahzâb 33/19)
اَشِحَّةً عَلَيْكُمْۚ فَاِذَا جَٓاءَ الْخَوْفُ رَاَيْتَهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ تَدُورُ اَعْيُنُهُمْ كَالَّذ۪ي يُغْشٰى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِۚ فَاِذَا ذَهَبَ الْخَوْفُ سَلَقُوكُمْ بِاَلْسِنَةٍ حِدَادٍ اَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا فَاَحْبَطَ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرًا
(katılanlar da bunu) sizi kıskandıkları için yaparlar. Korku gelip çattığında da üzerine ölüm baygınlığı çökmüş biri gibi gözleri bir tarafa kaymış olarak sana baktıklarını görürsün. Korku geçince de mala olan düşkünlüklerinden dolayı sivri dilleriyle sizi incitirler. İşte onlar, inanıp güvenmemişlerdir.[1*] Bu yüzden Allah onların amellerini yok saymıştır.[2*] Bu, Allah’a göre kolaydır.

[1*] Savaşa engel olmaya çalışanlar ile kardeşlerine “Bize gelin” diyenler, Müslümanların arasındaki münafıklardır. Ağır bir imtihan ile karşılaşınca samimi olmadıkları ortaya çıkmıştır. 

[2*] Benzer tavırlar Uhud Savaşında da sergilenmiştir (Al-i İmran 3/166-168).


(Ahzâb 33/20)
يَحْسَبُونَ الْاَحْزَابَ لَمْ يَذْهَبُواۚ وَاِنْ يَأْتِ الْاَحْزَابُ يَوَدُّوا لَوْ اَنَّهُمْ بَادُونَ فِي الْاَعْرَابِ يَسْـَٔلُونَ عَنْ اَنْبَٓائِكُمْۜ وَلَوْ كَانُوا ف۪يكُمْ مَا قَاتَلُٓوا اِلَّا قَل۪يلًا۟
Düşman birliklerinin çekilmediğini sanıyorlardı. O birlikler geri gelecek olsa bunlar çölde, taşralı Araplar arasında olmak ve haberlerinizi oradan sorup öğrenmek isterler. Zaten içinizde olsalar çok az savaşırlar.


(Ahzâb 33/21)
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ ف۪ي رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَث۪يرًاۜ
Sizin için yani Allah’tan ve ahiret gününden beklentisi olan ve Allah'ı çokça zikreden[1*] /O’nun sözlerini çokça hatırlayanlar için kesinlikle Allah'ın resulünde güzel örnekler vardır.[2*]

[1*] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla veya dile getirmektir (Müfredât ذكر md.). Doğru bilginin kaynağı Allah’ın ayetleridir. Bunlar, yaratılan ayetler ve indirilen ayetler olmak üzere iki türlüdür. Her birinden elde edilen doğru bilgi zikirdir (Enbiya 21/24, En’âm 6/80). İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder. (Ra’d 13/28) Allah’ı zikretmek; onu, kitabını ve yarattığı ayetleri dikkate almak, akıldan çıkarmamak ve onların üzerine düşünmektir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur (Bakara 2/286). Bu ayet de onun her konuda bize örnek olduğunu bildirmektedir. Onu örnek alanlar, ayetleri nasıl uyguladığını ve Kur'an'dan nasıl hikmet çıkardığını anlamaya çalışanlardır. Bunlar da ancak Allah'tan ve ahiret gününden umudu olan, Allah'ı, Allah’ın kitabını anlayarak çokça okuyan kişiler olabilir.   

[2*] Bakara 2/143, Hac 22/78.


(Ahzâb 33/22)
وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَۙ قَالُوا هٰذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُۘ وَمَا زَادَهُمْ اِلَّٓا ا۪يمَانًا وَتَسْل۪يمًاۜ
Müminler düşman birliklerini görünce: "İşte bu, Allah’ın ve resulünün bize vaat ettiği şeydir;[1*] Allah ve Resulü doğru söylemiştir." dediler. Bu onların, sadece imanını ve teslimiyetlerini artırdı.[2*]

[1*] Bakara 2/214.

[2*] Benzer bir durum Uhud savaşında da yaşanmıştır (Âl-i İmran 3/173).


(Ahzâb 33/23)
مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِۚ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضٰى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُۘ وَمَا بَدَّلُوا تَبْد۪يلًاۙ
Müminlerden Allah'a verdikleri söze sadık kalan yiğitler vardır. Onların kimi canını vermiş, kimi de (vermek için) hazır beklemektedir.[*] Onlar verdikleri sözü hiçbir şeye değişmemişlerdir.

[*] Tevbe 9/111.

 

(Ahzâb 33/24)
لِيَجْزِيَ اللّٰهُ الصَّادِق۪ينَ بِصِدْقِهِمْ وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِق۪ينَ اِنْ شَٓاءَ اَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُورًا رَح۪يمًاۚ
Bütün bunlar Allah’ın, sözlerine sadık kalanlara sadakatlerinden dolayı karşılığını vermesi[1*] ve gerek görürse[2*] münafıklara azap etmesi veya tövbelerini kabul etmesi içindir. Allah, daima bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[1*] Maide 5/119.

[2*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz: http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html

 

(Ahzâb 33/25)
وَرَدَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِغَيْظِهِمْ لَمْ يَنَالُوا خَيْرًاۜ وَكَفَى اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ الْقِتَالَۜ وَكَانَ اللّٰهُ قَوِيًّا عَز۪يزًاۚ
Allah, kâfirlik edenleri, hiçbir şey elde edemeden, kızgın halleri ile geri döndürdü. Savaşta müminlere Allah yeter.[*] Allah güçlüdür, daima üstündür.

[*] Nisa 4/45, Enfal 8/64.


(Ahzâb 33/26)
وَاَنْزَلَ الَّذ۪ينَ ظَاهَرُوهُمْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ صَيَاص۪يهِمْ وَقَذَفَ ف۪ي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ فَر۪يقًا تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَر۪يقًاۚ
Allah, ehlikitaptan düşmana arka çıkanları, korunaklı yerlerinden indirdi ve onların kalplerine korku saldı.[1*] Siz (savaşta) onların bir kısmını öldürüyor, (onlar üzerine hakimiyet kurduğunuzda da)[2*] diğer kısmını esir alıyordunuz.

[1*] Âl-i İmran 3/151, Enfal 8/12, Haşr 59/2.

[2*] Muhammed 47/4.


(Ahzâb 33/27)
وَاَوْرَثَكُمْ اَرْضَهُمْ وَدِيَارَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ وَاَرْضًا لَمْ تَطَؤُ۫هَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرًا۟
(Allah) Onların yerini yurdunu, mallarını ve ayak basmadığınız (daha nice) yerleri size bıraktı.[*] Allah her şeye bir ölçü koyar.

[*] Tevbe 9/33, Enbiya 21/105, Fetih 48/28, Saf 61/9.


(Ahzâb 33/28)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ اِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَز۪ينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ اُمَتِّعْكُنَّ وَاُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحًا جَم۪يلًا
Ey Nebi! Eşlerine de ki: "Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız[1*] gelin size mal-mülk vereyim[2*] ve sizi kendimden güzelce ayırayım.

[1*] Hud 11/15-16, İsra 17/18.

[2*] Muhammed aleyhisselam, diğer müminlerden farklı olarak mehri, nikah kıyıldığında vermekle yükümlü olduğu için (Ahzab 33/50) bu ayette vermeyi teklif ettiği mal, mehir değil onlara yapacağı ikramdır. 

 

(Ahzâb 33/29)
وَاِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْاٰخِرَةَ فَاِنَّ اللّٰهَ اَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنْكُنَّ اَجْرًا عَظ۪يمًا
Ama eğer Allah'ı, elçisini ve ahiret yurdunu istiyorsanız[*] (bilin ki) Allah, sizden iyi davrananlara büyük bir ödül hazırlamıştır.”

[*] İsra 17/19.


(Ahzâb 33/30)
يَا نِسَٓاءَ النَّبِيِّ مَنْ يَأْتِ مِنْكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرًا
Ey Nebi’nin hanımları! Sizden kim apaçık (ispatlanmış) bir zina suçuyla gelirse[1*] o azap (100 kırbaç cezası) onun için ikiye katlanır.[2*] Bu, Allah'a göre kolaydır.

[1*] Zina diye meal verdiğimiz kelime, el-fahişe (الْفَاحِشَةَ)'dir. Bu kelime Kur’an’da, zina, eşcinsellik ve lezbiyenlik anlamında kullanılır (Nisa 4/15-16, En’am 6/151, A’raf 7/33, İsra 17/32, Şûra 42/37, Necm 53/32).

[2*] Mezhepler, zina eden evli kadın ve erkeğin recm yani taşlanarak öldürülme cezasına çarptırılacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Ölüm cezası ikiye katlanamayacağından bu ayet, recm cezasının olamayacağının açık delillerindendir. Nebi eşlerinden biri, bu suçu işlemiş olsaydı ona verilecek ceza, bu suçu işleyen diğer kadınlara verilen 100 kırbaç cezasının iki katı olan 200 kırbaç olurdu (Nur 24/2, 6-8). Nisa 4/25. ayette de evlendikten sonra zina eden esir kadınlara verilecek cezanın, evli hür kadınlara verilen cezanın yarısı kadar olacağı bildirilmiştir. Bu da zina suçunun cezasının recm olamayacağının bir başka delilidir.

 

(Ahzâb 33/31)
وَمَنْ يَقْنُتْ مِنْكُنَّ لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتَعْمَلْ صَالِحًا نُؤْتِهَٓا اَجْرَهَا مَرَّتَيْنِۙ وَاَعْتَدْنَا لَهَا رِزْقًا كَر۪يمًا
Ama sizden kim Allah'a ve elçisine içtenlikle boyun eğer ve iyi iş yaparsa ona da ödülünü iki kat veririz. Onun için değerli bir rızık da hazırlarız.


(Ahzâb 33/32)
يَا نِسَٓاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَاَحَدٍ مِنَ النِّسَٓاءِ اِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذ۪ي ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ وَقُلْنَ قَوْلًا مَعْرُوفًاۚ
Ey Nebi’nin hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Allah'a karşı yanlış yapmaktan sakınıyorsanız tatlı bir eda ile konuşmayın! Yoksa kalbinde hastalık olan biri umuda kapılır. Siz, marufa uygun sözler[*] söyleyin.

[*] Ma'rufa uygun söz, doğruluğu herkesçe bilinen söz demektir.


(Ahzâb 33/33)
وَقَرْنَ ف۪ي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْاُو۫لٰى وَاَقِمْنَ الصَّلٰوةَ وَاٰت۪ينَ الزَّكٰوةَ وَاَطِعْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يرًاۚ
Evlerinizde de ağırbaşlı olun.[1*] Önceki cahiliye döneminde yapıldığı gibi güzelliğinizi öne çıkarmayın! Namazı düzgün ve sürekli kılın, zekatı da verin. Allah'a ve elçisine gönülden boyun eğin. Ey Nebi'nin ailesi! Allah (size bir zorluk çıkarmak istemiyor) sizden sadece, pisliği uzaklaştırmak ve sizi tertemiz kılmak istiyor.[2*]

[1*] Bu ayet, Nebimizin evlerine gelen misafirlere karşı, eşlerinin gösterecekleri tavırla ilgilidir. Evlerine gelen müslümanların davranışları ile ilgili olarak da bkz. Ahzab 33/53.

[2*] Ehl-i beyt, “ev halkı” yani “aile” anlamındadır. Bu kavram üç ayette geçer. Birincisi İbrahim aleyhisselamın (Hud 11/73) ٍikincisi Musa aleyhisselamın ailesi anlamındadır (Kasas 28/12). Bu ayette ise Muhammed aleyhisselamın ailesini ifade eder. Şiîler bu ayeti, bağlamından kopararak Muhammed aleyhisselamın eşlerinin onun Ehl-i beyt’inden olmadığını, Ehl-i beyt’in, sadece Ali ve Fatıma'dan olan torunları olduğunu iddia ederek onların masumluğuna bu ayeti delil getirirler. Oysa, Kur’an-ı Kerim’de Muhammed aleyhisselamın bile masum /günahsız olmadığını ortaya koyan ayetler vardır. (Enfal 8/67-68, Mü’min 40/55, Muhammed 47/19, Fetih 48/1-2, Nasr 110/1-3). Ayette müennes /dişil sîganın kullanılmayıp müzekker /eril sîganın kullanılmasını, kendilerine delil göstermişlerdir. Oysa Arap dili açısından müzekker sîganın kullanılması, Muhammed aleyhisselamın kendisinin, bir erkek olarak aileye dahil olmasından dolayıdır. Bu kullanım, diğer iki ayette de vardır.


(Ahzâb 33/34)
وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلٰى ف۪ي بُيُوتِكُنَّ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ وَالْحِكْمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ لَط۪يفًا خَب۪يرًا۟
Evlerinizde, bağlantılarıyla birlikte okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmetleri aklınızda tutun.[*] Allah her şeyin en ince ayrıntısını belirleyen ve her şeyin iç yüzünü bilendir.

[*] Bu ayetten Nebi aleyhisselamın evlerinde hikmet çalışmaları yapıldığı ve buna eşlerinin de katıldığı anlaşılmaktadır.


(Ahzâb 33/35)
اِنَّ الْمُسْلِم۪ينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِق۪ينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِر۪ينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِع۪ينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّق۪ينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّٓائِم۪ينَ وَالصَّٓائِمَاتِ وَالْحَافِظ۪ينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِر۪ينَ اللّٰهَ كَث۪يرًا وَالذَّاكِرَاتِ اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظ۪يمًا
Şüphesiz ki Allah; kendisine tam teslim olan erkekler ile tam teslim olan kadınlara, inanıp güvenen erkeklerle inanıp güvenen kadınlara, içtenlikle boyun eğen erkeklerle içtenlikle boyun eğen kadınlara, doğru sözlü erkeklerle doğru sözlü kadınlara, sabırlı /duruşunu bozmayan erkeklerle sabırlı kadınlara, ona derin saygı duyan erkeklerle derin saygı duyan kadınlara, sadaka (zekat)[1*] veren erkeklerle sadaka (zekat) veren kadınlara, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlara, edep yerlerini /namuslarını koruyan erkeklerle edep yerlerini /namuslarını koruyan kadınlara, Allah'ı çokça zikreden /O’nun sözlerini çokça hatırlayan erkeklerle çokça hatırlayan kadınlara bağışlanma ve büyük bir ödül hazırlamıştır.[2*]

[1*] “Sadaka (صدقة)” kelimesi “doğru söylemek, sözünü yerine getirmek” anlamına gelen “sıdk (صدق)” kökünden türemiş bir isimdir (Kitâbü’l-Ayn). Bu kelime Kur’an’da zekat, fidye vb. harcamalar için kullanılır (Bakara 2/196, 263, 271, Nisa 4/114, Tevbe 9/58, 79, 104, Mücadele 58/12-13). Zekâta sadaka ismi verilmesinin sebebi, kişinin sözünün doğruluğunu fiiliyle ispatlamasıdır (Müfredât). Kur’ân’da zekâtın devlet eliyle alınıp dağıtılmasından bahseden ayetlerde devlete olan sadakatı bildiren sadaka kelimesi kullanılmıştır (Tevbe 9/60, 103). Yine zekâtın faizle karşılaştırılması (Bakara 2/276) ve borcun zekâta sayılabilmesi (Bakara 2/280) ile ilgili âyetlerde de bu kökten gelen kelimeler kullanılmıştır.

 


(Ahzâb 33/36)
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُب۪ينًا
Allah ve resulü[1*] bir işe karar verdiği zaman artık mü’min bir erkeğin ve mü’min bir kadının, o konuda tercih hakkı yoktur.[2*] Kim, Allah’a ve resulüne karşı gelirse açık bir şekilde sapmış olur.[3*]

[1*] Resul (رسول), “birine gönderilen söz” anlamına geldiği gibi “o sözü iletmek için gönderilen elçi” anlamına da gelir. (Müfredat). Allah’ın elçilerinin görevi, onun sözlerini insanlara ulaştırmaktır. Bu sebeple Kur’an’da geçen Allah’ın resulü (رسول اللّه) ifadelerinde asıl vurgu ayetleredir. Muhammed aleyhisselam öldüğü için bizim muhatabımız olan resul, sadece Kur’an’dır (Âl-i İmrân 3/144). Bu ve bir sonraki ayet, nebi ve resul kavramları arasındaki farkı göstermektedir. Ahzab 33/36. ayette, Allah ve rasulünün bir işe karar vermesi durumunda hiçbir müminin farklı bir tercihte bulunma hakkının olamayacağı, aksi bir davranışın Allah ve resulüne başkaldırma kabul edileceği açık bir şekilde belirtilmiştir. Ahzab 33/37. ayette ise çok dikkat çekici bir örnek üzerinden, mutlak bağlayıcı otoritenin nebinin şahsına verilmediği, nebi vasfıyla onun her isteğine mutlak itaatin gerekmeyeceği öğretilmiş olmaktadır. Nebinin emirlerine uymak marufa uygunluk şartına bağlı iken (Mümtehine 60/12) resul vasfıyla tebliğ ettiklerine mutlak surette itaat gerekir. Çünkü bu, doğrudan Allah’a itaat anlamına gelir (Nisa 4/80).

[2*] Nisa 4/65, Nur 24/51-52.

[3*] Nisa 4/14, 42.


(Ahzâb 33/37)
وَاِذْ تَقُولُ لِلَّذ۪ٓي اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّٰهَ وَتُخْف۪ي ف۪ي نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْد۪يهِ وَتَخْشَى النَّاسَۚ وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰيهُۜ فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًاۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولًا
(Ey Muhammed!) Hani bir gün Allah'ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kimseye: "Eşini (nikahında) tut, Allah'a karşı yanlış yapmaktan sakın!" diyordun. Aslında insanlardan çekinerek Allah'ın açığa çıkaracağı şeyi içinde gizliyordun.[1*] Oysa asıl çekinmen gereken Allah’tır.[2*] Zeyd boşanıp eşiyle ilişiğini kesince[3*] seni onunla (Zeynep’le) biz evlendirdik ki müminlere, evlatlıkları eşleriyle boşanıp ilişiklerini kestiklerinde onlarla evlenmeleri konusunda bir güçlük olmasın. Allah'ın buyruğu yerine gelmiştir.

[1*] Muhammed aleyhisselamın müminlere örnek olma görevi vardır (Ahzab 33/21). Evlatlığı Zeyd’in, eşi Zeyneb’i boşadığını öğrenince  Allah’ın onu, Zeynep ile evlendireceği korkusuna kapıldı ve Zeyd’e ”eşini nikahında tut” diye baskı yaptı. Çünkü öz oğlun boşadığı eş ile evlenme yasaklanmış (Nisa 4/23) ama evlatlığın boşadığı eş ile evlenme yasaklanmamıştı. Böyle bir evliliği Zeyneb de istemeyeceği için Muhammed aleyhisselam ile Zeynep'i bizzat Allah evlendirdi ve ikisine de tercih hakkı bırakmadı. Bu sebeple Ahzab 33/36 ayette sözü edilen mümin erkek ve mümin kadının ilk muhatabı, Muhammed aleyhisselam ve Zeyneb’dir.   

[2*] Çünkü “Allah'ın mesajlarını tebliğ edenler, Allah’tan çekinen, başka kimseden çekinmeyen kimselerdir.” (Ahzab 33/39).

[3*] Muhammed aleyhisselam Zeyd’e ”eşini nikahında tut” diye baskı yaptı ama Zeyd, onu dinlemedi ve eşini boşadı. Çünkü ona, boşama yetkisini veren Allah’tır (Bakara 2/227-232, Talak 65/1-2). Böyle bir konuda onu dinlemeyebilir (Mümtahine 60/12). Ahzab 33/36-37. ayetler, Muhammed aleyhisselamdan bize ulaşan hadisleri, Kur’an’a uygunluk açısından denetlemek zorunda olduğumuzu, Kur’an’a ters olanları kabul etmememiz gerektiğini gösterir. 


(Ahzâb 33/38)
مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ ف۪يمَا فَرَضَ اللّٰهُ لَهُۜ سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ قَدَرًا مَقْدُورًاۙ
Allah'ın, nebisine farz kıldıklarında ona güçlük çıkaracak bir şey yoktur.[1*] Allah’ın, öncekilere /nebilere uyguladığı sünneti /değişmez yasası da böyledir. Allah'ın işi ölçülü biçilidir.[2*]

[1*] Allah’ın Nebisi için farz kıldığı şey, Müslümanlara güzel bir örnek olmaktır (Ahzab 33/21, 37). Bu ayet, aynı örnekliğin önceki nebilerde de olduğunu göstermektedir. 

[2*] Ra'd 13/8, Kamer 54/49.


(Ahzâb 33/39)
اَلَّذ۪ينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا يَخْشَوْنَ اَحَدًا اِلَّا اللّٰهَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يبًا
Onlar; Allah'ın mesajlarını tebliğ eden,[*] Allah’tan çekinen, başka kimseden çekinmeyen kimselerdir. Hesap görücü olarak Allah yeter.

[*] Maide 5/92, 99, Nahl 16/35, Nur 24/54, Ankebut 29/18, Teğabün 64/12.

 

(Ahzâb 33/40)
مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمًا۟
Muhammed, erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir;[1*] ama Allah'ın elçisi ve nebilerin mührüdür /sonuncusudur.[2*] Allah her şeyi bilir.

[1*] Bu ayet indiğinde Muhammed aleyhisselamın oğulları Kâsım, Abdullah ve İbrahim hayatta değildi. Daha sonra bir oğlu da olmadı. Bu sebeple, ayet indiği sırada nebimiz, hiçbir erkeğin babası değildi. Zeyd onun evlatlığı idi ama Allah, evlatlıkların, kişinin evladı olmadığını, onların asıl soyunun gizlenmemesi gerektiğini, babalarını bilmiyorsak bizim din kardeşlerimiz ve dostlarımız olduklarını bildirmiştir (Ahzab 33/4-5).

[2*] Muhammed aleyhisselam, resullerin değil, nebîlerin sonuncusudur. Nebî, kendine kitap ve hikmet verilen kişidir (Âl-i İmran 3/81). Artık yeni bir nebî gelmeyecek ve yeni bir kitap inmeyecektir. Resul, elçi demektir. Herhangi bir ilave veya çıkarma yapmadan, Allah’ın âyetlerini, muhatabın anladığı dille tebliğ eden herkes elçilik görevi yapmış olur. Bu görev kıyamete /mezardan kalkış gününe kadar devam edecektir. Nebîler, kendilerine inen kitabı tebliğ ile görevli oldukları için her nebî resuldür ama her resul nebî değildir (Şuara 26/105, 123, 141, 160, 176). Bu ayet bunu açıkça göstermektedir. Ayette geçen ve mühür anlamına gelen “hatem” ifadesi de tasdik ilişkisi açısından büyük öneme sahiptir. Çünkü Tevrat ve İncil’de nebiliğin mühürleneceği bilgisi verilmiştir (Tevrat/ Daniel 9:24 ve İncil/ Vahiy 22:10).


(Ahzâb 33/41)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَث۪يرًاۙ
Ey inanıp güvenenler! Allah'ı çokça zikredin[1*] /(O’nun sözlerini) hep aklınızda tutun![2*]

[1*] Zikir için bkz. Ahzab 33/21. ayetin dipnotu. 

[2*] Bakara 2/152, Cuma 62/10.

 

(Ahzâb 33/42)
وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلًا
Sabah akşam O’nu tesbih edin /O’na boyun eğin.


(Ahzâb 33/43)
هُوَ الَّذ۪ي يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا
O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size sürekli destek verir, melekleri de öyle.[*] O, inanıp güvenenlere daima ikramda bulunur.

[*] Âl-i İmran 3/13, Maide 5/16, Fussilet 41/30-31, Mücadele 58/22.


(Ahzâb 33/44)
تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌۚ وَاَعَدَّ لَهُمْ اَجْرًا كَر۪يمًا
O’na kavuştukları gün inanıp güvenenlerin iyilik dilekleri, "Selam!" sözü olur. Allah onlar için pek değerli bir ödül hazırlamıştır.[*]

[*] Yunus 10/10, İbrahim 14/23, Furkan 25/75, Zümer 39/73.


(Ahzâb 33/45)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًاۙ
Ey Nebi! Biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.[*]

[*] Bakara 2/119, İsra 17/105, Furkan 25/56, Sebe 34/28, Fetih 48/8, Müzzemmil 73/15.


(Ahzâb 33/46)
وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِه۪ وَسِرَاجًا مُن۪يرًا
Allah'ın izni ile Allah’a davet eden bir kişi ve aydınlatan bir ışık kaynağı olarak da (gönderdik).[*]

[*] Yusuf 12/108, Ra'd 13/36, Nahl 16/125, Gaşiye 88/21-22.


(Ahzâb 33/47)
وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلًا كَب۪يرًا
Sen müminlere Allah’ın onlara büyük bir lütfu olacağına dair müjde ver.[*]

[*] Bakara 2/25, Yunus 10/2.


(Ahzâb 33/48)
وَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَدَعْ اَذٰيهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلًا
Kafirlere ve münafıklara boyun eğme, eziyetlerine de aldırış etme! Sen Allah’a tevekkül et /güvenip dayan. Vekil /dayanak olarak Allah yeter.[*]

[*] Âl-i İmran 3/186, Ahzab 33/1, 3, Zuhruf 43/89.

 

(Ahzâb 33/49)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نَكَحْتُمُ الْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ فَمَا لَكُمْ عَلَيْهِنَّ مِنْ عِدَّةٍ تَعْتَدُّونَهَاۚ فَمَتِّعُوهُنَّ وَسَرِّحُوهُنَّ سَرَاحًا جَم۪يلًا
Ey inanıp güvenenler! Mümin kadınları nikâhlayıp sonra kendilerine dokunmadan onları boşadığınız zaman artık sizin onlar için sayacağınız bir iddet yoktur.[1*] Bu durumda onları (marufa uygun olarak) yararlandırın[2*] ve güzelce kendinizden ayırın.

[1*] Talak 65/1 ayetine göre, iddeti bekleyecek olan kadın, onu sayacak olan erkektir. Bu ayette, gerdeğe girilmemişse, beklenecek ve sayılacak bir iddetin olmadığı anlatılmaktadır. Diğer durumlarda beklenecek iddet Bakara 2/228 ve Talak 65/4’te açıklanmıştır.

[2*] Mehir belirlenmişse mehrin yarısı, belirlenmemişse boşayan kişinin maddi imkanına göre bir ödeme yapılır (Bakara 2/236-237).

 


(Ahzâb 33/50)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَحْلَلْنَا لَكَ اَزْوَاجَكَ الّٰت۪ٓي اٰتَيْتَ اُجُورَهُنَّ وَمَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَ مِمَّٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلَيْكَ وَبَنَاتِ عَمِّكَ وَبَنَاتِ عَمَّاتِكَ وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خَالَاتِكَ الّٰت۪ي هَاجَرْنَ مَعَكَۘ وَامْرَاَةً مُؤْمِنَةً اِنْ وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِيِّ اِنْ اَرَادَ النَّبِيُّ اَنْ يَسْتَنْكِحَهَاۗ خَالِصَةً لَكَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۜ قَدْ عَلِمْنَا مَا فَرَضْنَا عَلَيْهِمْ ف۪ٓي اَزْوَاجِهِمْ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ لِكَيْلَا يَكُونَ عَلَيْكَ حَرَجٌۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا
Ey Nebi! Mehirlerini verdiğin eşlerini;[1*] Allah'ın sana fey[2*] olarak verdiğinden hâkimiyetin altında olanı;[3*] seninle beraber hicret etmiş olmaları şartıyla amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını, teyzelerinin kızlarını[4*] ve bir de -nikâhlamak istersen-[5*] kendini sana hibe eden kadını -diğer müminlere değil- sadece sana has olmak üzere helal kıldık. Müminlerin eşleri ve hakimiyetleri altındaki esirlerle ilgili hangi hükümleri koyduğumuzu elbette biliyoruz.[6*] Bütün bunlar sana bir güçlük olmasın diyedir çünkü Allah daima bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[1*] Bu ifadeye göre Nebimiz, eşlerinin mehirini evlenmeden önce vermek zorundadır. Halbuki diğer müminler daha sonra da verebilir (Bakara 2/236, 237).

[2*] Fey, savaşmadan elde edilen şeylere; ganimet ise savaş sonucu elde edilenlere denir (Enfal 8/41, Haşr 59/6-9).
 
[3*] Hür olsun, esir olsun hiçbir kadınla nikâhsız ilişki kurmak helal değildir. Savaş esiri kadınlarla /cariyelerle nikahsız ilişkiyi helal görenler, Nebimizin Mariye ile olan birlikteliğini de delil gösterirler. Halbuki Mısır mukavkısı tarafından Nebîmize hediye edilen Mariye, bu ayete göre “fey” statüsündedir. Hür bir kadınla evlenmeye gücü yeten müminlerin savaş veya fey yoluyla hakimiyet altına alınan kadınlarla evlenmesi haramdır (Nisa 4/25). Bu ayette, Resûlullâh’a diğer müminlerden farklı olarak, nikâhlı hür eşlerine ilaveten fey yoluyla hakimiyet altına aldığı kadını da hürriyetine kavuşturmadan nikâhlayabileceği bildirilmiştir. Ayetteki atfın “ev (أو)” ile değil de “vav (و)” ile yapılmış olması da bunu göstermektedir. Yani ayette “ikisinden biri” anlamına gelen “ev” bağlacı kullanılarak “Mehirlerini verdiğin eşlerini veya Allah'ın sana fey olarak verdiğinden hâkimiyetin altında olanı” denilmemiş, “hem o hem bu” anlamına gelen ve birlikteliği ifade eden “vav” atıf harfi kullanılarak “Mehirlerini verdiğin eşlerini ve Allah'ın sana fey olarak verdiğinden hâkimiyetin altında olanı” denilmiştir. Bir kadın ister savaş ister fey yoluyla hakimiyet altına alınmış olsun, kendi rızası ile nikâhlanmadığı sürece onunla ilişki haramdır (Nisa 4/3 ve 25, Nur 24/32-33). Bu yüzden Nebimizin de Mariye ile ancak nikah yoluyla birliktelik kurduğu anlaşılmaktadır.

[4*] Diğer müminlerin; amca, hala, dayı ve teyze kızlarıyla evlenmeleri için birlikte hicret etmiş olmaları şartı yoktur. Evlilik yasakları Nisa 4/23-24 ayetlerinde belirtilmiştir.

[5*] Bu ayette iltifat sanatı kullanılmıştır. Sözlükte eğmek /bükmek /çevirmek anlamındaki left (لفت) kökünden türeyen iltifât, bir şeyi yöneldiği taraftan başka bir tarafa çevirmek anlamına gelir. Terim olarak iltifat, üslupla ilgili edebî bir sanattır. Kullanıldığı yerlerde ifadeye tehdit ve korkutma, tenbih, kınama, silkeleme, uyarma ve hatırlatma, sebep gösterme, talebin önemini ifade etme gibi anlamlar katar. Dinleyicinin ilgi ve dikkatini canlı tutmayı sağlar. İltifat; kişide, tekillik-çoğullukta ve zamanda yapılabilir. Türkçede de benzer amaçlarla, konuşurken kişi değiştirme, tekil kişiyi çoğul zamirle ifade etme ve kipte değişiklik yapma vardır; ancak her dilin dinamikleri kendine özgü olduğu için bir dilden başka bir dile çeviri yapılırken aynı anlam inceliklerini yansıtmak her zaman mümkün olmaz. Bu yüzden mealimizde Kur’an’da geçen iltifat sanatlı söyleyişler, Türkçede daha iyi anlaşılması amacıyla yer yer lafzen değil, manen aktarılmıştır.

[6*] Nisa 4/25, Mü’minun 23/5-7, Mearic 70/29-31.


(Ahzâb 33/51)
تُرْج۪ي مَنْ تَشَٓاءُ مِنْهُنَّ وَتُـْٔو۪ٓي اِلَيْكَ مَنْ تَشَٓاءُۜ وَمَنِ ابْتَغَيْتَ مِمَّنْ عَزَلْتَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكَۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ تَقَرَّ اَعْيُنُهُنَّ وَلَا يَحْزَنَّ وَيَرْضَيْنَ بِمَٓا اٰتَيْتَهُنَّ كُلُّهُنَّۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يمًا حَل۪يمًا
Eşlerinden istediğinin sırasını erteleyebilir, istediğini yanına alabilirsin. Ayrı tuttuklarından hangisini yanına almak istersen bunun sana bir günahı olmaz.[1*] Bu, onların sevinmeleri, üzülmemeleri ve senin kendilerine verdiğine hepsinin razı olması için daha uygundur.[2*] Allah kalplerinizde olanı bilir. Allah her şeyi bilen ve pek yumuşak davranandır.

[1*] Bir kadının güzelliği, yüzü görülmeden anlaşılamaz. Bu ayet, kadınların yüzlerinin açık bulunabileceğinin delillerindendir. Ayrıca bkz: Nisa 4/3, Ahzab 33/59.

[2*] Burada sözü edilen, Mısır mukavkısı tarafından Nebîmize hediye edilen Mariye’dir (Ahzab 33/50, Tahrim 66/1-4).


(Ahzâb 33/52)
لَا يَحِلُّ لَكَ النِّسَٓاءُ مِنْ بَعْدُ وَلَٓا اَنْ تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنْ اَزْوَاجٍ وَلَوْ اَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ اِلَّا مَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ رَق۪يبًا۟
Bundan sonra, kadınlarla evlenmen de mevcut eşlerinin (birini boşayıp) yerine başkasıyla evlenmen de sana helal değildir, isterse güzellikleri çok hoşuna gitmiş olsun.[1*] Hâkimiyetin altında olan esir kadınla (evlenmen) bunun dışındadır.[2*] Allah her şeyi görüp gözetendir.

[1*] Bir kadının güzelliği, yüzü görülmeden anlaşılamaz. Bu ayet, kadınların yüzlerinin açık bulunabileceğinin delillerindendir. Ayrıca bkz: Nisa 4/3, Ahzab 33/59. 

[2*] Ahzab 33/50.


(Ahzâb 33/53)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ اِلَّٓا اَنْ يُؤْذَنَ لَكُمْ اِلٰى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِر۪ينَ اِنٰيهُۙ وَلٰكِنْ اِذَا دُع۪يتُمْ فَادْخُلُوا فَاِذَا طَعِمْتُمْ فَانْتَشِرُوا وَلَا مُسْتَأْنِس۪ينَ لِحَد۪يثٍۜ اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْي۪ مِنْكُمْۘ وَاللّٰهُ لَا يَسْتَحْي۪ مِنَ الْحَقِّۜ وَاِذَا سَاَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَسْـَٔلُوهُنَّ مِنْ وَرَٓاءِ حِجَابٍۜ ذٰلِكُمْ اَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّۜ وَمَا كَانَ لَكُمْ اَنْ تُؤْذُوا رَسُولَ اللّٰهِ وَلَٓا اَنْ تَنْكِحُٓوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِه۪ٓ اَبَدًاۜ اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظ۪يمًا
Ey inanıp güvenenler! Size izin verilmedikçe, yemek için vaktinden önce Nebi’nin evlerine girmeyin; fakat çağrıldığınız zaman girin. Yemeğinizi yediğinizde de sohbete dalmadan hemen dağılın. Bunları yapmanız Nebi’ye sıkıntı veriyor; fakat o sizden utanıyor (da söyleyemiyor). Allah ise gerçeği söylemekten utanmaz. Nebi’nin eşlerinden bir şey isteyeceğiniz zaman perde[1*] arkasından isteyin. Bu hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha nezih olur. Allah'ın elçisini incitmeye[2*] de ondan sonra eşlerini nikâhlamaya da asla hakkınız yoktur![3*] Bunları yapmanız, Allah katında büyük bir kusur olur.

[1*] “Perde” şeklinde tercüme edilen “hicâb (حِجَاب)” kelimesi, “engel” anlamındadır ve nebinin eşlerinin evin içinde tesettürsüz görülmesine engel olacak herhangi bir perde, paravan ya da kapıyı ifade eder.  

[2*] Başta geçen “nebiyi incitmek” ifadesi ayetin sonunda “Resulullah’ı incitmek” şekline dönmüştür. Çünkü nebiyi incitme ile resulü incitme arasında sonuca etki eden önemli bir fark vardır. Kur’an’da nebi ve resul kavramları birbirleriyle irtibatlı ama farklı anlamlarda kullanılır. Nebi, kendisine vahiy indirildiği için değeri yükseltilmiş kişidir. Bu yönüyle nebilik ünvandır ve beşerî özellikleri de kapsar. Resul ise kendisine indirilen vahyi tebliğ etme görevini ve tebliğ edilen şeyi ifade eder. Nebi olan kişi nebilik ünvanını, hayatının her anında taşır ama resullük sadece tebliğ faaliyetini sürdürdüğü anlar için söz konusudur. Bu sebepledir ki Kur’an’da nebiye mutlak itaatten bahsedilmezken (Mümtehine 60/12) resule mutlak surette itaat istenir ve bunun Allah’a itaat anlamına geldiği bildirilir (Nisa 4/80). Bu ayette de görüldüğü gibi nebiyi incitenler kınanırken resulü incitenler acıklı bir azapla tehdit edilir. Çünkü nebiyi incitme insanî ilişkilerle ilgili bir eksikliğin tezahürü iken resulü incitme onun tebliğ ettiği şeyi, dolayısıyla Allah’ı hedef alan bir karşı koyuş anlamına gelir. Bu sebeple Muhammed aleyhisselamın etrafındaki insanlar, onunla konuşur yahut tartışırken onun hangi sıfatla konuştuğuna dikkat etmeleri konusunda uyarılmışlardır (Hucurat 49/2). Zira nebiyle polemiğe girmek en fazla nezaketsizlik olarak değerlendirilebilecek iken resul vasfıyla tebliğ ettiği şeye karşı çıkmak, kişiyi Allah’ın yolundan çıkaracaktır (Ahzab 33/57).

[3*] Ahzab 33/6.


(Ahzâb 33/54)
اِنْ تُبْدُوا شَيْـًٔا اَوْ تُخْفُوهُ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمًا
Siz bir şeyi ister açığa vurun, ister onu gizleyin; şurası kesin ki Allah her şeyi bilir.[*]

[*] Bakara 2/284, Âl-i İmran 3/29, Nisa 4/149, Maide 5/99, İbrahim 14/38.


(Ahzâb 33/55)
لَا جُنَاحَ عَلَيْهِنَّ ف۪ٓي اٰبَٓائِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓائِهِنَّ وَلَٓا اِخْوَانِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓاءِ اِخْوَانِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓاءِ اَخَوَاتِهِنَّ وَلَا نِسَٓائِهِنَّ وَلَا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّۚ وَاتَّق۪ينَ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدًا
Nebi’nin eşlerine babaları, oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, güvendikleri kadınlar[1*] ve hakimiyetleri altında olanlar hakkında bir günah yoktur.[2*] (Ey Nebinin eşleri!) Allah'a karşı yanlış yapmaktan sakının. Allah her şeye şahittir.

[1*] “Güvendikleri kadınlar” şeklinde tercüme edilen ifadenin tam karşılığı, “(نسائهن) onların kadınları”dır. Bunlar, huyunu suyunu bilip güvendikleri kadınlardır. 

[2*] Bu kişiler diğer müminler gibi değildir. Nebinin eşlerinin yanına girmeleri için yemeğe davet edilmeleri  gerekmez. 

 

(Ahzâb 33/56)
اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّۜ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْل۪يمًا
Allah ve melekleri bu Nebi’ye sürekli destek olurlar.[1*] Ey inanıp güvenenler! Siz de ona sürekli destek verin ve tam bir teslimiyet içinde olun.[2*]

[1*] Ayetin metninde geçen yusallûne (يُصَلُّونَ)”nin türediği es-salât ( الصَّلَاة) kelimesinin kök anlamı, bir şeyi bırakmamak ve sürekli arkasında olmaktır (Lisan’ul-Arab). Bu ayet Allah’ın, sürekli Nebimizin arkasında olduğunu ve melekleriyle onu desteklediğini gösterir (Enfal 8/62, Tevbe 9/40). Her Müslümanın hiç aksatmadan yapması gereken tek ibadet namaz olduğu için ona da salat denmiştir. Burada Müslümanlara verilen emir, sürekli Nebimizin arkasında olmaları ve ona karşı samimi davranmalarıdır (A’raf 7/157).

[2*] Kayıtsız şartsız teslimiyet sadece Allah’a ve O’nun sözünü olduğu gibi insanlara ulaştıran resulüne /elçisinedir (Nisa 4/59, 80). Nebiye teslimiyet, isteklerinin Kur’an’a uygun olması şartına bağlıdır (Enfâl 8/43, Ahzab 33/37, Mümtehine 60/12). 

 

(Ahzâb 33/57)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَاَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا مُه۪ينًا
Allah'ı ve elçisini incitenleri, Allah dünyada da ahirette de lanetler /dışlar; onlara alçaltıcı bir azap hazırlar.[*]

[*] Tevbe 9/61, Ahzab 33/53.


(Ahzâb 33/58)
وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَاِثْمًا مُب۪ينًا۟
Mümin erkeklerle mümin kadınları yapmadıkları bir şeyden ötürü incitenler, iftira suçunu ve apaçık bir günahı yüklenmiş olurlar.[*]

[*] Nisa 4/112, Nur 24/4, 23-25.


(Ahzâb 33/59)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا
Ey Nebi! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle de örtülerinin bir kısmını başlarına sıkıca örtsünler.[1*] Bu, onların tanınmaları, dolayısıyla incitilmemeleri açısından daha uygundur.[2*] Allah daima bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[1*] “Örtülerinin bir kısmı” diye anlam verilen ifade (مِن جَلَابِيبِهِنَّ) dir. Burada geçen “celâbîb” (جلابيب), kadının baş ve göğüs bölgesini örten büyük örtü anlamındaki “cilbâb” (جلباب) kelimesinin çoğuludur (Lisan’ul-Arab). Bu kelime, Nur 24/31. ayette baş ve yaka açıklığını örten başörtüsü (خمار) olarak açıklanmıştır. Kelime dış giysi anlamında da kullanılır ama benzeşen ayetler birbirini açıkladığı için bu ayette kelimeye dış giysi anlamı vermek uygun değildir. Ayette geçen يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ ifadesi de üzerlerine yaklaştırsınlar anlamında olduğu için bu örtünmesin sıkı bir şekilde olması gerektiğini gösterir.

[2*] Nur 24/60, Ahzab 33/33.

 

(Ahzâb 33/60)
لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَد۪ينَةِ لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ ثُمَّ لَا يُجَاوِرُونَكَ ف۪يهَٓا اِلَّا قَل۪يلًاۚۛ
Münafıklar /iki yüzlüler, kalplerinde hastalık olanlar /kafirler[1*] ve Medine’de yalan haberler yayanlar[2*] yaptıklarından vazgeçmezlerse kesinlikle seni onlara musallat ederiz de çevrende fazla kalamazlar.

[1*] Bkz Ahzab 33/12 ve dipnotu. 

[2*] Allah’ın ayetlerini anlayıp kavradıktan sonra üstünü örtmek kafirlik hastalığıdır. Münafıklar da kafirdir ama onlar müminlere karşı yalan söyleyerek kafirlikliklerini gizledikleri için hastalıkları ikiye katlanır (Bakara 2/10). Medine’de kötü haber yaymak ise bazı münafıkların ve kafirlerin birlikte yaptıkları eylemdir (Âl-i İmran 3/173, Nisa 4/83, Hucurat 49/6).  
 

(Ahzâb 33/61)
مَلْعُون۪ينَۚۛ اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اُخِذُوا وَقُتِّلُوا تَقْت۪يلًا
Lanetlenmiş /dışlanmış olurlar, nerede tespit edilirlerse yakalanırlar, öldürülmeden bırakılmazlar.[*]

[*] Bu şekilde bozgunculuk çıkaranlar, cezayı hak ederler (Nisa 4/91, Maide 5/33).


(Ahzâb 33/62)
سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْد۪يلًا
Allah'ın, daha önce gelmiş geçmiş olanlara uyguladığı sünneti[1*] böyledir. Allah’ın sünnetinin[2*] yerine geçecek bir şey asla bulamazsın.

[1*]“Sünnetullah” kavramına “tabiat kanunları” diye yanlış bir anlam verilerek mucizelerin olamayacağı iddia edilmektedir. Mucize; Allah’ın, nebilerine, elçilik belgesi olarak verdiği şeylerdir. İsra 17/59. ayetten, Muhammed aleyhisselamdan önceki nebilere, kitaplarından başka kendi toplumlarına gösterdikleri mucizeler de verildiği anlaşılmaktadır. Salih’in (as) devesi (A’raf 7/73, Hud 11/64, Şuara 26/155), Musa’nın (as) dokuz mucizesi (İsra 17/101, Neml 27/12), İsa’nın (as) beşikteyken konuşması, körleri ve alaca hastalarını iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi (Âl-i İmran 3/49, Maide 5/110) bu tür mucizelerdir. Nebiler dahil hiçbir insan kendi başına mucize gösteremez (Ra’d 13/38). Mesela, insanlar bir araya gelseler Kur’an’ın bir suresinin bile dengini oluşturamazlar (Bakara 2/23-24). Muhammed aleyhisselam son elçi olduğu için, onun mucizesi olan Kur’an kıyamete kadar varlığını devam ettirecektir (Ankebut 29/51 ve dipnotu).

[2*] Enfal 8/38, İsra 17/76-77, Fetih 48/22-23.

 

 

(Ahzâb 33/63)
يَسْـَٔلُكَ النَّاسُ عَنِ السَّاعَةِۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِۜ وَمَا يُدْر۪يكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَر۪يبًا
İnsanlar sana o saati /mezardan kalkış saatini soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi sadece Allah katındadır.” Sana kim bildirebilir ki! Belki de o saat yakında gerçekleşir.[*]

[*] A’raf 7/187, Lokman 31/34, Fussilet 41/47, Şûra 42/17, Zuhruf 43/85, Naziat 79/42-44.

 

(Ahzâb 33/64)
اِنَّ اللّٰهَ لَعَنَ الْكَافِر۪ينَ وَاَعَدَّ لَهُمْ سَع۪يرًاۙ
Şüphesiz ki Allah, kâfirleri lanetlemiş /dışlamış ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır.[*]

[*] Bakara 2/89, 159-162, Âl-i İmran 3/86-89, Nisa 4/46, 51-52, Ra’d 13/25, Mü’min 40/52, Muhammed 47/23.


(Ahzâb 33/65)
خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۚ لَا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلَا نَص۪يرًاۚ
Orada ölümsüz olarak sonsuza dek kalacaklar, kendilerine bir veli /yakın ve yardım edecek birini de bulamayacaklardır.


(Ahzâb 33/66)
يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَٓا اَطَعْنَا اللّٰهَ وَاَطَعْنَا الرَّسُولَا
Yüzlerinin ateşte bir o yana bir bu yana çevrildiği gün şöyle diyeceklerdir: "Ah keşke biz Allah'a gönülden boyun eğseydik, keşke elçiye /elçinin getirdiklerine gönülden boyun eğseydik!”[*]

[*] Furkan 25/27-29.

 

(Ahzâb 33/67)
وَقَالُوا رَبَّنَٓا اِنَّٓا اَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَٓاءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا
Şunu da diyeceklerdir: “Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize gönülden boyun eğdik, onlar da bizi yoldan saptırdılar.[*]

[*] Bakara 2/166-167, A’raf 7/38, Sebe 34/32-33.


(Ahzâb 33/68)
رَبَّنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَب۪يرًا۟
Rabbimiz! Onlara bu azabın iki katını ver; onları tamamen dışla!”[*]

[*] Ayetin kelime kelime tercümesi “büyük bir dışlanmışlıkla dışla” şeklindedir. Türkçede böyle bir ifade tarzı olmadığı için bu anlam verilmiştir.


(Ahzâb 33/69)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ اٰذَوْا مُوسٰى فَبَرَّاَهُ اللّٰهُ مِمَّا قَالُواۜ وَكَانَ عِنْدَ اللّٰهِ وَج۪يهًا
Ey inanıp güvenenler! Siz, Musa'yı incitenler[1*] gibi olmayın! Allah onu, onların söyledikleri şeylerden temize çıkardı.[2*] O, Allah katında itibarlı bir kişidir.

[1*] Saf 61/5. Musa aleyhisselam İsrailoğulları’nı Allah’ın emriyle Mısır’dan çıkardığında, yolda susuzluk çeken İsrailoğulları, yola çıkma emrini verenin Allah olduğunu göz ardı ederek Musa’ya (a.s.) çıkışmış, onu neredeyse taşlayacak kadar sıkıştırmışlardı (Tevrat /Çıkış 17:1-4). 

[2*] Musa aleyhisselam Tûr’a/ Sîna Dağı’na gidip halkından kırk gün kadar uzak kalınca Sâmirî ve taraftarları böğüren bir boğa heykeli yapmıştı (Bakara 2/91-92). Halkın bu durumunu görmek Musa aleyhisselamı üzmüş ve öfkelendirmişti (A’râf 7/150, Tâhâ 20/86). Boğayı yapan Sâmirî ve taraftarları Musa (as) dönmeden önce İsrailoğullarına “Bu sizin ilahınızdır. Musa’nın da ilahıdır ama o, onu unuttu.” diyerek ona iftira da atmışlardı (Tâhâ 20/88). Allah onları dünyada cezalandırmıştı, ahirette de cezalandıracaktır (A’raf 7/152, Tâhâ 20/97). 


(Ahzâb 33/70)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَد۪يدًاۙ
Ey inanıp güvenenler! Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının[1*] ve dosdoğru sözler söyleyin.[2*]

[1*] Âl-i İmran 3/102, Tegabün 64/16.

[2*] Nisa 4/9, İsra 17/53.


(Ahzâb 33/71)
يُصْلِحْ لَكُمْ اَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظ۪يمًا
Böyle yapın ki Allah, işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve elçisine gönülden boyun eğerse büyük bir başarı elde etmiş olur.[*]

[*] Nisa 4/13, 69; Fetih 48/17.


(Ahzâb 33/72)
اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُۜ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًاۙ
Biz o emaneti / göklere, yere ve dağlara gösterdik onlar yüklenmekten kaçındılar, ondan korkup titrediler. Onu insan yüklendi,[1*] o da sürekli yanlış yapan ve cahillik edip duran[2*] biri oldu.

[1*] Burada emanet, Allah’ın emir ve yasakları karşısında imtihana tabi olma yükümlülüğüdür (A’raf 7/172-173, İnsan 76/2-3). Gök, yer ve dağların bu imtihana tabi olacak güçte olmadıkları Haşr 59/21 ayetinden anlaşılmaktadır. Onlar kendilerine gösterilen bu emanetten korkmuşlar, onun yerine Allah’ın onlar için belirlediği görevi yerine getirmeyi kabul etmişlerdir (Fussilet 41/11). Allah, ilk insan olan Adem ve eşini bir bahçeye yerleştirdi, oradaki her şeyden yiyebileceklerini söyledi ve sadece bir ağacı göstererek ona yaklaşmalarını yasakladı. Bir de İblis’in, onların düşmanı olduğu söyleyerek ona uymamaları konusunda uyarıda bulundu. Bütün bunları itirazsız kabul ettiler ama daha sonra yasakları unutup İblis’e uydular ve yanlışlara daldılar (Bakara 2/35-37, A’raf 7/19-23, Tâhâ 20/117-120). 

[2*] ‘Bilmemek, yanlış düşünmek, yanlış hareket etmek’ anlamlarına gelen cehl (جهل) kökünden türemiş olan cehûl (جهول) kelimesi, “sürekli cahillik eden, cahillik edip duran” anlamındadır (Müfredat). Yusuf aleyhisselamın “Rabbim! … Kadınların oyununu benden savmazsan onlara kapılırım ve cahillik edenlerden olurum. (Yusuf 12/33)” demesi de, Musa aleyhisselamın “Cahillik edenlerden/kendini bilmez biri olmaktan Allah’a sığınırım! (Bakara 2/67)” demesi de bu anlamdaki cehalettir. Cehûl’un buradaki manası da aynıdır yani sorumluluk yüklenmesine rağmen kendini tutamayarak onu yerine getirmemek anlamındadır.


(Ahzâb 33/73)
لِيُعَذِّبَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِك۪ينَ وَالْمُشْرِكَاتِ وَيَتُوبَ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا
Allah bunu/ emaneti sunma işini, münafık erkeklerle münafık kadınlara, müşrik erkeklerle müşrik kadınlara azap etmek ve mümin erkeklerle mümin kadınların da tövbesini kabul etmek için yaptı. Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.