TEVBE

(Tevbe 9/1)
بَرَٓاءَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۜ
Bu, antlaşma yaptığınız müşriklere, Allah ve elçisi tarafından yapılan ilişkiyi kesme ilanıdır:


(Tevbe 9/2)
فَس۪يحُوا فِي الْاَرْضِ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۙ وَاَنَّ اللّٰهَ مُخْزِي الْكَافِر۪ينَ
Bugünden itibaren bu topraklarda dört ay daha dolaşabilirsiniz; ama Allah’ı aciz bırakamayacağınızı ve Allah’ın kâfirleri /ayetleri görmezlikte direnenleri rezil edeceğini bilin!


(Tevbe 9/3)
وَاَذَانٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْاَكْبَرِ اَنَّ اللّٰهَ بَر۪ٓيءٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ وَرَسُولُهُۜ فَاِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ
Bu büyük hac gününde[*] Allah ve elçisi tarafından bütün insanlara yapılan duyuru şudur: Allah’ın ve elçisinin bu müşriklerle ilişkisi kalmamıştır! (Ey müşrikler!) Tövbe ederseniz /dönüş yaparsanız sizin için iyi olur. Yüz çevirirseniz bilin ki Allah’ı aciz bırakamazsınız. (Ey Muhammed!) Kâfirlik edenlere acıklı bir azabı müjdele!

[*] Cahiliye döneminde Kureyşlilere ve çevrelerindeki bazı kabilelere hums denirdi. Hums  dinlerine bağlı, karşı konamayacak güçte kahraman anlamına gelir (el-Ayn). Bunlar kendilerini “ehlullah /Allah’ın yakını” gördüklerinden, Harem bölgesi dışında kaldığı için hac sırasında Arafat’a çıkmazlardı (Taberi Bakara 189’un tefsiri). Bu ilan onlara yapıldığı için hacc-ı ekber günü, iddia edildiği gibi Arafat vakfesinin yapıldığı gün değil, kurban bayramının birinci günü olur.


(Tevbe 9/4)
اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْـًٔا وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ اَحَدًا فَاَتِمُّٓوا اِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ اِلٰى مُدَّتِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ
(Ey müminler!) Bu duyuru; sizinle antlaşma yapmış, sonra ona aykırı bir davranışta bulunmamış ve size karşı hiç kimseye destek vermemiş müşrikleri kapsamaz. Onlarla yaptığınız antlaşmaya, süresi bitinceye kadar tam olarak uyun[*]. Allah müttakileri /yanlışlardan sakınanları sever.

[*] Burada bahsedilen antlaşma, Hudeybiye Antlaşması’dır. Hendek Savaşından bir yıl sonra 628 yılı Mart ayında Mekkeli müşrikler ve Medineli Müslümanlar arasında yapılan bu antlaşmaya göre on yıl boyunca taraflar ve müttefik olduğu kabileler birbirlerine saldırmayacak ve her türlü ticari ilişkide emniyeti temin edeceklerdi. Antlaşmadan iki yıl sonra Kureyş’ten gizli destek alan Benî Bekir kabilesi, Müslümanların müttefiki olan Benî Huzaa kabilesine saldırarak antlaşmayı bozmuş oldu. Bu âyette, antlaşmaya sadık kalanlar istisna edilmiş, onlar için antlaşma maddelerinin işlerliğinin devam edeceği bildirilmiştir.


(Tevbe 9/5)
فَاِذَا انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Bu haram aylar /can ve mal dokunulmazlıklarının olduğu bu dört ay[1*] çıkınca (Mekke’den ayrılmayan) o müşrikleri[2*] bulduğunuz yerde öldürün. Onları yakalayın, kuşatın ve onlar için her gözetleme yerinde bekleyin. Ama dönüş yapar, namazı özenle ve sürekli kılar ve zekatı da verirlerse artık onları serbest bırakın[3*]. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[1*] Yukarıdaki duyuru, haram aylarının ikincisi olan Zilhicce’de yapılmıştı. Buradaki haram aylar (el-eşhuru’l-hurum) bilinen haram aylar değil, ikinci ayette belirtilen can ve mal dokunulmazlığının tanındığı dört aydır. Haram denmesi, bu süre içinde muhatapların dokunulmaz sayılmasından dolayıdır.

[2*] Bu müşriklerin tamamı daha önce Muhammed aleyhisselamı öldürmeye kalkan, Müslümanları Mekke’den göç etmeye zorlayan kimselerdir. Nebiye karşı işlenmiş bu suçun karşılığı olarak ya verilen tarihe kadar göç edecekler ya da savaş suçlusu oldukları için (Bakara 2/191) öldürüleceklerdir. 11. ayette tövbe edip /dönüş yapıp bunu hareketlerine de yansıttıkları takdirde bu muameleye maruz kalmayacakları bildirilmektedir.

[3*] Tevbe 9/11


(Tevbe 9/6)
وَاِنْ اَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ اسْتَجَارَكَ فَاَجِرْهُ حَتّٰى يَسْمَعَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ اَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ۟
O müşriklerden (Mekke’den ayrılmış) biri yanına gelmek isterse ona güvence ver ki gelsin, Allah’ın kelâmını dinlesin. Sonra onu, kendini güvende gördüğü bölgeye ulaştır. Böyle yap, çünkü onlar bilmeyen bir topluluktur.


(Tevbe 9/7)
كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِك۪ينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ رَسُولِه۪ٓ اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۚ فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَق۪يمُوا لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ
Mescid-i Haram yanında[*] yaptığınız antlaşmanın kapsamına girmeyen müşrikler lehine, Allah ve elçisi nezdinde verilmiş bir söz nasıl olabilir ki! Antlaşma yaptıklarınızdan size karşı dürüst davranmaya devam edenlere siz de dürüst davranın. Allah yanlışlardan sakınanları sever.

[*] Burada Mescid-i Haram, Mekke anlamındadır. Çünkü bu antlaşma Mekke’nin 17 km uzağındaki Hudeybiye’de yapılmıştır. Hudeybiye için “Mekke’nin batnında” yani Mekke’nin Medine istikametine göre alt sınırında ifadesi de kullanılır (Fetih 48/24).


(Tevbe 9/8)
كَيْفَ وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا ف۪يكُمْ اِلًّا وَلَا ذِمَّةًۜ يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبٰى قُلُوبُهُمْۚ وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ
Öyle bir söz nasıl verilmiş olabilir! Onlar size üstün gelseler ne akrabalık bağlarını gözetirler ne yükümlülüklerini! Kalpleri istemese de ağızlarıyla sizi razı etmeye çalışırlar. Onların çoğu, yoldan çıkmıştır[*].

[*] Al-i İmran 3/118-119.


(Tevbe 9/9)
اِشْتَرَوْا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَنًا قَل۪يلًا فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Onlar Allah’ın ayetlerini geçici[*] bir çıkar karşılığında satmış, böylece onun yolundan çıkmışlardır. Onların yapmakta oldukları şey ne kötüdür!

[*] Nahl 16/96, Tevbe 9/38. Kalîl ( قليل ) , bir şeyin az olduğu veya kalıcı olmadığı anlamına gelir (Mekâyîs).

 

 


(Tevbe 9/10)
لَا يَرْقُبُونَ ف۪ي مُؤْمِنٍ اِلًّا وَلَا ذِمَّةًۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ
Onlar herhangi bir mümine karşı ne akrabalık bağı gözetirler ne de yükümlülüklerini yerine getirirler! İşte sınırı aşanlar onlardır.


(Tevbe 9/11)
فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِۜ وَنُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Eğer tövbe eder /dönüş yapar, namazı özenle ve sürekli kılar, zekâtı da verirlerse artık onlar sizin din kardeşlerinizdir. Biz ayetlerimizi bilenler topluluğu için ayrıntılı olarak açıklarız.


(Tevbe 9/12)
وَاِنْ نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ فَقَاتِلُٓوا اَئِمَّةَ الْكُفْرِۙ اِنَّهُمْ لَٓا اَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ
Antlaşmalarından sonra (ilişkiyi kesme ilanı dışında kalanlar) yeminlerini bozar ve dininize de saldırırlarsa o zaman siz de küfrün elebaşlarına savaş açın. Artık verdikleri sözün bir değeri kalmamış olur. Böyle yapın, belki yanlış davranışlarından vazgeçerler.


(Tevbe 9/13)
اَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِاِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَؤُ۫كُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۜ اَتَخْشَوْنَهُمْۚ فَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشَوْهُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
(Hudeybiye’de) ettikleri yemini bozmuş ve Allah’ın elçisini (Mekke’den) çıkarmaya kastetmiş bir toplulukla savaşmayacak mısınız[1*]? Üstelik sizinle savaşı başlatan onlardır. Yoksa onlardan çekiniyor musunuz? Eğer inanıp güvenmiş kimselerseniz asıl çekinmeniz gereken[2*] Allah’tır.

[1*] Mümtahine 60/1, Muhammed 47/13, Tevbe 9/40, Enfal 8/30, İsra 17/76.

[2*] (أَحَقُّ) kelimesine sıfat-ı müşebbehe anlamı verilmiştir. Bunun nedeni Al-i İmran 3/173-175 ayetleridir.


(Tevbe 9/14)
قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ بِاَيْد۪يكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِن۪ينَۙ
Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin ve onları rezil etsin; size de onlara karşı zafer versin ve inanıp güvenenler topluluğunun içini rahatlatsın.


(Tevbe 9/15)
وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْۜ وَيَتُوبُ اللّٰهُ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Bir de inanıp güvenenlerin kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah gerekeni yapanın tövbesini /dönüşünü de kabul eder. Allah daima bilen ve kararları doğru olandır.


(Tevbe 9/16)
اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلَا رَسُولِه۪ وَلَا الْمُؤْمِن۪ينَ وَل۪يجَةًۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ۟
Yoksa Allah içinizden hem cihad edenleri /elinden geleni yapanları[1*] hem de Allah’ı, elçisini ve müminler dışında birini sırdaş edinmeyenleri[2*] bilmeden kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız[3*]? Allah, yaptığınız her şeyin iç yüzünden haberdardır.

[1*] Cihad (جهاد), düşmanın, şeytanın veya arzuların baskısına karşı Allah’ın emrine uymak için verilen her türlü mücadeledir (Müfredat). Allah yolunda savaş, cihadın çok önemli bir parçasıdır.

[2*] Al-i İmran 3/118.

[3*] Bakara 2/155, 214, Al-i İmran 3/142, Nur 24/47-50, Kıyamet 75/36.


(Tevbe 9/17)
مَا كَانَ لِلْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللّٰهِ شَاهِد۪ينَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ
Müşrikler, kendi kâfirliklerine[*] bizzat kendileri şahitken Allah’ın mescitlerine hizmet etmeye hakları yoktur. Onların bütün çalışmaları boşa gider. Onlar, o ateş içinde ölümsüz olarak kalacaklardır.

[*] Her müşrik aynı zamanda kâfir, her kâfir aynı zamanda müşriktir (Al-i İmran 3/151).


(Tevbe 9/18)
اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ فَعَسٰٓى اُو۬لٰٓئِكَ اَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ
Allah’ın mescitlerine ancak Allah’a ve ahiret gününe inanıp güvenen, namazı özenle ve sürekli kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından çekinmeyenler[*] hizmet edebilirler. İşte bunların doğru yolda olmaları umulur.

[*] Nur 24/37.


(Tevbe 9/19)
اَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَٓاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَجَاهَدَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ لَا يَسْتَوُ۫نَ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۢ
Yoksa siz; hacılara su verme ve Mescid-i Haram’a hizmet etme işini üstlenenleri, Allah’a ve ahiret gününe inanıp güvenen ve Allah yolunda cihad edenlerle /elinden geleni yapanlarla[*] bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah katında bir olmazlar. Allah yanlışlar içinde olan topluluğu yola getirmez.

[*] Cihad için bkz. Tevbe 9/16’nın dipnotu.


(Tevbe 9/20)
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۙ اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ
İnanıp güvenen, hicret[1*] eden, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin /elinden geleni yapanların[2*] Allah katındaki dereceleri pek yüksektir. Başarıya ulaşanlar işte onlardır.

[1*] Hicret sözlükte (Müfredat), kişinin bir şeyden bedeniyle, diliyle veya kalbiyle uzaklaşmasıdır (Nisa 4/97-100, Enfal 8/72-75, Meryem 19/46, Furkan 25/30, Mümtehine 60/10, Müzzemmil 73/10, Müddessir 74/5).

[2*] Cihad için bkz. Tevbe 9/16’nın dipnotu.


(Tevbe 9/21)
يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ ف۪يهَا نَع۪يمٌ مُق۪يمٌۙ
Rableri onları, kendi ikramı, rızası ve nimetleri sürekli olan cennetlerle müjdeler.


(Tevbe 9/22)
خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۜ اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ
Onlar orada ölümsüz olarak sonsuza dek kalacaklardır[*]. Şüphesiz büyük ödül Allah katındadır.

[*] Kur’an’da, cennetlik ve cehennemlik olanlar için iki kelime kullanılır. Birisi ‘ebeden’ diğeri ‘halid’tir. Ebeden, ‘sonsuza kadar’, halid ise ‘ölümsüz olan’ anlamına gelir. Cennetlikler için Nisa 4/57,122; Maide 5/119, Tevbe 9/22,100; Tegabun 64/9, Talak 65/11, Beyyine 98/8 ayetlerine; cehennemlikler için Nisa 4/169, Ahzab 33/65, Cin 72/23 ayetlerine bakınız.


(Tevbe 9/23)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُٓوا اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَٓاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْا۪يمَانِۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Ey inanıp güvenenler! Eğer kâfirliği sevip imana tercih ediyorlarsa ana-babanızı ve kardeşlerinizi bile kendinize yakın saymayın. Sizden kim onları kendine yakın sayarsa işte asıl yanlışı yapanlar onlardır.

[*] Enfâl 8/72, Mücadele 58/22.


(Tevbe 9/24)
قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟
De ki “Eğer ana-babanız, evlatlarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, bağlı olduğunuz topluluk, elde ettiğiniz mallar, durgunlaşmasından korktuğunuz ticaret ve beğendiğiniz meskenler size, Allah’tan, elçisinden ve onun yolunda cihaddan /elinden geleni yapmaktan[*] daha hoş geliyorsa Allah'ın sizi cezalandırma emri gelinceye kadar bekleyin. Allah, yoldan çıkmış bir topluluğu yola getirmez.”

[*] Cihad için bkz. Tevbe 9/16’nın dipnotu.


(Tevbe 9/25)
لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَوَاطِنَ كَث۪يرَةٍۙ وَيَوْمَ حُنَيْنٍۙ اِذْ اَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْـًٔا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِر۪ينَۚ
Allah birçok yerde size yardım etti. Huneyn gününde[*] de öyle oldu. O gün sayıca çok olmanız sizi fazla etkilemişti; ama bu bir işinize yaramadı. Tüm genişliğine rağmen yeryüzü size dar geldi. Sonra da gerisin geri dönüp çekildiniz.

[*] Huneyn Savaşı, Mekke’nin fethinden 20 gün sonra Müslümanlarla Hevazin kabilesi arasında gerçekleşmiştir. Nebimiz, daha önceleri Medine’den Hevâzin’in muhtelif kolları üzerine akıncı birlikleri göndermişti. Mekke’nin fethi amacıyla Medine’den çıkıldığında Resulullah seferin hedefini Ebu Bekir’den bile gizlemişti. Hevazin kabilesi seferin kendilerine karşı yapıldığını zannederek Sakif dahil Hevazin’in bütün kollarının katılımıyla büyük bir ordu oluşturdu. Mekke fethi sonrası durumdan haberdar olan Nebi as, Hevazin’e karşı sayıca üstün bir ordu ile yürüdü. Ancak çok daha önceden savaş meydanında konuşlanmış olan Hevazin kabilesi, alanın bütün imkanlarını kendi lehleri için kullanarak savaşın başında Müslüman orduyu dağıttı. Toplamda 200 ila 300 arası şehit verilen savaş, Muhammed aleyhisselamın geri çekilen birlikleri yeniden tanzim ederek ikinci bir taarruz yapması ile Müslümanların lehine döndü.


(Tevbe 9/26)
ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ
Sonra Allah, elçisine ve müminlere bir iç huzuru verdi[*]. Görmediğiniz ordular indirdi. Kâfirlere /ayetleri görmezlikte direnenlere de azap etti. Kâfirlerin alacağı karşılık işte budur.

[*] Enfâl 8/11.


(Tevbe 9/27)
ثُمَّ يَتُوبُ اللّٰهُ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Bütün bunlardan sonra, Allah, gerekeni yapanların tövbesini /dönüşünü kabul eder. Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.


(Tevbe 9/28)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلَا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هٰذَاۚ وَاِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْن۪يكُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ٓ اِنْ شَٓاءَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Ey inanıp güvenenler! (Antlaşmayı bozan) müşrikler[1*] birer pisliktir; içinde bulundukları bu yıldan sonra[2*] Mescid-i Haram’a[3*] yaklaşmasınlar. Bundan dolayı muhtaç duruma düşmekten korkarsanız[4*], gerekli görürse Allah ikramıyla ihtiyacınızı giderecektir. Allah daima bilen ve kararları doğru olandır.

[1*] Hudeybiye antlaşmasını bozmamış olan müşrikler süre sonuna kadar Mekke’de yaşayabilecekleri için burada sözü edilen müşrikler, Hudeybiye antlaşmasını bozanlardan başkası değildir. Zaten Allah Teâlâ şu ayette müşriklerin orada yaşayacağını bildirmiştir: Bir gün İbrahim şöyle yalvardı: “Rabbim /Sahibim, burayı güvenli bir şehir yap! Buranın halkından, Allah’a ve ahiret gününe inananları her üründen yararlandır!” Allah da şöyle dedi: “Ayetleri görmezlikte direneni de bir süre yararlandırır, sonra onu ateş azabına mahkûm ederim. Ne kötü hale gelmektir o!” (Bakara 2/126) İman ve şirk kişinin kalbindedir; oraya kimse baskı yapamaz. Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Dinde zorlama olamaz; doğrular ile yanlış kurgular birbirinden iyice ayrılmıştır. Kim tağutları tanımaz da Allah'a inanıp güvenirse, kopması imkânsız en sağlam kulpa yapışmış olur. Allah, her şeyi dinler ve bilir.” (Bakara 2/256) Bir kimseyi inancından dolayı bir yere sokmamak veya bir yerden çıkarmak, ona yapılan en büyük zorlama ve baskıdır.

[2*] Dört ay müddetleri bitince.

[3*] Yani Mekke’ye yaklaşmasınlar. Bkz.Tevbe 9/7’nin dipnotu.

[4*] Onlar gelmezlerse ticari faaliyetler aksar, gelirimiz azalır diye bir korkuya kapılmayın.


(Tevbe 9/29)
قَاتِلُوا الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَلَا يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَلَا يَد۪ينُونَ د۪ينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حَتّٰى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ۟
Kendilerine kitap verilmiş olanlardan, Allah’a ve ahiret gününe inanıp güvenmeyen, Allah’ın ve resulünün /elçisinin getirdiği kitabın[1*] haram saydığını haram saymayan ve bu doğru dini din edinmeyen kimselerle; kendileri küçük düşüp o cezayı[2*] elleriyle ödeyecek hale gelinceye kadar savaşın[3*].

[1*] Resul (رسول), “birine gönderilen söz” anlamına geldiği gibi “o sözü iletmek için gönderilen elçi” anlamına da gelir.  (Müfredat). Allah’ın elçilerinin görevi, onun sözlerini insanlara ulaştırmaktır. Bu sebeple Kur’an’da geçen  Allah’ın resulü (رسول اللّه ) ifadelerinde asıl vurgu ayetleredir. Muhammed aleyhisselam öldüğü için bizim muhatabımız olan resul, sadece Kur’an’dır (Al-i İmrân 3/144). Resul kelimesi yerine ”resulünün /elçisinin getirdiği kitabın” ifadesi bunun için yazılmıştır (Maide 5/67, Nahl 16/35).

[2*] “O ceza” diye meal verdiğimiz el-cizye (الْجِزْيَةَ), çeşit bildiren mastardır, belli bir ceza demektir. Onun ne olduğunu ancak şu âyetten öğrenebiliriz: “Ayetleri görmezlikte direnenlerle (kafirlerle) savaşta karşılaşınca boyun köklerini vurun. Etkisiz hale getirince onları, sıkı güvenlik çemberine alın. Sonra esirleri karşılıksız ya da fidye alarak serbest bırakın ki savaşın ağırlığı kalmasın...” (Muhammed 47/4)

Savaşta küçük düşüp o cezayı elleriyle verecek hale gelmeleri, esir olmalarıdır. Ödeyecekleri ceza da karşılıksız serbest bırakılmayanların ödeyecekleri fidyedir. Gelenekte gayri müslimlerin erkeklerinden alınan baş vergisi anlamındaki cizyenin, her hangi bir delili yoktur.

[3*] Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Yanlış davrananlar dışındaki ehl-i kitap’la mücadelede sadece en güzel yöntemi uygulayın...” (Ankebut 29/46) Yanlış davrananlar, bize savaş açanlardır. İlgili âyet şöyledir: “Allah yolunda, sizinle savaşanlarla savaşın ve haksız saldırı yapmayın. Allah, haksız saldırı yapanları sevmez.” (Bakara 2/190)

 


(Tevbe 9/30)
وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌۨ ابْنُ اللّٰهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَس۪يحُ ابْنُ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ قَوْلُهُمْ بِاَفْوَاهِهِمْۚ يُضَاهِؤُ۫نَ قَوْلَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُۜ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُۘ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ
Yahudiler; “Üzeyir Allah’ın oğludur[*]” dediler. Hıristiyanlar da “Mesih /İsa Allah’ın oğludur” dediler. Bunlar, onların dillerine doladıkları (geçersiz) sözlerdir. Kendilerinden önceki kâfirlerin ağzı ile konuşuyorlar. Allah canlarını alsın! Bu yalana nasıl da sürükleniyorlar!

[*] Üzeyir, Tevrat’ta Ezra olarak geçer. Kudüs’teki Beytülmakdis’in ilk yıkılışından sonra (İsrâ 17/5), Buhtunnasr (Nabukadnessar), Yahudileri Babil’e sürdü. M.Ö. 539’da Bâbil’i fetheden Pers kralı Koreş; Üzeyir, Nehemya ve diğerlerini, Mescid’i yeniden inşa etmeleri için geri gönderdi (Tevrat/ Ezra 1/1-3). Üzeyir Kudüs’ü görünce: “Allah bu kenti ölümünden sonra nasıl canlandıracak?” dedi. “Allah da onu öldürdü ve yüz yıl sonra tekrar diriltti.” (Bakara 2/259) Bu arada Mescid, Darius’un krallığının ikinci yılında inşa edilmişti (Ezra 4/11-24). Üzeyir, II. Artahşasta’nın krallığının yedinci yılında yani M.Ö. 437’de Kudüs’e vardı (Ezra 7/8). Bu, onun Kudüs’e ikinci varışıydı. (Yahudilik- DİA) İlk varışı ile ikincisi arasında 100 yıllık süre geçmesine rağmen yaşlanmamış haliyle karşılarına çıkması, Yahudilerin onu kutsamasına sebep olmuştur.


(Tevbe 9/31)
اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهًا وَاحِدًاۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
Onlar, ilim adamlarını ve din adamlarını[1*] Allah ile aralarına koyup Rab edindiler;[2*] Meryem oğlu Mesih’i de (Rab edindiler). Oysa onlara sadece, tek olan ilaha kul olmaları emredilmişti.[3*] Ondan başka ilah yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.

[1*] Ahbâr (احبار), kelimesi “Hibr”in çoğuludur. Hibr (حبر), “kendisiyle yazı yazılan şey”, “mürekkep” ve “Müslüman veya gayrımüslim âlim” yani “ilim adamı” demektir (Lisânu’l-Arab, Müfredât). Ruhban, “korkmak”, “çekinmek” anlamlarına gelen (رهب) kökünden türemiş bir kelimedir. “Allah’tan korkan”, “O’ndan çekinen” anlamında “Râhib” kelimesinin çoğuludur. Buna göre Ruhban; “Allah’tan korkan ve uzlet halinde ibadet eden kimseler” anlamına gelmektedir (Müfredât). Bu kişiler çoğunlukla manastırda uzlete çekilen din adamlarıdır. 

[2*] Kölenin efendisine Arapçada Rab denir. Allah ile aralarına koyup rab saymaları, bu insanların sözlerini Allah’ın ayetlerine tercih etmelerinden dolayıdır. Adiyy b. Hatim diyor ki: “Nebimiz aleyhisselama geldim, boynumda altın haç vardı. ‘Adiyy, at o putu!’ dedi. Ondan yukarıdaki ayeti dinledim. Dedi ki: ‘Onlar bunlara ibadet etmediler, ama bir şeyi helal sayarlarsa helal saydılar, haram sayarlarsa haram saydılar. Onları rab edinmeleri böyle oldu.’ (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 10)” Ayrıca, Allah’ın kitabını açıkladıklarını iddia ederek onun hükümleri yerine hüküm veren din adamlarına ya da ilim adamlarına uymak, onları Rab edinmek olur.

[3*] Âl-i İmran 3/64, Beyyine 98/5. Bu emir, Tevrat ve İncil’de de açıkça geçmektedir: “Benden başka ilahın olmayacak. Kendine yukarıda gökyüzünde, aşağıda yeryüzünde ya da yer altındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer put yapmayacaksın. Putların önünde eğilmeyecek, onlara ibadet etmeyeceksin” (Tevrat - Tesniye 5:7-8). “İsa ona şu karşılığı verdi: '(Allah'a) Rabbe ibadet edecek ve yalnız ona kul olacaksın’ diye yazılmıştır” (İncil - Luka 4:8).

 

(Tevbe 9/32)
يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
Bunlar, Allah’ın nurunu /Kur’an’ı ağızlarıyla söndürmek istiyorlar[1*]. Oysa Allah'ın ısrarla üzerinde durduğu şey, sadece nurunun tamamlanmasıdır[2*]. Varsın bu kâfirler bundan hoşlanmasınlar!

[1*]  Buradaki “nur” kavramı, Allah’ın indirdiği Kur’an’ın bir özelliğidir (Nisa 4/174, Maide 5/15, A’raf 7/157, Teğabun 64/8). Bu nuru ağızla söndürmek, onu yalanlamaya, çürütmeye, etkisizleştirmeye çalışmaktır (Bakara 2/42, Maide 5/15, Fussilet 41/26, Saf 61/8).

[2*] Allah’ın nurunu tamamlaması, indirdiği son kitapla bu dine son şeklini vermesidir (Maide 5/3).

 

(Tevbe 9/33)
هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ۙ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ
Dinini, bütün dinlere hâkim kılmak için[1*] Elçisini bu rehber (Kur’an) ve hak din[2*] ile gönderen Allah’tır. Varsın bu müşrikler bundan hoşlanmasınlar.

[1*] Her insan kendini dindar saydığı için (A’raf 7/30) herkesin bir dini vardır. Bu sebeple hak din, insanların yaşadığı her yere hakim olacaktır. (Fetih 48/28, Saf 61/9) Nebimizin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Gece ve gündüzün ulaştığı her yere bu din ulaşacak;  İster kentlerde, isterse kırsalda olsun, Allah, bu dini ulaştırmadığı hiçbir ev bırakmayacaktır. Bu (kimi için) öyle bir izzet (kimi için de) öyle bir zillet olacaktır ki! Bu şekilde Allah, İslâm’ı güçlü ve şerefli kılacak, küfrü ise zelil ve hakir edecektir.” (Ahmed b. Hanbel,  c. 4, s. 103)

[2*] Mevsuf, sıfatına izafe edilmiştir, ed-dîn’ul-hak (الدين الحق) demektir. Hak din, Allah’ın kitaplarında beyan ettiği tek din olan İslam dinidir (Âl-i İmran 3/19, Zümer 39/2-3). Bunun dışında kalanlar batıl dinlerdir (Âl-i İmran 3/85). 


(Tevbe 9/34)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ كَث۪يرًا مِنَ الْاَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ
Ey inanıp güvenenler! İlim adamlarının ve din adamlarının çoğu insanların mallarını haksız yolla yer ve onları Allah’ın yolundan çevirirler. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlara acıklı bir azabı müjdele!


(Tevbe 9/35)
يَوْمَ يُحْمٰى عَلَيْهَا ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوٰى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْۜ هٰذَا مَا كَنَزْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ
Bir gün o altın ve gümüşler cehennem ateşinde kızdırılacak; onlarla alınları, yanları ve sırtları dağlanacak ve onlara şöyle denilecektir: “İşte kendiniz için biriktirdikleriniz! Tadın bakalım biriktirdiklerinizi!”


(Tevbe 9/36)
اِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللّٰهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ مِنْهَٓا اَرْبَعَةٌ حُرُمٌۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ فَلَا تَظْلِمُوا ف۪يهِنَّ اَنْفُسَكُمْ وَقَاتِلُوا الْمُشْرِك۪ينَ كَٓافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَٓافَّةًۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ
Gökleri ve yeri yarattığı gün, Allah’ın kitabında[1*] olan şudur: Allah katında ayların sayısı on ikidir; bunlardan dördü haram aylardır[2*]. İşte doğru hesap budur. Bu aylarda (savaşıp[3*] da) kendinizi kötü duruma düşürmeyin! Ama müşrikler (bu yasağı dikkate almayıp) sizinle nasıl bütün aylarda savaşıyorlarsa siz de onlarla o aylarda savaşın[4*]! Bilin ki Allah, yanlışlardan sakınanlarla beraberdir.

[1*] Evrenin yapısı ile ilgili olarak levh-i mahfuzda yani korunmuş kitapta kayıtlı olan bilgi (Hac 22/70, Sebe 34/3).

[2*] Haram aylar; Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır.

[3*] Bakara 2/194, 217; Maide 5/2, 97. 

[4*] Buradaki kâffeten (كافة) ifadesine bütün aylarda (في كافة الشهور) anlamı verilmiştir. Kâffeten (كافة)‘deki tenvin muzafun ileyhten ıvazdır. Ayetin bağlamına bakılınca, muzafun ileyhin aylar (الشهور) dışında bir şey olamayacağı görülür. Zaten haram aylarda bizimle savaşılırsa bize de savaşma hakkı doğar (Bakara 2/194, 217). Tefsir ve meallerde bu ayete “topyekün savaşma” anlamı verilir. Halbuki bu anlam  Tevbe 9/122’ye ters düşmektedir.

 


(Tevbe 9/37)
اِنَّمَا النَّس۪ٓيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ يُضَلُّ بِهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُحِلُّونَهُ عَامًا وَيُحَرِّمُونَهُ عَامًا لِيُوَاطِؤُ۫ا عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللّٰهُۜ زُيِّنَ لَهُمْ سُٓوءُ اَعْمَالِهِمْۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ۟
Nesî[*]/haram ayları yerinden oynatmak için yapılan ekleme, yalnızca kâfirliğe kâfirlik katmaktır. Kafirlik edenler, eklenen kısmı bir yıl helal bir yıl da haram sayarak bu yolla saptırılırlar. Bunu, Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına uyum sağlamak için yaparlar. Böylece Allah'ın haram kıldığını helal saymış olurlar. Kötü işleri, onlar için süslü gösterilir. Allah, o kâfirler topluluğunu yola getirmez.

[*] Nesî, “geciktirme” anlamında mastardır. Kamerî yıl ile güneş yılı arasında 11 gün kadar fark vardır. Bu da haccın, yılın her mevsimini dolaşmasına sebep olur. Hac ibadeti, can ve mal güvenliğinin sağlandığı peş peşe gelen üç haram ayından ikincisi olan Zilhicce’nin dokuzunda başlar ve on üçünde biter. Haram aylarından Zilkade, hacca gelirken, Muharrem de dönüş sırasında hacıların yol güvenliği açısından önemlidir. Ancak haram ayların, yılın bütün mevsimlerini dolaşıyor olması, bazı kimselerin hesabına gelmediği için kamerî aylara ilave yaparak onları belli bir mevsimde sabitlemeye çalışmışlardır. İşte bu hilenin adı ‘nesî’ dir.

Bunu Yahudiler de yapmaktadır. Onlar dini konularda Güneş-Ay (Lunisolar) takvimini esas alırlar. Bu sistemde ayın başlangıcı ve bitişi kamerî takvimde olduğu gibi ayın hareketine göre hesaplanır. Ancak yılların sayısı hesaplanırken Güneş dikkate alınır. Aylar sene boyunca sabittir. Ayları sene boyu sabit tutabilmek için belli aralıklarla seneye ilave bir ay (Adar II) ekleyip ayların sayısını on üçe çıkarırlar. Bu hesapta her on dokuz senede yedi defa, bir yıl on üç ay çeker. Daha sonra bu on dokuz yıllık periyot başa sarar.


(Tevbe 9/38)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ اَرَض۪يتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْاٰخِرَةِۚ فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا قَل۪يلٌ
Ey inanıp güvenenler! Size ne oldu ki “Allah yolunda savaşa çıkın.” denince olduğunuz yerde çakılıp kaldınız[*]? Yoksa ahiret yerine dünya hayatına mı razı oldunuz? Dünya hayatının menfaati ahiret hayatının yanında çok azdır.

[*] Burada bahsedilen, Tebük seferidir. Seferin vaktinin Medinelilerin ana gelir kaynağı olan hurmanın hasat mevsimi olan eylül-ekim aylarına denk gelmesi, bu mevsimde havanın çok sıcak olması, münafıkların ve kalbinde hastalık olan bazı kimselerin savaşa katılmamak için izin istemeleri ve Muhammed aleyhisselamın buna izin vermesinin oluşturduğu huzursuzluk, bazılarını savaşa katılma noktasında isteksiz hale getirmişti.


(Tevbe 9/39)
اِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا اَل۪يمًا وَيَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْـًٔاۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Eğer savaşa çıkmazsanız, Allah sizi acıklı bir azapla cezalandırır, yerinize başka bir topluluğu getirir ve siz de Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. Allah her şeye bir ölçü koyar.


(Tevbe 9/40)
اِلَّا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِي الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِه۪ لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَاۚ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا السُّفْلٰىۜ وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِيَ الْعُلْيَاۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Siz Muhammed’e yardım etmezseniz bilin ki Allah ona yardımını yapmıştır. Hani bir gün kâfirler onu, iki kişiden biri olarak[1*] (Mekke’den) çıkmak zorunda bıraktıklarında mağarada arkadaşına o şöyle diyordu: “Üzülme; şüphesiz Allah bizimle beraberdir.” Allah da ona iç huzuru vermiş, görmediğiniz ordularla onu desteklemiş ve kâfirlerin sözünü boşa çıkarmıştır. En yüce söz Allah’ın sözüdür[2*]. Daima üstün olan ve bütün kararları doğru olan Allah’tır.

[1*] Diğeri Ebû Bekir (r.a.)’dir.

[2*] Enfâl 8/30, kafirlerin Muhammed aleyhisselama kurdukları planın boşa çıkarıldığını bildirmektedir. Saffat 37/171-173, Mücadele 58/21’e göre de Allah elçilerini kurtarma sözü vermiş ve sözünü daima tutmuştur.


(Tevbe 9/41)
اِنْفِرُوا خِفَافًا وَثِقَالًا وَجَاهِدُوا بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Size ağır gelse de gelmese de savaşa çıkın[1*]. Allah yolunda malınızla, canınızla cihad edin /elinizden geleni yapın[2*]. Sizin hayrınıza olan budur. Bilseniz bunu yaparsınız!

[1*] Al-i İmran 3/143, Enfâl 8/6.

[2*] Cihad için bkz. Tevbe 9/16’nın dipnotu.


(Tevbe 9/42)
لَوْ كَانَ عَرَضًا قَر۪يبًا وَسَفَرًا قَاصِدًا لَاتَّبَعُوكَ وَلٰكِنْ بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُۜ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْۚ يُهْلِكُونَ اَنْفُسَهُمْۚ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ۟
Kolay bir kazanç ya da sıradan bir yolculuk olsa kesinlikle peşinden gelirlerdi. Ama bu uzun ve zorlu yolculuk gözlerinde büyüdükçe büyüdü. Yakında şöyle yemin edeceklerdir: “Gücümüz yetseydi vallahi sizinle birlikte çıkardık.” Boşuna nefes tüketiyorlar. Allah biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar.


(Tevbe 9/43)
عَفَا اللّٰهُ عَنْكَۚ لِمَ اَذِنْتَ لَهُمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَتَعْلَمَ الْكَاذِب۪ينَ
Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sana göre tam olarak ortaya çıkmadan, yalancıların kimler olduğunu da öğrenmeden onlara (savaşa katılmama konusunda) niçin izin verdin[*]?

[*] Bu ayet nebilerde ismet sıfatının olmadığının delillerindendir (Nisa 4/105-107, Enfal 8/67-68, Hud 11/12, İsra 17/73-75, Neml 27/10-11, Tahrim 66/1-2). Yani nebiler günahlardan korunmuş değillerdir.


(Tevbe 9/44)
لَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ
Cihad etmek /Allah yolunda elinden geleni yapmak[*], Müslümanların temel görevi olduğu için) Allah’a ve ahiret gününe inanıp güvenenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek için senden izin istemezler. Allah, muttakileri /yanlışlardan sakınanları bilir.

[*] Cihad için bkz. Tevbe 9/16’nın dipnotu.


(Tevbe 9/45)
اِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ ف۪ي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ
(Mazereti olmadığı halde) Senden izin isteyenler sadece, Allah’a ve ahiret gününe inanıp güvenmeyen, kalpleri şüphe içinde olanlardır. Onlar kendi şüpheleri içinde git geller yaşarlar.


(Tevbe 9/46)
وَلَوْ اَرَادُوا الْخُرُوجَ لَاَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً وَلٰكِنْ كَرِهَ اللّٰهُ انْبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَق۪يلَ اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِد۪ينَ
Eğer savaşa çıkmak isteselerdi kesinlikle bir hazırlık yaparlardı. Ama Allah, tutum ve davranışlarından hoşlanmadı da üzerlerine bir ağırlık çökertti. Onlara: “(Savaşa gelemeyip) oturanlarla birlikte siz de oturun.” denildi.


(Tevbe 9/47)
لَوْ خَرَجُوا ف۪يكُمْ مَا زَادُوكُمْ اِلَّا خَبَالًا وَلَا۬اَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَۚ وَف۪يكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
Zaten sizinle birlikte çıksalardı, kafanızı karıştırma dışında bir katkıları olmazdı. Bir de aranıza girer, kesinlikle fitne[*] fesat çıkarmaya çalışırlardı. İçinizde onlara kulak verenler vardır. Allah o zalimleri bilir.

[*] “Fitne”, altını içindeki yabancı maddelerden ayırmak için ateşe sokmaktır (Müfredat).  Kur’an’da bu kelime imtihan (A’râf  7/155), aldatma (A’râf  7/27), cehennem azabı (Zariyât 51/10-14) ve savaş (Bakara 2/216) anlamlarında kullanılmıştır.


(Tevbe 9/48)
لَقَدِ ابْتَغَوُا الْفِتْنَةَ مِنْ قَبْلُ وَقَلَّبُوا لَكَ الْاُمُورَ حَتّٰى جَٓاءَ الْحَقُّ وَظَهَرَ اَمْرُ اللّٰهِ وَهُمْ كَارِهُونَ
Bunlar daha önce de fitne[1*] peşinde koştular ve senin işlerini alt üst ettiler. Onlar hoşlanmasalar da sonunda hak yerini buldu ve Allah’ın emri hakim oldu[2*].

[1*] Fitne için bkz Tevbe 9/47. ayetin dipnotu.

[2*] Bunlar, Beni Mustalik Savaşına katılan Abdullah b. Übey b. Selûl ve beraberindeki münafıklardır. Hem cephede fitne çıkarmışlar (Münafikun 63/7-8) hem de dönüş yolunda Aişe validemize zina iftirasında bulunmuşlardı (Nur 24/11-18).


(Tevbe 9/49)
وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ ائْذَنْ ل۪ي وَلَا تَفْتِنّ۪يۜ اَلَا فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُواۜ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُح۪يطَةٌ بِالْكَافِر۪ينَ
Onlardan kimi de “Bana izin ver de başımı sıkıntıya sokma[*]” der. Bil ki onlar, zaten sıkıntı içindedirler. Cehennem, kâfirleri /ayetleri görmezlikte direnenleri elbette kuşatacaktır.

[*] Savaştan kaçmış durumuna düşmeyeyim.


(Tevbe 9/50)
اِنْ تُصِبْكَ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۚ وَاِنْ تُصِبْكَ مُص۪يبَةٌ يَقُولُوا قَدْ اَخَذْنَٓا اَمْرَنَا مِنْ قَبْلُ وَيَتَوَلَّوْا وَهُمْ فَرِحُونَ
Başına iyi bir şey gelse, bu onları üzer. Kötü bir şey gelse, “İyi ki (savaşa çıkmayarak) önceden tedbirimizi almışız.” der, sevinç içinde arkalarını dönüp giderler.


(Tevbe 9/51)
قُلْ لَنْ يُص۪يبَنَٓا اِلَّا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَنَاۚ هُوَ مَوْلٰينَاۚ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
De ki: “Allah’ın (onaylayıp) yazmadığı bir şey asla başımıza gelmez[*]. O bizim mevlâmız /en yakınımızdır.” Müminler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.

[*] Hadid 57/22


(Tevbe 9/52)
قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بِنَٓا اِلَّٓا اِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِۜ وَنَحْنُ نَتَرَبَّصُ بِكُمْ اَنْ يُص۪يبَكُمُ اللّٰهُ بِعَذَابٍ مِنْ عِنْدِه۪ٓ اَوْ بِاَيْد۪ينَاۘ فَتَرَبَّصُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ مُتَرَبِّصُونَ
De ki: “Bizim için iki iyilikten biri[*] dışında bir şey mi bekliyorsunuz? Biz de Allah’ın kendi katından veya bizim elimizle size bir azap vermesini bekliyoruz. Hadi bekleyin! Biz de sizinle birlikte bekliyoruz.”

[*] Nisa 4/104. Yaşarsak zafer ve ganimet, ölürsek şehitlik ve cennet.


(Tevbe 9/53)
قُلْ اَنْفِقُوا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا لَنْ يُتَقَبَّلَ مِنْكُمْۜ اِنَّكُمْ كُنْتُمْ قَوْمًا فَاسِق۪ينَ
De ki: “İster gönüllü ister gönülsüz harcama yapın; sizden asla kabul edilmeyecektir. Çünkü siz, yoldan çıkmış bir topluluksunuz.”


(Tevbe 9/54)
وَمَا مَنَعَهُمْ اَنْ تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ اِلَّٓا اَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَبِرَسُولِه۪ وَلَا يَأْتُونَ الصَّلٰوةَ اِلَّا وَهُمْ كُسَالٰى وَلَا يُنْفِقُونَ اِلَّا وَهُمْ كَارِهُونَ
Yaptıkları harcamanın kabulüne engel olan sadece Allah’ı ve elçisini görmezlikte direnmeleridir. Bunlar namaza ancak üşenerek gelirler[*] ve yaptıkları harcamayı da ancak gönülsüz yaparlar.

[*] Nisa 4/142


(Tevbe 9/55)
فَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ
Onların malları da evlatları da seni fazla etkilemesin[*]. Allah ister ki dünyadaki hayatlarında bunlarla onlara azap etsin ve canları, onlar kâfirken çıksın.

[*]Tevbe 9/85, Taha 20/131.


(Tevbe 9/56)
وَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ اِنَّهُمْ لَمِنْكُمْۜ وَمَا هُمْ مِنْكُمْ وَلٰكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ
Sizden olmadıkları halde “Vallahi, kesinlikle sizdeniz!” diye yemin ediyorlar. Aksine onlar, ödlek bir topluluktur.


(Tevbe 9/57)
لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَـًٔا اَوْ مَغَارَاتٍ اَوْ مُدَّخَلًا لَوَلَّوْا اِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ
Bir sığınak, mağara ya da girilebilecek bir delik bulsalar, hiçbir şeye bakmadan oraya doğru koşarlar.


(Tevbe 9/58)
وَمِنْهُمْ مَنْ يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِۚ فَاِنْ اُعْطُوا مِنْهَا رَضُوا وَاِنْ لَمْ يُعْطَوْا مِنْهَٓا اِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ
Kimileri de sadakalar /zekatlar konusunda sana dil uzatırlar. Kendilerine verilirse memnun olur, verilmezse anında sinirlenirler.


(Tevbe 9/59)
وَلَوْ اَنَّهُمْ رَضُوا مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ سَيُؤْت۪ينَا اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ وَرَسُولُهُٓۙ اِنَّٓا اِلَى اللّٰهِ رَاغِبُونَ۟
Keşke Allah’ın ve elçisinin verdiğine razı olsalar da şöyle diyebilselerdi: “Allah bize yeter! Allah lütfundan bize verecektir, elçisi de[*]. Biz umudumuzu sadece Allah’a bağlarız.”

[*] Allah’ın insanlar arasından seçerek, vahiy yoluyla kitap indirdiği ve onu insanlara ulaştırmasını emrettiği kişiye nebi denir.  Bu sebeple nebi kelimesi vahyi alan kişinin insan yönüne vurgu ile kullanılır. Resul ise nebinin insanlığa iletmek zorunda olduğu mesajın içeriğine vurgu yapan bir  kelimedir. Çünkü resul kelimesi aynı zamanda, muhatabın anladığı dilde kendisine ulaştırılmış mesaj anlamını taşır. Ayette iki defa geçen Allah ve elçisi ifadelerinde resul kelimesi, Allah’ın kitabında yer alan konuyla ilgili hükmü dile getirmek için kullanılmıştır. Bu sebeple ayette Allah ve elçisinin verdiğine razı olanlar “Allah ve elçisi bize yeter” değil, sadece “Allah bize yeter” demektedirler. Dolayısıyla Allah ve elçisi ifadesi, Allah ve onun elçisiyle insanlığa ulaştırdığı hükmü anlamındadır. Şu hadis rivayeti, verdiğimiz bu bilginin doğruluğunu desteklemektedir: Ziyad İbnu'l-Haris es-Sudâî anlatıyor: "Nebiye gelip biat ettim. O sırada bir adam geldi, "Bana sadakadan ver!" dedi. Resulullah adama: "Allah, sadakalar konusunda, ne bir nebinin ne de başkasının hükmüne razı olmuş, hükmü bizzat kendisi vererek sadakaları sekiz kısma ayırmıştır. Sen bunlardan birine giriyorsan hakkını sana veririm." dedi (Ebu Davud, Zekat, 163).
Görüldüğü gibi nebimiz de Allah’ın bir nebinin hükmüne razı olmadığını dile getirerek Allah’ın hükmünün Allah’ın kitabında bulunan hüküm olduğunu beyan etmekte, nebi kelimesini ayette geçen resul kelimesinden farklı anlamda kullanmaktadır.


(Tevbe 9/60)
اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَٓاءِ وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْعَامِل۪ينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَ۬لَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِم۪ينَ وَف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَابْنِ السَّب۪يلِۜ فَر۪يضَةً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Sadakalar[1*] sadece fakirlere, miskînlere[2*], sadaka işinde çalışanlara[3*] ve müellefe-i kulûba /kalpleri ısındırılacak olanlara[4*] verilir. Bir de boyunduruk altındakilere[5*], borçlulara[6*], Allah yolunda[7*] ve yolculara[8*] harcanmak üzere ayrılır. Bunlar Allah tarafından farz kılınmıştır. Allah, daima bilen ve kararları doğru olandır.

[1*] Sadaka, sadakati gösteren bir vergidir. Müslüman olsun olmasın, nisap miktarı malı olan her vatandaştan alınır (Tevbe 9/103). Müslüman onu, Allah’ın emrine sadakatini göstermek için verdiğinden onun açısından zekat olur.

[2*] Fakir muhtaç durumda olan, miskin ise işsiz ve çaresiz kalan kişidir. Nebimiz şöyle demiştir: “Miskîn bir parça, iki parça yiyecek ile yetinen değil, ihtiyacını karşılayamadığı halde utanan veya ısrarla kimseden bir şey isteyemeyen kişidir.” (Buhârî, “Zekât”, 53; Müslim, “Zekât”, 101; Ebû Dâvud, “Zekât”, 23; Nesâî, “Zekât”, 78)

[3*] Bunlar, vergi işinde çalışanlardır. Sadece vergiyi toplayanlar değil, güven ve tatmin ortamının oluşması için çalışan kamu görevlileri de bu kapsama girer (Tevbe 9/103). Onların maaşları da sadakadan verilir.

[4*] “Müellefe-i kulûb” gönülleri ısındırılan kişilerdir. Nebimiz Huneyn Savaşından sonra Mekke’nin liderlerinden Safvân b. Ümeyye’ye bir miktar mal vermişti. Safvan dedi ki: O benim en fazla kin duyduğum kişiydi ama bana mal vermeye devam etti ve en çok sevdiğim kişi oldu. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 153)

[5*] Rikâb, hürriyetini kaybetmiş kişilerdir (Müfredat). Esir düşen kişiler savaşa katılanlara ganimetten bir pay olarak dağıtılırlar ki savaşa katılanlar onlardan fidyelerini alıp serbest bıraksınlar. Fidye alınmadan da serbest bırakılabilirler (Muhammed 47/4). Elindeki esiri fidyesiz serbest bırakmak istemeyenlere bu fondan ödeme yapılarak esirler hürriyetlerine kavuşturulurlar. Esir veya başka ülkelerde hapse düşmüş ama elinde imkânı olmayanlara da bu fondan ödeme yapılarak kurtulmaları sağlanır.

[6*] Bu, fakir olmadıkları halde borçlarını ödeyemeyenler için kurulan fondur. Mesela birinin bir işletmesi vardır, borçlanmıştır. Orayı satsa borcunu ödeyebilir ama o zaman da işsiz kalır. Bu gibi kimselerin ödeme gücünün olmadığı tespit edilirse borçları bu fondan ödenir ki işleri bozulmasın.

[7*] Bu, savaş başta olmak üzere Allah’ın emrine uygun olarak onun yolunda yapılacak bütün kamu harcamaları için kurulan fondur (Bakara 2/190 ve 195, Enfâl 8/60).

[8*] İnsani ilişkilerin ve ticari hayatın gelişmesi için yolların yapılmasına ve oralarda güvenle hareket etmeye ihtiyaç olur (Nahl 16/112). Yolcuların ihtiyaçları, yol yapımı ve yol güvenliği için yapılan harcamalar bu fondan karşılanır.

 

 


(Tevbe 9/61)
وَمِنْهُمُ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌۜ قُلْ اُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۜ وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
İçlerinde “Her söze kulak veriyor!” diyerek nebiyi incitenler vardır. De ki: “O sizin için iyi olana kulak verir. Allah’a inanıp güvenir, müminlere de inanır. Ayrıca o, sizden inanıp güvenenler için bir lütuftur[1*].” Allah’ın elçisini inciten kişilere acıklı bir azap vardır[2*].

[1*] Al-i İmran 3/164, Enbiyâ 21/107.

[2*] Başta geçen “nebiyi incitmek” ifadesi ayetin sonunda “Resulullah’ı incitmek” şekline dönmüştür. Çünkü nebiyi incitme ile resulü incitme arasında sonuca etki eden önemli bir fark vardır. Kur’an’da nebi ve resul kavramları birbirleriyle irtibatlı ama farklı anlamlarda kullanılır. Nebi, kendisine risaletle ilgili vahiy indirildiği için değeri yükseltilmiş kişidir. Bu yönüyle nebilik ünvandır ve beşerî özellikleri de kapsar. Resul ise kendisine indirilen vahyi tebliğ etme görevini ve tebliğ edilen şeyi ifade eder. Kişi nebilik ünvanını, verildiği andan ölümüne dek hayatının her anında taşır ama resullük sadece tebliğ faaliyetini sürdürdüğü anlar için söz konusudur. Bu sebepledir ki Kur’an’da nebiye mutlak itaatten bahsedilmezken (Mümtehine 60/12) resule mutlak surette itaat istenir ve bunun Allah’a itaat anlamına geldiği bildirilir (Nisa 4/80). Bunun uzantısı olarak bu ayette görüldüğü gibi nebiyi incitenler kınanır yahut en fazla uyarılırken resulü incitenler acıklı bir azapla tehdit edilir. Çünkü nebiyi incitme beşerî münasebetlere dair bir eksikliğin tezahürü iken resulü incitme onun tebliğ ettiği şeyi, dolayısıyla Allah’ı hedef alan bir karşı koyuş anlamına gelir. Bu sebeple Muhammed aleyhisselamın etrafındaki insanlar, onunla konuşur yahut tartışırken onun hangi sıfatla konuştuğuna dikkat etmeleri konusunda uyarılmışlardır (Hucurat 49/2). Zira nebiyle polemiğe girmek en fazla nezaketsizlik olarak değerlendirilebilecek iken (Ahzab 33/53) resul vasfıyla tebliğ ettiği şeye karşı çıkmak, kişiyi Allah’ın yolundan çıkaracaktır (Ahzab 33/57).


(Tevbe 9/62)
يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْۚ وَاللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَحَقُّ اَنْ يُرْضُوهُ اِنْ كَانُوا مُؤْمِن۪ينَ
Sizi razı etmek için Allah’ın adıyla yemin ederler. Eğer mümin iseler, asıl razı etmeleri gereken Allah ve resulüdür[*].

[*] Allah’ın rızasının kazanılması onun emir ve yasaklarının yerine getirilmesine bağlıdır. Onun emir ve yasaklarını da bize resuller iletir. Bu sebeple Allah’a itaat etmenin yolu resule itaatten geçer (Nisa 4/80, Nur 24/54). Nebi olan resullerin ulaşamadıkları yerlerde yahut vefatlarından sonra resulluk görevi, Allah’ın indirdiği kitabın tebliğ edilmesiyle yerine getirilir. Nitekim, ayetteki (يرضوه) onu razı etmeniz” ifadesinde geçen zamir “Allah ve resulü” ifadesini gösterdiği halde (هما) şeklinde tesniye/ikil değil, (هُ) şeklinde müfred/tekil gelmiştir. Bu da “Allah ve resulü” ifadesiyle iki ayrı hüküm koyucudan değil tek bir otoriteden bahsedildiğini gösterir.


(Tevbe 9/63)
اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّهُ مَنْ يُحَادِدِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدًا ف۪يهَاۜ ذٰلِكَ الْخِزْيُ الْعَظ۪يمُ
Onlar şunu hâlâ öğrenmediler mi! Kim Allah'a ve elçisine sınır çizmeye kalkarsa[*] ona içinde ölümsüz olarak kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte bu büyük bir rezilliktir.

[*] Mücadele 58/5-6, 20-22. Bu ve önceki ayetlerde, Allah ve resulünün ayrı ayrı zikredilmiş olması itaate ya da isyana konu olan iki ayrı otoritenin varlığını göstermez. Allah’a itaat nasıl ki onun isteklerini tebliğ eden resule/kitaba itaat ile mümkün oluyorsa (Nisa 4/80), ona karşı başkaldırı yahut ona sınır çizme de yine onun ayetlerine karşı gösterilen tavırla mümkün olacaktır (Al-i İmrân 3/32).


(Tevbe 9/64)
يَحْذَرُ الْمُنَافِقُونَ اَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ قُلِ اسْتَهْزِؤُ۫اۚ اِنَّ اللّٰهَ مُخْرِجٌ مَا تَحْذَرُونَ
Münafıklar /ikiyüzlüler[1*], kalplerinde olanı haber verecek bir sure[2*] indirilecek diye çekiniyorlar[3*]. De ki: “Siz alay edin bakalım! Allah, çekindiğiniz şeyi nasıl olsa ortaya çıkaracaktır.”

[1*] Münafık (ikiyüzlü) kavramını daha iyi anlamak için bkz Bakara 2/8-21 ve Münafikun suresi.

[2*] Ayette geçen “sûre” kelimesinin kök anlamı “çevreleme ve yükselme”dir. “Şehrin etrafını çeviren duvar” için aynı kökten “sûr” kelimesi kullanılır (Hadid 57/13). İki ucu birleşmiş ve sınır ifade eden bir yapıda olduğu için bileziğe “sivâr” denir (İnsan 76/21). “Sûre” de, bir şeyi diğerlerinden ayırmak için çizilen sınırı ifade eder. Ayırma ölçütleri yerine göre değişebilir. Nitekim Kur’ân’ın 114 bölümünden her birini diğerinden ayıran çeşitli ölçütler vardır. Mesela Fâtiha suresi, Allah’ın dininin temel ilkelerini en öz biçimde bildirir. Yusuf sûresi bir kıssayı tüm ayrıntılarıyla baştan sona anlatır. Ancak sûre kelimesi Kur’ân’da daha kapsamlı bir kullanıma sahiptir. “Herhangi bir konudaki ayetlerden oluşan anlam kümesi” olarak tanımlayabileceğimiz “kur’ân” kavramı ile sûre kavramı arasında bir irtibat vardır. Ayetlerdeki kullanımlara bakılırsa sûrenin, “herhangi bir konudaki ardışık ayetler topluluğu” olduğu söylenebilir. Bu yönüyle her sûre bir kur’ândır ancak her kur’ân sûre değildir. Çünkü kur’ânın oluşması için ardışık ayetler şart değildir. Herhangi bir konuda farklı yerlerden seçilen ayetler kur’ânı oluşturur ancak mushaftaki yerleri açısından ardışık ayetler olmadığı için bunlara sûre denmez. Ardışık ayetlerden oluşan bir sûrenin herhangi bir ayeti, bir başka anlam kümesinin ayeti de olabilir.

[3*] Muhammed 47/29-30; Münafikûn 63/4.


(Tevbe 9/65)
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ اِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُۜ قُلْ اَبِاللّٰهِ وَاٰيَاتِه۪ وَرَسُولِه۪ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُ۫نَ
Onlara sorsan “Lafa dalmış, eğleniyorduk” derler. De ki: “Siz, Allah ile ayetleriyle ve elçisiyle mi alay ediyorsunuz?”


(Tevbe 9/66)
لَا تَعْتَذِرُوا قَدْ كَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْۜ اِنْ نَعْفُ عَنْ طَٓائِفَةٍ مِنْكُمْ نُعَذِّبْ طَٓائِفَةً بِاَنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِم۪ينَ۟
(Ey münafıklar) Hiç mazeret üretmeyin! Siz inanıp güvendikten sonra kâfir oldunuz / ayetleri görmezden geldiniz. İçinizden (tövbe edecek /dönüş yapacak) bir kesimi affetsek bile, diğer kesime azap edeceğiz. Çünkü onlar suça batmış kimselerdir.


(Tevbe 9/67)
اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ اَيْدِيَهُمْۜ نَسُوا اللّٰهَ فَنَسِيَهُمْۜ اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Münafık erkeklerle münafık kadınların birbirlerinden farkı yoktur. Onlar münkeri /kötü şeyleri emreder, marufu /iyi şeyleri de yasaklarlar. Eli sıkı davranırlar. Onlar Allah’ı unuttular[*], Allah da onları unuttu. Münafıklar tam anlamıyla yoldan çıkmış kimselerdir.

[*] Burada kastedilen unutma, Allah’ın emirlerini önemsememektir. Bu nedenle Allah da onları önemsemeyecektir, Taha 20/126, Secde 32/14, Câsiye 45/34.


(Tevbe 9/68)
وَعَدَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ هِيَ حَسْبُهُمْۚ وَلَعَنَهُمُ اللّٰهُۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُق۪يمٌۙ
Allah münafık erkeklere, münafık kadınlara ve bütün kâfirlere, içinde ölümsüz olarak kalacakları cehennem ateşini vaat etmiştir. Orası onlara yeter. Allah onları dışlamıştır[*]. Onların hakkı kalıcı bir azaptır.

[*] Lanetlemek; dışlamak, ikramından mahrum, yoksun bırakmaktır.


(Tevbe 9/69)
كَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْكُمْ قُوَّةً وَاَكْثَرَ اَمْوَالًا وَاَوْلَادًاۜ فَاسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِهِمْ فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُواۜ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
(Ey münafıklar) Siz de öncekiler gibisiniz! Ama onlar sizden güçlüydüler. Malları ve evlatları daha çoktu. İmkanlarını kullandılar. Öncekiler imkanlarını nasıl kullandılarsa siz de imkanlarınızı öyle kullandınız. Onların dünyalıklara dalıp gittikleri gibi siz de dalıp gittiniz. Onlar, dünyada da ahirette de yaptıkları boşa gitmiş kimselerdir. Kaybedenler işte onlardır.


(Tevbe 9/70)
اَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَاُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ اِبْرٰه۪يمَ وَاَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِۜ اَتَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Bu münafıklara kendilerinden önce gelmiş olan Nuh’un halkının, Âd’ın, Semûd’un[1*], İbrahim’in halkının, Medyen ahalisinin ve altı üstüne getirilmiş yerlerin haberi ulaşmadı mı[2*]? Elçileri onlara açık belgelerle gelmişlerdi. Allah onlara asla yanlış yapmadı; yanlışı onlar kendilerine yapıyorlardı.

[1*] Âd Hud aleyhisselamın (A’râf 7/65), Semûd da Salih aleyhisselamın (A’râf 7/73) kavmidir.

[2*] İbrahim 14/9.


(Tevbe 9/71)
وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velisi[1*] / en yakınıdırlar[2*]. Onlar, marufu /iyi şeyleri emreder, münkeri /kötü şeyleri yasaklarlar[3*). Namazı özenle ve sürekli kılar, zekâtı verir, Allah’a ve elçisine gönülden boyun eğerler. Allah, işte onlara ikramda bulunacaktır[4*]. Muhakkak ki Allah daima üstün olan ve bütün kararları doğru olandır.

[1*] Aralarına başka bir şey girmeyecek şekilde birbirine yakın olan iki kişi veya şeyden her birine veli denir. Kişiye akrabalık, dostluk, yardım ve inanç bakımından yakın olanlar da mecazen bu kelimeyle ifade edilir (Müfredât). Allah, her insana sinir uçlarından daha yakındır (Kaf 50/16). Dolayısıyla müminler, sadece Allah’a kulluk eder ve tüm isteklerini ona sunarlar (Fatiha 1/4). Böylece onlar Allah’ın velileri /evliyası, Allah da onların velisi olur (Bakara 2/257, Al-i İmran 3/68, Yunus 10/62-63). Buna rağmen tasavvufta farklı bir velilik /evliyalık makamı olduğuna inanılır, veli veya evliya diye nitelenen kişiler o makama yerleştirilerek birer vesile /aracı konumuna getirilir. Böylece Allah ikinci sıraya konur ve tövbe edilmediği takdirde asla affedilmeyecek şirk günahına girilir (Nisa 4/48, 116, A’raf 7/3, 30, Enfal 8/73, Ahkaf 46/4-6).

[2*] Maide 5/55-56.  

[3*] Al-i İmran 3/104,110Tevbe 9/112.

[4*] Bakara 2/277, Ra’d 13/22, Hac 22/41, Neml 27/3, Lokman 31/3-4.


(Tevbe 9/72)
وَعَدَ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً ف۪ي جَنَّاتِ عَدْنٍۜ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟
Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara Adn cennetlerinde[1*], ölümsüz olarak kalacakları, içlerinden ırmaklar akan bahçeler ve güzel konaklar vaat etmiştir. Allah’ın rızası ise en büyük nimettir. İşte bu, büyük bir başarıdır[2*].

[1*] Ahiretteki Cennet, “Adn cennetleri” olarak nitelenir (Meryem 19/60-63). Bir diğer niteleme biçimi de “Firdevs”tir (Kehf 18/107-108, Müminun 23/11).

[2*] Nisa 4/13, Maide 5/119, En’am 6/16, Tevbe 9/88-89, 100, Casiye 45/30, Fetih 48/4-5, Hadid 57/12, Saf 61/12, Teğabun 64/9, Buruc 85/11.


(Tevbe 9/73)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْۜ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
Ey Nebi! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et /elinden geleni yap[1*]. Onlara katı davran / tavizsiz ol[2*]! Varıp kalacakları yer cehennemdir. Ne kötü hale gelmektir o!

[1*] Cihad için bkz. Tevbe 9/16’nın dipnotu.

[2*] Ayette, “katı davranma” anlamı verdiğimiz ifade, “ğılza (غِلْظَــةُ)” mastarından türemiştir. Ğılza; incelik, zerafet ya da naziklik anlamına gelen “rikkat” sözcüğünün zıddıdır. Kalınlık, büyüklük, kabalık, sertlik ya da haşinlik anlamlarına gelir (Müfredat). Müslümanlar, kafirlere ve münafıklara karşı herhangi bir haksızlığa meyl etmeden (Maide 5/8), tavizsiz (Kalem 68/9) bir duruş sergilemelidirler (Maide 5/54, İsra 17/73-75, Furkan 25/52, Fetih 48/29, Tahrim 66/9). Birçok mealde bu kavrama verilen "sert davran" gibi anlamlar, kafirlere karşı aşırı davranışlara yol açmaktadır.


(Tevbe 9/74)
يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ مَا قَالُواۜ وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُواۚ وَمَا نَقَمُٓوا اِلَّٓا اَنْ اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْرًا لَهُمْۚ وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَابًا اَل۪يمًا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَمَا لَهُمْ فِي الْاَرْضِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
Söylemediklerine dair Allah’ın adıyla yemin ediyorlar ama kendilerini kâfir yapan sözü kesinlikle söylediler. İslam’a girdikten sonra kâfir olmuşlar ve başarılı olamadıkları bir işe girişmişlerdi[1*]. Kin gütmelerinin tek sebebi, Allah’ın ve elçisinin, lütfedip o nankörlerin[2*] ihtiyaçlarını gidermiş olmasıdır. Hatalarından dönerlerse onlar için hayırlı olur. Ama yüz çevirirlerse Allah onlara dünyada da ahirette de acıklı bir azap ile azap edecektir. (Azap geldiğinde) Onların yeryüzünde ne bir dostları kalır ne de yardımcıları.

[1*] Âl-i İmrân 3/152-154, 165-167. Tevbe 9/48.

[2*] Kâfirlik, aynı zamanda nankörlük olduğundan meal bu şekilde yapılmıştır.

 


(Tevbe 9/75)
وَمِنْهُمْ مَنْ عَاهَدَ اللّٰهَ لَئِنْ اٰتٰينَا مِنْ فَضْلِه۪ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِح۪ينَ
Onların içinde “Eğer bize lütfundan verirse elbette biz de sadaka verir, iyilerden oluruz.” diye Allah’a söz verenler de vardır.


(Tevbe 9/76)
فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ بَخِلُوا بِه۪ وَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ
Ama Allah onlara lütfundan verince cimrilik edip yüz çevirdiler. Onlar dönek kimselerdir.


(Tevbe 9/77)
فَاَعْقَبَهُمْ نِفَاقًا ف۪ي قُلُوبِهِمْ اِلٰى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ بِمَٓا اَخْلَفُوا اللّٰهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
Verdikleri sözü tutmamalarının ve yalan söylemelerinin cezası olarak Allah da kendisiyle yüzleşecekleri güne kadar kalplerine münafıklık yerleştirdi[*].

[*] Bu, önceki ümmetlerin Allah’a verdikleri sözü tutmamaları sebebiyle uğradıkları cezanın aynısıdır (Maide 5/14, 64).


(Tevbe 9/78)
اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ عَلَّامُ الْغُيُوبِۚ
Bilmiyorlar mı ki Allah onların sırlarını da gizli konuşmalarını da bilir! Allah, gizli saklı her şeyi çok iyi bilir.


(Tevbe 9/79)
اَلَّذ۪ينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّع۪ينَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ اِلَّا جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْۜ سَخِرَ اللّٰهُ مِنْهُمْۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Müminlerden, sadakalarını fazlasıyla verenler ile ancak bulabildiği kadarını verenlere[*] laf dokunduran ve onları küçük görenleri Allah da küçük düşürür. Onların hak ettiği acıklı bir azaptır.

[*] Cuhd (جهد) kelimesi “gücün yettiği şey” demektir. ‘Tatavvu’ ayette ‘gücünün yettiği şeyi yapma’nın zıddı olarak kullanıldığı için ‘üzerine düşenden daha fazlasını verme’ anlamındadır (Bakara 2/158, 184). Nebimiz “Hangi sadaka daha faziletlidir?” sorusuna “Yoksulun cühdü /bulabildiği” diye cevap vermiştir. (Ebu Davud, “Zekat” 40. Ayrıca bkz. Bakara 2/177, İnsan 76/8, Haşr 59/9).


(Tevbe 9/80)
اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ اَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْۜ اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْع۪ينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟
Onlar için bağışlanma[1*] talebinde bulun veya bulunma (bir şey değişmez)[2*]. Yetmiş kere bağışlanmalarını talep etsen de Allah onları asla bağışlamaz. Bu, Allah’ı ve resulünü /elçisinin getirdiğini görmezlikte direnmeleri sebebiyledir. Allah, yoldan çıkmış bir topluluğu yola getirmez.

[1*] İstiğfar, “söz ve davranışla mağfiret talep etmek”tir. Mağfiret ise, Allah’ın, kulunu azaptan korumasıdır (Müfredat). “Başı koruyan zırhlı başlık” anlamındaki “miğfer” kelimesi de aynı köktendir.

[2*] Münafikûn 63/6.


(Tevbe 9/81)
فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلَافَ رَسُولِ اللّٰهِ وَكَرِهُٓوا اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِي الْحَرِّۜ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ اَشَدُّ حَرًّاۜ لَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ
Allah’ın elçisine muhalefet edip savaştan geri kalanlar, oturup kalmalarından dolayı mutlu oldular. Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad etmek /ellerinden geleni yapmak[1*] onlara itici geldi. Bir de “Bu sıcakta savaşa çıkmayın!” dediler. De ki: “Cehennem ateşi daha sıcaktır!” Keşke kavrasalardı[2*]!

[1*] Cihad için bkz. Tevbe 9/16’nın dipnotu.

[2*] Tevbe 9/42.


(Tevbe 9/82)
فَلْيَضْحَكُوا قَل۪يلًا وَلْيَبْكُوا كَث۪يرًاۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Artık bunlar, elde ettikleri şeye karşılık az gülsün, çok ağlasınlar.


(Tevbe 9/83)
فَاِنْ رَجَعَكَ اللّٰهُ اِلٰى طَٓائِفَةٍ مِنْهُمْ فَاسْتَأْذَنُوكَ لِلْخُرُوجِ فَقُلْ لَنْ تَخْرُجُوا مَعِيَ اَبَدًا وَلَنْ تُقَاتِلُوا مَعِيَ عَدُوًّاۜ اِنَّكُمْ رَض۪يتُمْ بِالْقُعُودِ اَوَّلَ مَرَّةٍ فَاقْعُدُوا مَعَ الْخَالِف۪ينَ
Allah, seni onların bir kesimi ile bir araya getirir de onlar yeni bir savaşa çıkmak için senden izin isterlerse de ki: “Artık benimle hiçbir zaman sefere çıkamayacaksınız, benimle beraber bir düşmanla savaşamayacaksınız. Oturup kalmayı ilk seferinde siz istediniz. Şimdi de geride kalanlarla birlikte oturmaya devam edin[*].”

[*] Tevbe 9/93-94.


(Tevbe 9/84)
وَلَا تُصَلِّ عَلٰٓى اَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ اَبَدًا وَلَا تَقُمْ عَلٰى قَبْرِه۪ۜ اِنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَ
Onlardan ölen birinin namazını asla kılma, kabrinin başında da bulunma. Çünkü onlar, Allah’ı ve resulünü /elçisinin getirdiğini görmezlikte direnmiş /kâfirlik etmişlerdir. Onlar yoldan çıkmış olarak ölmüşlerdir[*].

[*] Tevbe 9/113-114.


(Tevbe 9/85)
وَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَاَوْلَادُهُمْۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ
Onların malları da evlatları da seni fazla etkilemesin[1*]. Allah ister ki dünyadaki hayatlarında bunlarla onlara azap etsin ve canları, onlar kâfirken çıksın[2*].

[1*] Tevbe 9/55, Ta Ha 20/131

[2*] Tövbe /dönüş kapısı son ana kadar açık olduğu için tövbe de edebilirler (Nisa 4/17).


(Tevbe 9/86)
وَاِذَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ اَنْ اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَجَاهِدُوا مَعَ رَسُولِهِ اسْتَأْذَنَكَ اُو۬لُوا الطَّوْلِ مِنْهُمْ وَقَالُوا ذَرْنَا نَكُنْ مَعَ الْقَاعِد۪ينَ
“Allah’a inanıp güvenin ve elçisiyle birlikte cihada çıkın[1*]!” diye bir sure indirildiğinde münafıkların varlıklı olanları senden izin ister ve “Bizi bırak da (savaşa çıkmayıp) oturanların yanında kalalım.” derler[2*].

[1*] Cihad için bkz. Tevbe 9/16’nın dipnotu.

[2*] Tevbe 9/45.

 


(Tevbe 9/87)
رَضُوا بِاَنْ يَكُونُوا مَعَ الْخَوَالِفِ وَطُبِعَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ
Kadınlarla beraber geride kalmaya razı oldular. Sanki kalplerinde yeni bir yapı oluşturulmuş[1*] da kavrayamıyorlar[2*].

[1*] Kâfirlerin ön yargıları, istiâre-i temsiliyye (alegori) ile canlandırılmıştır. İstiârede benzetme edatı gizlenir. Buradaki mecaz gerçek sanıldığı için benzetme edatı, tarafımızdan “sanki” sözüyle açığa çıkarılmıştır. (Yasin 36/8-10, Lokman 31/6-7, Câsiye 45/6-7). İstiaredeki “sanki” edatı açık edilmeyince bazı insanlar, Allah’ın kâfirlerin önündeki tövbe /dönüş kapısını kapattığını ve onları özgürce karar alamayacak hale getirdiğini zannederler ve böylece hata yaparlar (Nisa 4/18). Oysa Allah’ın tövbe edildiği /dönüş yapıldığı takdirde affetmeyeceği bir günah yoktur (Zümer 39/53). Ayetleri görmezden gelen, onları rehber olarak kabul etmeyen ve Allah’ın risaletine düşmanlık yapan kişilerin tabiatı; bu yaptıklarında ısrar etmeleri nedeniyle değişir. Kalplerini, kulaklarını ve gözlerini kullanmaz hale gelirler. Böylece gerçekleri anlayamaz, duyamaz ve göremezler. Bu durum, aslında onların seçimlerinin sonucudur. Ayette sanki Allah onların yaradılışını değiştirmiş gibi ifade edilmesinin nedeni, onların hakikatten ne kadar uzaklaştıklarını vurgulamak içindir. Ayrıca Allah, kâfirleri, en’ama benzetmiştir. Bunun sebebi de kalplerini, kulaklarını ve gözlerini hakkı bulmak için kullanmamalarıdır (A’raf 7/179, Furkan 25/43-44).
Ayrıntılı bilgi için aşağıdaki ayetlere bakınız: (En’am 6/46); (Casiye 45/23); (Maide 5/13); (Nisa 4/155), (Araf 7/100-101), (Tevbe 9/87,93), (Yunus 10/74), (Nahl 16/106-108), (Rum 30/58-59), (Mümin 40/35), (Muhammed 47/16), (Münafikun 63/3); (Mutaffifın 83/14); (Saf 61/5)

[2*] Tevbe 9/93.


(Tevbe 9/88)
لٰكِنِ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ جَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْخَيْرَاتُۘ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Ama bu elçi ve onun yanında olan müminler, mallarıyla ve canlarıyla cihad ederler /ellerinden geleni yaparlar[1*]. Bütün iyilikler onlar içindir. Umduklarına kavuşacak olanlar da onlardır[2*].

[1*] Cihad için bkz. Tevbe 9/16’nın dipnotu.

[2*] Tevbe 9/44.

 


(Tevbe 9/89)
اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟
Allah onlara, içlerinden ırmaklar akan bahçeler hazırlamıştır. Onlar orada ölümsüz olacaklardır. Büyük başarı işte budur.


(Tevbe 9/90)
وَجَٓاءَ الْمُعَذِّرُونَ مِنَ الْاَعْرَابِ لِيُؤْذَنَ لَهُمْ وَقَعَدَ الَّذ۪ينَ كَذَبُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ سَيُص۪يبُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Taşralı Araplardan mazeret beyan edenler kendilerine izin verilmesi için kalkıp geldiler. Allah’a ve elçisine yalan söyleyenler ise yerlerinden bile kıpırdamadılar[*]. Onlardan kâfirlik edenleri, yakında acıklı bir azap yakalayacaktır.

[*] Tevbe 9/46.


(Tevbe 9/91)
لَيْسَ عَلَى الضُّعَفَٓاءِ وَلَا عَلَى الْمَرْضٰى وَلَا عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ مَا يُنْفِقُونَ حَرَجٌ اِذَا نَصَحُوا لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪ۜ مَا عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ مِنْ سَب۪يلٍۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌۙ
Güçsüzlere, hastalara, bir de harcayacak bir şey bulamayan kimselere[1*], Allah’a ve elçisine karşı samimi oldukları sürece (savaşa çıkmamalarından dolayı) bir sıkıntı yoktur[2*]. Güzel davranış sergileyenlerin sorumlu tutulması için bir sebep yoktur. Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[1*] O zaman kurumsal anlamda bir ordu olmadığından, savaş için gereken hazırlığı herkes kendi imkanıyla yapıyordu. Tebük uzun bir mesafede olduğundan, savaş teçhizatı ve binek bulamayanların bu savaşa katılmaları mümkün değildi.

[2*] Fetih 48/17.


(Tevbe 9/92)
وَلَا عَلَى الَّذ۪ينَ اِذَا مَٓا اَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لَٓا اَجِدُ مَٓا اَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِۖ تَوَلَّوْا وَاَعْيُنُهُمْ تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ حَزَنًا اَلَّا يَجِدُوا مَا يُنْفِقُونَۜ
Bir bineğe bindirip savaşa göndermen için sana geldiklerinde, “Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum.” dediğin zaman, kendileri de harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden göz yaşlarıyla dönüp gidenlerin sorumlu tutulması için de bir sebep yoktur.


(Tevbe 9/93)
اِنَّمَا السَّب۪يلُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَسْتَأْذِنُونَكَ وَهُمْ اَغْنِيَٓاءُۚ رَضُوا بِاَنْ يَكُونُوا مَعَ الْخَوَالِفِۙ وَطَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Asıl sorumlu tutulacak olanlar, imkânları olduğu halde senden izin isteyenlerdir[1*]. Onlar kadınlarla beraber geride kalmaya razı oldular. Sanki Allah kalpleri üzerinde yeni bir yapı oluşturmuş da bir şey bilmiyorlar[2*].

[1*] Tevbe 9/45.

[2*] Tevbe 9/87.


(Tevbe 9/94)
يَعْتَذِرُونَ اِلَيْكُمْ اِذَا رَجَعْتُمْ اِلَيْهِمْۜ قُلْ لَا تَعْتَذِرُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكُمْ قَدْ نَبَّاَنَا اللّٰهُ مِنْ اَخْبَارِكُمْۜ وَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ ثُمَّ تُرَدُّونَ اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Geri döndüğünüzde size mazeret uyduracaklardır. De ki: “Hiç mazeret uydurmayın; size asla inanmayacağız. Allah, haberlerinizi bize bildirdi[1*]. Şimdiden sonra ne yapacağınızı da Allah ve elçisi görecektir[2*]. Sonra gaybı /algılanamayanı ve şehadeti /algılanabileni bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. O size neler yaptığınızı bildirecektir.”

[1*] Tevbe 9/42, 46-47, 66, 81, 83.  

[2*] Tevbe 9/105.


(Tevbe 9/95)
سَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَكُمْ اِذَا انْقَلَبْتُمْ اِلَيْهِمْ لِتُعْرِضُوا عَنْهُمْۜ فَاَعْرِضُوا عَنْهُمْۜ اِنَّهُمْ رِجْسٌۘ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Yanlarına döndüğünüzde kendilerine ilişmeyesiniz diye Allah’ın adıyla yemin edeceklerdir[1*]. Siz onlara ilişmeyin; çünkü onlar birer pisliktir[2*]. Elde ettiklerine karşılık varıp kalacakları yer cehennemdir.

[1*] Tevbe 9/42.

[2*] Tevbe 9/125.


(Tevbe 9/96)
يَحْلِفُونَ لَكُمْ لِتَرْضَوْا عَنْهُمْۚ فَاِنْ تَرْضَوْا عَنْهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يَرْضٰى عَنِ الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ
Kendilerinden razı olmanız için de yemin edeceklerdir. Siz razı olsanız bile Allah, yoldan çıkmış bir topluluktan razı olmaz[*].

[*] Tevbe 9/62.


(Tevbe 9/97)
اَلْاَعْرَابُ اَشَدُّ كُفْرًا وَنِفَاقًا وَاَجْدَرُ اَلَّا يَعْلَمُوا حُدُودَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Taşralı Arapların kâfirliği de münafıklığı da daha güçlüdür. Allah’ın, elçisine indirdiğinin sınırlarını bilmemeleri de doğaldır. Allah, daima bilen ve kararları doğru olandır.


(Tevbe 9/98)
وَمِنَ الْاَعْرَابِ مَنْ يَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ مَغْرَمًا وَيَتَرَبَّصُ بِكُمُ الدَّوَٓائِرَۜ عَلَيْهِمْ دَٓائِرَةُ السَّوْءِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Taşralı Araplardan (savaş için) yaptığı harcamayı kayıp sayan ve her şeyin aleyhinize dönmesini bekleyenler de vardır. Kötülükler onlara dönsün! Daima dinleyen ve bilen Allah’tır.


(Tevbe 9/99)
وَمِنَ الْاَعْرَابِ مَنْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَيَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ قُرُبَاتٍ عِنْدَ اللّٰهِ وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِۜ اَلَٓا اِنَّهَا قُرْبَةٌ لَهُمْۜ سَيُدْخِلُهُمُ اللّٰهُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
Taşralı Araplardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp güvenen, yaptığı harcamayı Allah’a yakın olma ve elçinin desteğini alma vesilesi sayanlar da vardır. Bilin ki bu, onlar için bir yakınlık sebebidir. Allah, onları ikramı ile kuşatacaktır. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.


(Tevbe 9/100)
وَالسَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍۙ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
Muhacirler[1*] ve Ensâr’ın[2*] öncüleri ile onları güzel bir şekilde takip edenler var ya, Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır[3*]. Allah onlara, içlerinden ırmaklar akan bahçeler hazırlamıştır. Orada ölümsüz olarak sonsuza dek kalacaklardır[4*]. Büyük başarı işte budur.

[1*] Bu ayetteki Muhacirler, nebi ile birlikte Mekke’den Medine’ye göç eden Müslümanlardır.

[2*] Buradaki Ensâr, Muhacirlere destek olarak, onları yanına alan ve onlarla imkanlarını paylaşan Medineli Müslümanlardır.

[3*] Enfal 8/72, 74-75, Haşr 59/8-10.

[4*] Bkz. Tevbe 9/22. ayetin dipnotu.


(Tevbe 9/101)
وَمِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ مُنَافِقُونَۜ وَمِنْ اَهْلِ الْمَد۪ينَةِ مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا تَعْلَمُهُمْۜ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْۜ سَنُعَذِّبُهُمْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ اِلٰى عَذَابٍ عَظ۪يمٍۚ
Çevrenizdeki taşralı Araplardan münafık /iki yüzlü olanlar vardır. Medine halkından da münafıklıkta ustalaşmış olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, onları biz biliriz[1*]. Onlara (bu dünyada) iki kat azap edeceğiz[2*]. Sonra da büyük bir azaba itileceklerdir.

[1*] Münafikun 63/4.

[2*] Suç ile ceza arasında denklik vardır. Bir camı kıran önce o camı taktırır sonra da ceza olarak bir cam parası verir. Böylece cezası ikiye katlanmış olur. Bu denklik ahirette de olacaktır (En’am 6/160, Furkan 25/68). Münafıklar iki suç işlerler, biri kâfirlik, diğeri de kendilerini Müslüman göstererek yaptıkları yalancılıktır  (Bakara 2/10). Dünyada iki kat ceza görmelerinin sebebi budur.


(Tevbe 9/102)
وَاٰخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلًا صَالِحًا وَاٰخَرَ سَيِّئًاۜ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Münafıklardan bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler (kâfir olduklarını açıkça söylediler). İyi iş ile kötü olan bir başka işi karıştırdılar[*]. (Dönüş yaparlarsa) Allah da tövbelerini /dönüşlerini kabul edebilir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır.

[*] Bunlar, münafıklıklarını itiraf ederek yalancı olmaktan kurtuldular. Yaptıkları iyi iş budur. Münafıklığı bırakınca yalnız kâfir olmuş oldular. Kâfirlik yapmayı sürdürmeleri de kötü iştir (Bakara 2/8-10, Tevbe 9/77).


(Tevbe 9/103)
خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّ۪يهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ صَلٰوتَكَ سَكَنٌ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
(Ey Muhammed!) Onların hepsinin mallarından sadaka al[1*]. Bu sadaka ile onları hem arındırmış hem geliştirmiş olursun. Ayrıca onlara sürekli destek ol; çünkü senin desteğin onların içlerini rahatlatır[2*]. Daima dinleyen ve bilen Allah’tır.

[1*] Sadakalarla ilgili 60. ayetten sonra müminler (Tevbe 9/71-72,88-92, 99-100) münafıklar (Tevbe 9/61-70, 73-87,93-98,101)  ve kâfir olduğunu açıkça itiraf edenler (Tevbe 9/102) sayılmış ve “onların mallarından sadaka al” emri verilmiştir. Bu emir, din ayrımı yapılmaksızın bütün sadaka /vergi mükelleflerinden aynı oranda sadaka alınmasını öngörür.
 
[2*] Ayetin bu bölümüne gelenekte “onlara dua et; senin duan onlar için bir güvendir” şeklinde meal verilir. Oysa kâfir ve münafıklara dua edilemez (Tevbe 9/80, 84). Ve salli aleyhim  (وَصَلِّ عَلَيْهِمْ) ifadesine “onlara sürekli destek ol” anlamı vermek Arap dilinin gereğidir. Arap dili bilginlerinden Zeccâc’a (öl. 311 h.) göre salat’ın (الصَّلَاة) kök anlamı lüzum (اللزوم) yani süreklilik ve devamlılıktır. Sözlükçüler kelimenin deve ve diğer hayvanların kuyruğunun iki tarafı ve insanın iki bacağının ilk eklemi anlamında olan (الصَّلْوين = salveyn)’den alındığını söylerler. Bunlar kuyruk sokumunu çevreleyen kısım gibidir. Zeccâc şöyle devam etmiştir: “Bana göre doğrusu birinci anlamdır. Çünkü salât  (الصَّلَاة) Allah’ın farz kıldığı şeyleri sürekli yapmaktan ibarettir. Namaz (الصَّلَاة) Allah’ın sürekli kılınmasını emrettiği en büyük farzlardandır. Önündekini takip eden anlamındaki musalli (المصلِّي)‘nin salaveyn  (الصلَوَيْن)‘den yani ‘atın kuyruk sokumunun iki yanı’ anlamından alındığı açıktır. Bunda, arkadaki atın kafasının, öndekinin kuyruk sokumunu takip etmesi gibi bir anlam vardır. (Lisanu’l-Arab, صلا mad.) Bize göre her iki anlam da aynı şeyi ifade eder. Önde olanı takip, süreklilik ister. Lüzum (اللزوم) da süreklilik ve devamlılık anlamındadır.

(Tevbe 9/104)
اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Kullarının tövbesini /yaptıkları dönüşü kabul edenin de sadakaları alanın da Allah olduğunu öğrenmediler mi? Tövbeleri /dönüşleri kabul eden ve ikramı bol olan Allah’tır.


(Tevbe 9/105)
وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَۜ وَسَتُرَدُّونَ اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۚ
(Tebük Savaşına katılmayanlara) De ki: “Yapın yapacağınızı! Yaptıklarınızı Allah, elçisi[*] ve müminler görecektir. ًGaybı /algılanamayanı ve şehadeti /algılanabileni bilenin huzuruna çıkarılacaksınız. O, size neler yaptığınızı bildirecektir.”

[*] Allah’ın elçisinin ve müminlerin bu amelleri görmesi, hesap gününde olacaktır (Nisa 4/41, İsra 17/13, 14, 71; Kehf 18/49, Yâsin 36/32, Hâkka 69/18, Târık 86/9,  Adiyât 100/10).


(Tevbe 9/106)
وَاٰخَرُونَ مُرْجَوْنَ لِاَمْرِ اللّٰهِ اِمَّا يُعَذِّبُهُمْ وَاِمَّا يَتُوبُ عَلَيْهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Bir kısmının işi de Allah’a kalmıştır[*]. (Durumlarına göre) onlara ya azap eder ya da tövbelerini /dönüşlerini kabul eder. Allah, daima bilen ve kararları doğru olandır.

[*] Tevbe 9/118.


(Tevbe 9/107)
وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مَسْجِدًا ضِرَارًا وَكُفْرًا وَتَفْر۪يقًا بَيْنَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَاِرْصَادًا لِمَنْ حَارَبَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ مِنْ قَبْلُۜ وَلَيَحْلِفُنَّ اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّا الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
Bir de zararlı faaliyetlerde bulunma, gerçekleri örtme, müminlerin arasını açma ve daha önce Allah’a ve elçisine karşı savaşanlar için gözetleme merkezi olması amacıyla bir mescit yapanlar var[*]. Bunlar sana “Çok güzel şeyler yapma dışında bir niyetimiz yok.” diye yemin de edeceklerdir. Allah şahit ki onlar kesinlikle yalancıdır.

[*] Münafıkların başı Abdullah b. Übey b. Selül’ün yakın akrabası olan Ebû Âmir er-Râhib cahiliye devrinde Hıristiyan olmuş biri idi. Bedir ve Uhud savaşlarında müşriklerin yanında yer almış, diğer savaşlarda da müslümanlara karşı olumsuz tavrını sürdürmüştü. Mekke’nin fethinden sonra Tâif’e sığınmış, daha sonra orada da barınamayarak Suriye’ye kaçmıştı. Medine’deki münafıklarla sürekli irtibat halinde olan Ebû Âmir, bu irtibatın sağlıklı bir şekilde sürdürülmesi ve Müslümanların da dikkatinden kaçmak için münafıklardan bir mescit inşa etmelerini istemişti. Plana göre münafıklar mescit görünümlü bu şer yuvasında her türlü silah ve mühimmatı toplayacak, Ebû Âmir de Bizans’a müracaat ederek oradan asker getirip Nebimizi ve ashabını Medine’den çıkaracaklardı (DİA, Mescid-i Dırar). Tevbe 9/107-110. ayetler bu olayla ilgilidir.


(Tevbe 9/108)
لَا تَقُمْ ف۪يهِ اَبَدًاۜ لَمَسْجِدٌ اُسِّسَ عَلَى التَّقْوٰى مِنْ اَوَّلِ يَوْمٍ اَحَقُّ اَنْ تَقُومَ ف۪يهِۜ ف۪يهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّر۪ينَ
Asla orada bulunma! Senin içerisinde bulunmana layık olan mescit, ilk günden itibaren takva /yanlışlardan sakınma temeli üzerine kurulmuş olan mescittir. Orada temiz kalmaktan hoşlanan insanlar vardır. Allah, tertemiz olanları sever.


(Tevbe 9/109)
اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
Binasını takva /yanlışlardan sakınma ve Allah rızasını elde etme temeli üzerine kuran mı iyidir, yoksa binasını çökmek üzere olan bir uçurumun kıyısına kurup da onunla birlikte cehennem ateşine yuvarlanan mı[*]? Allah, yanlışlar içinde olan topluluğu yola getirmez.

[*] Secde 32/18-20, Sad 38/28. Casiye 45/21.


(Tevbe 9/110)
لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذ۪ي بَنَوْا ر۪يبَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْ اِلَّٓا اَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟
Kurdukları yapı, kalpleri paramparça oluncaya dek kalplerinden çıkmayan bir huzursuzluk kaynağı olmaya devam edecektir. Allah, daima bilen ve kararları doğru olandır.


(Tevbe 9/111)
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَۜ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذ۪ي بَايَعْتُمْ بِه۪ۜ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, cennet karşılığında satın almıştır[1*]. Onlar Allah yolunda savaşır, öldürür veya öldürülürler. Bu, Allah’ın Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da verdiği gerçek sözdür. Sözünü Allah’tan daha iyi kim tutabilir? Öyleyse yaptığınız alışverişten dolayı size müjdeler olsun[2*]! Büyük başarı işte budur.

[1*] Bakara 2/207, Saf 61/10-13.

[2*] Bakara 2/154, Al-i İmran 3/157, 169-171, Nisa 4/74, Saf 61/4.


(Tevbe 9/112)
اَلتَّٓائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّٓائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الْاٰمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ
Onlar tövbe eden, Allah’a kul olan, işlerini iyi yapan, gezip gerçekleri gören[1*], rükû eden, secde eden, marufu /iyi şeyleri emreden, münkerden /kötü şeylerden sakındıran ve Allah’ın koyduğu sınırları özenle koruyanlardır. Sen o müminlere müjde ver[2*].

[1*] Al-i İmran 3/137; Rum 30/9; Mü’min 40/21; Hicr 15/73-77 ve Kaf 50/36-37.

[2*] Ahzab 33/35.


(Tevbe 9/113)
مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِك۪ينَ وَلَوْ كَانُٓوا اُو۬ل۪ي قُرْبٰى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُمْ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ
Bu nebinin ve müminlerin, yakıcı ateşin ahalisi oldukları kendilerine açıkça belli olduktan sonra müşriklerin bağışlanmasını isteme hakları yoktur[*]. İsterse o müşrikler en yakınları olsun.

[*] Tevbe 9/84.


(Tevbe 9/114)
وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ اِبْرٰه۪يمَ لِاَب۪يهِ اِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُٓ اَنَّهُ عَدُوٌّ لِلّٰهِ تَبَرَّاَ مِنْهُۜ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَاَوَّاهٌ حَل۪يمٌ
İbrahim’in babasının bağışlanmasını istemesi, sadece ona verdiği bir sözden dolayı idi[1*]. Fakat babasının Allah’a düşman olduğu kendisine açıkça belli olunca ondan uzak durdu. İbrahim çok içli ve pek yumuşak huyluydu[2*].

[1*] Meryem 19/47Şuara 26/86, Mümtahine 60/4. Ayrıca “istiğfar” için bkz. Tevbe 9/80. ayetin dipnotu.   

[2*] Hud 11/75.


(Tevbe 9/115)
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُضِلَّ قَوْمًا بَعْدَ اِذْ هَدٰيهُمْ حَتّٰى يُبَيِّنَ لَهُمْ مَا يَتَّقُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Allah, bir topluluğu yoluna kabul ettikten sonra nelerden sakınacaklarını onlara açık açık göstermeden onları asla sapık saymaz[*]. Şüphesiz Allah her şeyi daima bilendir.

[*] Maide 5/93, İsra 17/15.


(Tevbe 9/116)
اِنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يُحْي۪ وَيُم۪يتُۜ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
Göklerde ve yerde tüm yetkiler şüphesiz Allah’ındır[1*]. O, hem hayat verir hem de öldürür[2*]. Allah ile aranıza girecek ne bir dostunuz ne de yardımcınız vardır[3*].

[1*] Bakara 2/107, Al-i İmran 3/189, Maide 5/40, 120, Nur 24/42, Furkan 25/2, Zümer 39/44, Şûra 42/49, Zuhruf 43/85, Casiye 45/27, Fetih 48/14, Hadid 57/2, 5, Buruc 85/9.

[2*] Yunus 10/56, Mü’minun 23/80, Mü’min 40/68.

[3*] Bakara 2/107, Maide 5/40, Hadid 57/2, 5.

 


(Tevbe 9/117)
لَقَدْ تَابَ اللّٰهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ ف۪ي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ مِنْ بَعْدِ مَا كَادَ يَز۪يغُ قُلُوبُ فَر۪يقٍ مِنْهُمْ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّهُ بِهِمْ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌۙ
Allah, bu nebi[1*] ile zor zamanda ona uyan Muhacir ve Ensârdan[2*] kalbi kaymak üzere olan bir bölüğün[3*] tövbesini /yanlışından dönüşünü kabul etti. Tövbelerini kabul etti çünkü onlara karşı pek şefkatli ve çok merhametlidir.

[1*] Tevbe 9/43.

[2*] Tevbe 9/100.

[3*] Tevbe 9/38-40.


(Tevbe 9/118)
وَعَلَى الثَّلٰثَةِ الَّذ۪ينَ خُلِّفُواۜ حَتّٰٓى اِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ وَظَنُّٓوا اَنْ لَا مَلْجَاَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِۜ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُواۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ۟
Allah, haklarındaki hüküm geciktirilen o üç kişinin[*] tövbesini /yanlışlarından dönüşünü de kabul etti. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, içleri iyice daralmıştı. Allah’tan kaçanın tek sığınağının yine Allah olduğunu da anlamışlardı. Tövbe etsinler diye Allah onlara dönüş yapma fırsatı verdi. Şüphesiz tövbeleri /dönüşleri kabul eden ve ikramı bol olan Allah’tır.

[*] Bunlar Tebük seferine katılmayan Ka’b b. Mâlik, Hilal b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî’ adlı sahabilerdir. Bunlarla ilgili olarak daha önce Tevbe 9/106. ayet indirilmişti. Meali verilen bu ayet ise yaklaşık 50 gün sonra indirilerek bu kişilerin tevbelerinin kabul edildiği bildirildi. Bu süre zarfında onlar, başta Muhammed Aleyhisselam olmak üzere tüm Müslümanlar tarafından yalnızlaştırıldıkları için çok sıkıntılı günler geçirmiş, olanca genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, içleri fena halde daralmıştı. Bu ayetin inişi ile birlikte hem bu üç kişi oldukça sevinmiş hem de Medine’de tam bir bayram havası yaşanmıştı.


(Tevbe 9/119)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ
Ey inanıp güvenenler! Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının[1*] ve doğru sözlü kimselerle birlikte olun[2*].

[1*] Al-i İmran 3/102; Teğabun 64/16.

[2*] Bakara 2/177, Hucurat 49/15, Haşr 59/8.


(Tevbe 9/120)
مَا كَانَ لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِه۪ۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَطَؤُ۫نَ مَوْطِئًا يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلًا اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ
Medine halkının ve çevrelerindeki taşralı Arapların, Allah’ın elçisinin arkasından çekilme[1*] ve onun canından önce kendi canlarının derdine düşme hakları yoktur.[2*] Çünkü Allah yolunda (savaşa çıktıkları zaman) karşılaşacakları bir susuzluk, bir yorgunluk, açlık ve kâfirleri öfkelendirecek her adım ve düşmandan kazanacakları her şey onlar için iyi bir iş olarak yazılır. Allah, güzel davrananların ödülünü zâyi etmeyecektir.

[1*] Tevbe 9/38-39, 44.

[2*] Ahzab 33/6.


(Tevbe 9/121)
وَلَا يُنْفِقُونَ نَفَقَةً صَغ۪يرَةً وَلَا كَب۪يرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِيًا اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Allah onlara, yaptıklarından daha güzeliyle karşılık versin diye[1*] küçük-büyük yaptıkları her harcama ve aşıp geçtikleri her vadi mutlaka kayda geçirilmektedir[2*].

[1*] Yunus 10/26, Nahl 16/96-97, Ankebut 29/7, Zümer 39/33-35, Ahkaf 46/16.

[2*] Enbiya 21/94, Casiye 45/29.


(Tevbe 9/122)
وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَٓافَّةًۜ فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَٓائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدّ۪ينِ وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُٓوا اِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ۟
Şu da var ki müminlerin tamamının savaşa çıkması gerekmez. Keşke (Allah’ın savaş emrini uygulamalı olarak görüp) dini kavramak[1*] ve geri döndüklerinde toplumlarını uyarmak için, her kesimden bir grup savaşa çıksa! Hem böylece toplumları da tedbirli ve dikkatli olur[2*].

[1*] Savaş meydanında dini kavramanın ne anlama geldiğine dair Kur'an'da örnekler vardır. Savaşa dair ilahi emirleri ihlal etmek suretiyle hayati bir hata yapmalarına rağmen Allah'ın vaadi sebebiyle Müslümanlar Bedir savaşını kazandılar. Savaşa katılanlar, bu vaadin yerine gelmesi için Allah'ın her türlü yardımını müşahede etmişlerdi. Bu tecrübe, savaşa bizzat gidilmediği sürece asla elde edilemeyecek bir kazanımdır. Benzer tecrübeyi Uhud savaşına katılanlar da yaşamışlardır. Bedir savaşında Allah'ın yardımı ile büyük bir felaketin kıyısından dönülmesine rağmen Uhud’da da aynı hata tekrar edilmiş ve savaş meydanında süreç Müslümanlar lehine iken aniden tersine dönmüştü. Düşman karşısında tek başına kalan Muhammed aleyhisselamın ilahi emirleri hatırlatması ve gereğinin yapılması üzerine savaş meydanında kısmen toparlanma sağlanmıştı (Al-i İmran 3/152-153). Böylelikle Müslümanlar, Allah'ın yardımının hangi şartlarda geleceğini tecrübe etmiş oldular. Bir başka örnek Huneyn savaşıdır. Hem Mekke’nin fethi hem de sayısal çoğunluğun verdiği güven duygusunun sebep olduğu gevşeklikten dolayı Huneyn savaşında, yeryüzü Müslümanlara dar gelmiş ve dağılıp kaçmaya başlamışlardı. Durumlarını düzeltmelerinin ardından Allah’ın yardımı gelmiş ve zafer kazanılmıştı (Tevbe 9/25-26). Doğal olarak bu savaşa katılanlar da savaş hükümlerini bizzat tecrübe etmiş ve muhtemelen döndüklerinde tecrübelerini savaşa katılmayanlara aktaracak duruma gelmişlerdi.

[2*] Ayetin ilk kısmında müminlerin tamamının savaşa çıkmalarının gerekmediği bildirilmektedir. Gerçekten de istisnai durumlar hariç bir topluluğun tamamının savaşa çıkması beklenmez. Savaşanların da istisnai durumlar hariç (Enfâl 8/5-16) topyekün savaşmaları emredilir (Tevbe 9/36). Bu sebeple ayetin ikinci kısmının savaştan muaf olanlarla ilgisi olamaz. Tam tersine savaşmak zorunda kalmış bir topluluğun içindeki çeşitli kesimlerden bir kısım kişilerin orduya katılıp savaşa çıkmalarının iyi olacağına dair teşvik vardır. Bu teşvikin üç gerekçesi bulunmaktadır: 1. Dini kavramanın /tefakkuhun (bkz. Bir önceki dipnot) gerçekleşmesi, 2. Kavimlerine uyarılarda bulunmaları, 3. Kavmin yanlışa düşmekten korunması. İlk gerekçe orduya katılması teşvik edilenlerle ilgilidir. Bu kişiler Allah’ın başta savaşa dair pek çok hükmünün anlam, önem ve hikmetini tecrübe ederek öğreneceklerdir. Bunlar oturduğu yerden elde edilemeyecek kazanımlardır. İkinci gerekçe, bu kazanımların savaşa çıkmayıp geride kalmış toplulukla paylaşılmasıdır. Bir kesimin kazanımı tüm toplumun birikimi olacak, savaş meydanında zafer de elde edilse hezimet de yaşansa elde paha biçilemez bir kazanım kalacaktır. Üçüncü gerekçe, elde edilen bu kazanım sayesinde muhtemel hataların önlenmiş olmasıdır. Tüm bu gerekçelerden hareketle, bu teşvikin yani her kesimden bazılarının savaşa iştirak etmesinin ihmal edilmesi durumunda kaçırılacak fırsatlar sebebiyle bu ayetteki teşvik kınamayı da içermektedir.


(Tevbe 9/123)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَاتِلُوا الَّذ۪ينَ يَلُونَكُمْ مِنَ الْكُفَّارِ وَلْيَجِدُوا ف۪يكُمْ غِلْظَةًۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ
Ey inanıp güvenenler! Karşınıza çıkan kâfirlerle savaşın[1*] ki sizde sarsılmaz bir güç olduğunu görsünler[2*]. Bilin ki Allah, yanlışlardan sakınanlarla beraberdir.

[1*] Bakara 2/190.

[2*] Enfal 8/60, Tevbe 9/73, Saf 61/4, Tahrim 66/9.


(Tevbe 9/124)
وَاِذَا مَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ فَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ اَيُّكُمْ زَادَتْهُ هٰذِه۪ٓ ا۪يمَانًاۚ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَزَادَتْهُمْ ا۪يمَانًا وَهُمْ يَسْتَبْشِرُونَ
Bir sure[1*] indirilince içlerinden: “Şimdi bu, hanginizin imanını artırdı ki!” diyenler olur. Ama (o sure) inananların imanını artırır[2*]. Onlar bununla mutlu olurlar.

[1*] Bkz. Tevbe 9/64. ayetin ikinci dipnotu.                   

[2*] Enfal 8/2Secde 32/15, Muhammed 47/20.


(Tevbe 9/125)
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا اِلٰى رِجْسِهِمْ وَمَاتُوا وَهُمْ كَافِرُونَ
Kalbinde hastalık olanlara gelince[1*], o sure onların da pisliklerine pislik katar[2*]. Onlar kâfir olarak ölürler.

[1*] Bakara 2/8-10, Maide 5/52, Muhammed 47/20, 29, Müddessir 74/31.

[2*] En’am 6/125, Yunus 10/100, İsra 17/82.


(Tevbe 9/126)
اَوَلَا يَرَوْنَ اَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ ف۪ي كُلِّ عَامٍ مَرَّةً اَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هُمْ يَذَّكَّرُونَ
Onlar her yıl bir ya da iki kere ağır bir imtihandan[*] geçirildiklerini görmediler mi? Sonra ne tövbe ediyorlar /yanlışlarından dönüyorlar ne de bilgilerini kullanıyorlar.

[*] Fitne için bkz. Tevbe 9/47. ayetin dipnotu.


(Tevbe 9/127)
وَاِذَا مَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ نَظَرَ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍۜ هَلْ يَرٰيكُمْ مِنْ اَحَدٍ ثُمَّ انْصَرَفُواۜ صَرَفَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ
Bir sure indirilince birbirlerine bakar: “Sizi biri görüyor mu?[*]” der, sonra dönüp giderler. Allah da onların kalplerini döndürür; çünkü onlar kavrayışsız bir topluluktur.

[*] Müminler ve münafıklar bir aradayken bir sure indiğinde, müminler huşu içinde, sessiz ve dikkatle sureyi dinlerlerdi. Bu sırada, münafıklar, vahiyle alay etme ve inkar hallerini ortaya çıkaracak şeylerle rezil olmamak için meclisten gizlice sıvışmaya çalışırlardı. Bu esnada “Sureyi dinlemekten hoşlanmadığımız için ayrıldığımızda bizi nebi veya müminlerden kimse gördü mü?” anlamında birbirleriyle konuşur veya işaretleşirlerdi.


(Tevbe 9/128)
لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌۘ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
Şurası bir gerçek ki size içinizden[1*] bir elçi geldi. Sizin sıkıntıya düşmeniz, ona ağır gelir[2*]. O, üstünüze titrer. Müminlere karşı pek şefkatli ve pek merhametlidir[3*].

[1*] Bakara 2/151, Al-i İmran 3/164, Cuma 62/2.

[2*] Kehf 18/6, Şuara 26/3.

[3*] Al-i İmran 3/159, Fetih 48/29.  

 


(Tevbe 9/129)
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُۘ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
Yüz çevirecek olurlarsa de ki: “Allah bana yeter; ondan başka ilah yoktur. Ben ona güvenip dayandım[1*]. Büyük arşın[2*] sahibi odur.”

[1*] Ra’d 13/30.

[2*] Arş, üst yönetim makamını gösteren mecaz ifadedir (Yusuf 12/100, Neml 27/23). Türkçede onun yerine padişahlar için "taht", diğer yöneticiler için "koltuk" kelimesi kullanılır.