SÂD

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla...[*]

[*] "Rahmân” ve “Rahîm" kelimeleri, rahmet (رحمة) kökündendir. Rahmet, iyilik ve ikramı gerektiren incelik anlamındadır. Allah’ın özelliği olarak kullanılınca sadece iyilik ve ikram anlaşılır (Müfredât). Rahmân “rahmeti her şeyi kuşatan” demektir. Bu özellik Allah’tan başkasında olmayacağı için  bu kelimeyi “iyiliği sonsuz” diye çevirdik. Rahîm “çok merhametli” demektir. Bu özellik Allah’ın dışındaki varlıklarda da olabileceği için ona "ikramı bol" anlamını verdik. Nitekim ‘rahîm’ kelimesi, Tevbe 9/128. ayette Resulullah için; Fetih 48/29. ayette ise müminler için kullanılmıştır.


(Sâd 38/1)
صٓ وَالْقُرْاٰنِ ذِي الذِّكْرِۜ
Sâd![1*] Zikir[2*] /akılda tutulması gereken bilgi ile dolu[3*] Kur’an’a yemin olsun ki,

[1*] Bu harflere huruf-u mukattaa /birbiri ile bağlantısı kesilmiş harfler denir. Bunların Nebîmize sorulmamış olması, bilinen bir anlamının olduğunu gösterir. Yoksa müşrikler bunu dillerine dolar, Nebîmizi sürekli rahatsız ederlerdi. Bununla ilgili sorular, İslam’ın Arap yarımadası dışına yayılmasından sonra başlamıştır. Bu harflerle başlayan yirmi dokuz sureden yirmi beşinin başında Kur’an’a, dördünde de önemli konulara vurgu yapılıyor olmasından, onların dikkatleri toplama görevi yaptığı anlaşılabilir. Türkçede böyle bir kullanım yoktur.

[2*] Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak, akla veya dile getirmektir (Müfredât). Doğru bilginin kaynağı Allah’ın ayetleridir. Bunlar, yaratılan âyetler ve indirilen âyetler olmak üzere iki türlüdür. Her birinden elde edilen doğru bilgi zikirdir. Bu sebeple zikir, hem önceki kitapların hem de Kur’an’ın ortak adıdır (Hicr 15/6, Nahl 16/43-44, Enbiya 21/24). İnsanı, sadece bu bir bilgi tatmin eder (Ra’d 13/28). Allah’ı zikretmek; onu, kitabını ve yarattığı ayetleri dikkate almak, akıldan çıkarmamak ve onların üzerine düşünmektir. İnsan bunlardan bildiği kadarıyla sorumludur (Bakara 2/286)

[3*] Yusuf 12/104, Enbiya 21/10, 50, Zuhruf 43/44, Tekvir 81/27.


(Sâd 38/2)
بَلِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ
kafirlik edenler, aslında bir gurur içinde ve ayrı yoldadır.[*]

[*] Şikak (شقاق) kelimesi, bir şeyde oluşan yarık ve bir şeyi yarmak manalarındaki şakk  (شَقّ) kelimesinin mufaale babından mastarıdır. Yarığın iki tarafındaki her bölüme şıkk (شِقّ) denir. Şikak, bir kişinin, arkadaşının durduğu şıktan farklı şıkta bulunmasıdır (Mekayis, Müfredat, Lisan’ul Arab). Kelimenin kökünde her ne kadar hakiki manada yarma, yarılma, yarık ve farklı şıklarda bulunma anlamları varsa da şikak kelimesi ve türevleri Kur'an-ı Kerim'de daha çok manevi anlamdaki farklılık için kullanılmıştır. Bunlar; “inanç farklılığı (Bakara 2/137), inanç farklılığı yüzünden muhalefet (Hûd 11/89), haktan uzaklaşma (Bakara 2/176; Hac 22/53; Fussilet 41/52), Allah ve resulünün gösterdiği yoldan başka bir yola girme” (Nisa 4/115; Enfâl 8/13) anlamlarındadır.  

 

(Sâd 38/3)
كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ ح۪ينَ مَنَاصٍ
Onlardan önce nice nesilleri helak ettik.[*] O sırada yalvarıp yakardılar; ama artık kurtulma zamanı değildi.

[*] En’âm 6/6, Yunus 10/13, İsra 17/17, Meryem 19/74, 98, Tâhâ 20/128, Secde 32/26, Yasin 36/31, Kaf 50/36.

 


(Sâd 38/4)
وَعَجِبُٓوا اَنْ جَٓاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْۘ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌۚ
O kafirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaşırdılar ve şöyle dediler: “Bu bir sihirbazdır, yalancının tekidir.[*]

[*] Yunus 10/2, Kaf 50/2.


(Sâd 38/5)
اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهًا وَاحِدًاۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ
(Muhammed) ilahları tek bir ilah mı kıldı?[*] Bu gerçekten çok tuhaf bir şey!”

[*] İlah, emrine kayıtsız şartsız uyulan varlıktır. Tek ilah Allah’tır. Allah’tan başka bir ilahın varlığını kabul etmek şirktir. Mekke müşrikleri birden fazla ilahın varlığını iddia ettikleri için Muhammed aleyhisselamın çağrısına şaşırmışlardı. 

 

(Sâd 38/6)
وَانْطَلَقَ الْمَلَاُ مِنْهُمْ اَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلٰٓى اٰلِهَتِكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ يُرَادُۚ
Onların ileri gelenleri (şöyle diyerek) ayrılıp gittiler: “Yürüyün, ilahlarınıza bağlılıkta sebat gösterin.[*] Sizden istenen şey, kesinlikle budur!

[*] Furkan 25/42.


(Sâd 38/7)
مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فِي الْمِلَّةِ الْاٰخِرَةِۚ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا اخْتِلَاقٌۚ
Bunu, son dini yaşama biçiminde[1*] /Hıristiyanlıkta[2*] da duymadık; bu sadece bir uydurmadır!

[1*] “Dini yaşama biçimi” olarak meal verilen ‘Millet’ kelimesi genellikle ‘din’ olarak tercüme edilir. Halbuki Kur’an’da “Allah’ın dini” ifadesi bulunduğu halde “Allah’ın milleti” ifadesi yoktur. Bu kelime, İbrahim, İshak ve Yakup nebilere nispetle kullanıldığı gibi, kâfirlere nispetle de kullanılmıştır (Yusuf 12/37). Olumlu kullanımlarının tamamında şirkten uzak, Allah’a doğrudan ve tam teslimiyet gösterilen bir dinî anlayışa vurgu yapılmaktadır. Bu da gösteriyor ki millet, dinin kendisi değil, ister kâfir ister mümin olsun o kişilerin “dini yaşama biçimi”dir (Bakara 2/120, 130).

[2*] Müşrikler Allah’ı, bir kral gibi kendilerinden uzak sanır, ona ulaşmak için Allah’a yakın bildikleri bazı varlıkları aracı koyarlar. Hristiyanlar da İsa aleyhisselamı Allah’ın oğlu sayıp Allah’a ortak koşmuşlardır. Kendilerini Allah’a yaklaştırmaları için de rahipleri rab edinmişlerdir. Bunun, İsa aleyhisselamın tebliğ ettiği saf dinle alakası yoktur (Maide 5/116-117). Bunu, elimizdeki İncil’de kabul etmez (İncil Markos 12:28-31)  Kur’an, bu inancı şirk sayar (Maide 5/72-75, Tevbe 9/30-31). Mekkelilerin duyduğu, onlardaki bu uydurulmuş inançtır.
 

(Sâd 38/8)
ءَاُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَاۜ بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ ذِكْر۪يۚ بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِۜ
O zikir /Kur’an aramızdan ona mı indirilmiş!” (dediler).[*] Aslında onlar, benim zikrim /Kur’an hakkında şüphe içindeler. Aslında onlar henüz azabımı tatmadılar.

[*] Zuhruf 43/31.


(Sâd 38/9)
اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَز۪يزِ الْوَهَّابِۚ
Yoksa daima üstün olan ve karşılık beklemeden bol bol veren Rabbinin ikram hazineleri onların yanında mı?[*]

[*] Zuhruf 43/32, Tur 52/37.

 

(Sâd 38/10)
اَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا۠ فَلْيَرْتَقُوا فِي الْاَسْبَابِ
Ya da göklerin, yerin ve ikisinin arasındakilerin yönetimi onlarda mı? Öyleyse göğe çıkan yollarda[*] yükselsinler!

[*] Hicr 15/14-15, Mü’minun 23/17, Mümin 40/36-37, Rahman 55/33.

 

(Sâd 38/11)
جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْاَحْزَابِ
Onlar; şurada (Mekke’de) hezimete uğrayacak[1*] bölük pörçük bir ordudur, (helakı hak etmiş) kesimlerdendir.[2*]

[1*] Kamer 54/44-45.

[2*] Duhan 44/24

 


(Sâd 38/12)
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْاَوْتَادِۙ
Onlardan önce Nuh halkı, Âd, kazıkları /dikili taşları olan[*] Firavun da yalana sarılmıştı,

[*] Fecr 89/10. Mısır firavunları, genellikle güneş tanrısı Ra'ya adanmış anıtlar olarak dikili taşlar yaptırırdı. Bu yapılar, firavunların askeri başarılarını, gücünü ve tanrıların lütfunu vurgulayan dini ve siyasi birer simge işlevi görüyordu. Obelisk denen bu dikili taşların özelliği, tepelerinin piramidal yapıda, sivri uçlu olmasıdır. Bu nedenle şekilleri kazığa benzer. Allah Teala dağları da “kazıklar/evtad” olarak nitelediği için bu anlam tercih edilmiştir (Nebe 78/7).

 

(Sâd 38/13)
وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَاَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الْاَحْزَابُ
Semud, Lut halkı ve Eyke ahalisi[*] de... İşte onlar (helakı hak etmiş) kesimlerdir.

[*] Arapçada, iç içe girmiş  sık ağaçlıklar anlamına gelen eyke (أَيْكَةِ ) (Lisan’ul-Arab), Şuayb aleyhisselamın elçi gönderildiği Medyen’in (A’râf 7/85) diğer adıdır (Şuara 26/176-189, Kâf 50/14).Tevrat’ta, Medyenlilerin (ve Amaleklilerin) İsrail topraklarına (Kenan) sürekli akınlar düzenlediği ve ekinleri yağmaladığı anlatılır. Bu, onların askeri açıdan güçlü olduklarını, bölgenin yollarına ve kaynaklarına hakim olduklarını gösterir (Hakimler 6-8 bâbları). Şuayb aleyhisselam onları, ölçüde-tartıda haksızlık etmeme, ülkede bozgunculuk çıkarmama, tehditle insanları Allah’ın yolundan alıkoymama gibi konularda uyarmıştı (A‘râf 7/85-86; Hûd 11/84-87). Ancak kavminin önde gelenleri Şuayb’ı yalancılıkla suçlamış, işlerine karışmamasını istemiş, onu ve ümmetini ülkeden sürgün etme tehdidinde bulunmuştu. Bunun üzerine Şuayb onlara ilâhî azabın geleceğini bildirmiş, şiddetli deprem ve korkunç bir gürültü ile helak edilmişlerdi (A‘râf 7/85-92, Hûd 11/84-95, Hicr 15/78-79, Ankebut 29/36-37).

 

(Sâd 38/14)
اِنْ كُلٌّ اِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ۟
Hepsi de elçileri yalanladılar; sonunda cezalandırmam gerçekleşti.[*]

[*] Tevbe 9/70, İbrahim 14/9, Hac 22/42-45, Furkan 25/37-38, Mü’min 40/5, 30-31, Kâf 50/12-14, Necm 53/51-53, Buruc 85/17-20, Fecr 89/6-13.


(Sâd 38/15)
وَمَا يَنْظُرُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ
Bunlar da yüksek bir sesten başkasını beklemiyorlar; (bilsinler ki) o sesin gecikmesi olmaz![*]

[*] Yasin 36/49.


(Sâd 38/16)
وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ
Bunlar (alay ederek) şöyle dediler: “Rabbimiz! Bizim payımızı /cezamızı hesap gününden önce çabucak ver!”[*]

[*] En’âm 6/57-58, Hud 11/32, Ra’d 13/6, Hac 22/47, Ankebut 29/53.

 


(Sâd 38/17)
اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِۚ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ
Sen bunların söylediklerine sabret.[*] Güçlü-kuvvetli kulumuz Davud'u an! O daima Allah’a yönelen biriydi.

[*] Nahl 16/127, Tâhâ 20/130, Rum 30/60, Mü’min 40/77, Ahkaf 46/35, Kaf 50/39, Kalem 68/48.


(Sâd 38/18)
اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِۙ
Biz dağları Davud’a boyun eğdirdik. Akşamleyin ve kuşluk[1*] vaktinde tesbih (ibadet) ederlerdi.[2*]

[1*] Bu vakitte kılınan namaza salatu’d-duhâ veya salâtü’l-işrâk denir. Türkçede onun adı kuşluk namazıdır (Taberi, Tefsir, 21/169).

[2*] İsra 17/44,


(Sâd 38/19)
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَهُٓ اَوَّابٌ
Kanatlı canlıları da toplanmış halde (ona boyun eğdirdik). Hepsi daima ona /Allah’a yönelirdi.[*]

[*] Enbiya 21/79, Sebe 34/10.


(Sâd 38/20)
وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ
(Davud’un) İktidarını güçlendirdik. Ona, hikmet (doğru karar verme yeteneği) ve etkili konuşma yeteneği verdik.[*]

[*] Bakara 2/251Neml 27/15.

 

(Sâd 38/21)
وَهَلْ اَتٰيكَ نَبَؤُ۬ا الْخَصْمِۢ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَۙ
Şu davacıların (ve onlarla birlikte olanların)[1*] haberi sana geldi mi? Bir gün onlar has odaya[2*] sızmışlardı.[3*]

[1*] Bu surenin 22-23. âyetlerine göre davacılar kendilerini “iki kardeş” olarak tanıtmıştır. Bu ayette ise has odaya sızanlarla ilgili fiil çoğul şahısla çekimlenmiştir. Arap dilinde çoğul, üç ve daha fazlasını gösterdiğinden davacıların yanında başkalarının da olduğu açıktır. Türk dilinde iki kişi de çoğul sayıldığından yanlış anlamayı önlemek için meale “onlarla birlikte olanların” ifadesi eklenmiştir.

[2*] Has oda anlamını verdiğimiz mihrab; oda, hünkar mahfili, başoda, sultanın tek başına kaldığı has oda, harem dairesi, insanların oturduğu ve toplandığı yer vs. anlamlarda kullanılır (Lisân’ul-Arab ve el-Kamus’ul-Muhît) (Âl-i İmran 3/37-39, Meryem 19/11). Davud aleyhisselam o ülkenin sultanı olduğu için burada uygun olan “has oda” anlamıdır. 

[3*] Bunlar insan suretine girmiş melekler olmalıdır. Tüm koruma duvarlarını aşarak Davud aleyhisselamın has odasına sızmaları ve ona emredici tarzda hitap etmeleri, sonunda Davud’un (a.s.), bunun Allah’ın bir imtihanı olduğunu anlayıp bağışlanma dilemesi ve rükûya kapanması bunu teyit etmektedir.


(Sâd 38/22)
اِذْ دَخَلُوا عَلٰى دَاوُ۫دَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْۚ خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَٓا اِلٰى سَوَٓاءِ الصِّرَاطِ
Davud’un yanına girdiklerinde o onlardan dolayı telaşa kapıldı. Onlar şöyle dediler. “Korkma! Biz davacı iki tarafız; birimiz ötekinin hakkına girdi. Sen aramızda doğru karar ver, haksızlık etme! Bize doğru yolu göster.


(Sâd 38/23)
اِنَّ هٰذَٓا اَخ۪ي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْن۪يهَا وَعَزَّن۪ي فِي الْخِطَابِ
Bu, benim kardeşimdir; onun doksan dokuz koyunu, benim ise bir tek koyunum var. O ‘Onun bakımını benim sorumluluğuma bırak’ dedi ve konuşmasıyla beni bastırdı.”


(Sâd 38/24)
قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِه۪ۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ مَا هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَاَنَابَ
Davud (diğer tarafı dinlemeden) dedi ki: “Senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle sana gerçekten haksızlık etmiş. Zaten ortakların çoğu, kesinlikle birbirlerinin hakkına girerler. İnanıp güvenen ve iyi iş yapanlar öyle yapmazlar; ama onlar da pek azdır.” Davud kendisini imtihandan geçirdiğimizi anladı ve hemen Rabbinden bağışlanma diledi, rükûya kapandı ve (Rabbine) yöneldi.[*]

[*] Davud aleyhisselamın, karşı tarafı dinlemeden ve olayı iyice incelemeden acele ile hüküm vermesi yanlıştı. Çünkü ortada, yapılan bir haksızlık veya ortaklık teklifi yoktu. Haksızlık ettiği iddia edilen kardeş, sadece diğerinin koyununun bakımını üstlenmek istemişti. Tek koyunun bakımının zorluğu nedeniyle bu teklif aslında koyun sahibinin lehinedir. Davud aleyhisselam daha sonra yanlış yaptığını anlamış ve imtihandan geçirildiğini görerek Allah’a yönelmiştir.

 


(Sâd 38/25)
فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَۜ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ
Biz de onun yaptığını bağışladık. Şüphesiz onun için katımızda bir yakınlık ve varılacak güzel bir yer vardır.


(Sâd 38/26)
يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَل۪يفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟
(Ona şöyle dedik:) “Ey Davud! Bu topraklarda seni halife yaptık (öncekilerin yerine seni geçirdik). O halde insanlar arasında doğru hüküm ver. Sakın kendi arzularına uyma; bu seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için, hesap gününü unutmalarına[1*] karşılık çetin bir azap vardır.”[2*]

[1*] Ayetin metninde ‘unutma’ kelimesi geçmektedir. Ancak bu gerçek unutma değil unutmuş gibi davranmadır. Çünkü Allah, kimseyi unuttuğu şeyden sorumlu tutmaz (Bakara 2/286).

[2*] Çetin anlamı verdiğimiz kelime, “sıkıca bağlı” anlamındaki (شديد) şedîd’dir. Allah’ın verdiği ceza, kulun fiiline bağlıdır (En'âm 6/160). Hesap gününü unutanların cezası da o gün unutulmak olur (Casiye 45/34-35).


(Sâd 38/27)
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًاۜ ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِۜ
Biz göğü, yeri ve ikisinin arasındakileri boşuna yaratmadık.[1*] Bu (bunların boşuna yaratıldığı iddiası), kafirlik edenlerin varsayımıdır. Cehennem ateşinden dolayı, kafirlik edenlerin vay haline![2*]

[1*] Âl-i İmran 3/191, Hicr 15/85, Enbiya 21/16, Duhan 44/38.

[2*] Zariyat 51/60.


(Sâd 38/28)
اَمْ نَجْعَلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِد۪ينَ فِي الْاَرْضِۘ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّق۪ينَ كَالْفُجَّارِ
Hiç, inanıp güvenen ve iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir tutar mıyız? Peki ya yanlışlardan sakınanları günaha batanlarla bir tutar mıyız?[*]

[*] Secde 32/18-20, Zümer 39/9, Mü'min 40/58, Casiye 45/21-22, Haşr 59/20.


(Sâd 38/29)
كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
Bu, hem ayetlerini etraflıca düşünmeleri[1*] hem de aklıselim sahibi olanların[2*] doğru bilgiye ulaşmaları[3*] için sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır.[4*]

[1*] Nisa 4/82, Müminun 23/68, Muhammed 47/24.

[2*] “Aklıselim sahibi olanlar” anlamı verdiğimiz ifade “ulü’l-elbâb”dır. Bkz. Bakara 2/179’un dipnotu.

[3*] Ra’d 13/19, İbrahim 14/52, Zümer 39/27, Duhan 44/58.

[4*] En’am 6/92, 155, Enbiya 21/50.


(Sâd 38/30)
وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌۜ
Davud’a (oğlu) Süleyman’ı bahşettik.[1*] Süleyman ne güzel kuldu! Daima (bize) yönelirdi.[2*]

[1*] Neml 27/16.

[2*] Neml 27/15.


(Sâd 38/31)
اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُۙ
Bir akşam üzeri ona çalımlı koşu atları sunulmuştu.


(Sâd 38/32)
فَقَالَ اِنّ۪ٓي اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبّ۪يۚ حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ۠
Dedi ki: “Ben malı, Rabbimi hatırlattığı için severim.” Sonra atlar kafesin arkasına çekildi.


(Sâd 38/33)
رُدُّوهَا عَلَيَّۜ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ
“Onları bana tekrar getirin” dedi. Hemen ayaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.


(Sâd 38/34)
وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّه۪ جَسَدًا ثُمَّ اَنَابَ
Tahtının üzerine ceset bırakarak Süleyman’ı zor bir imtihandan da geçirdik. Sonra (bize) yöneldi.


(Sâd 38/35)
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ ل۪ي مُلْكًا لَا يَنْبَغ۪ي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْد۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
Şöyle dedi: “Rabbim, beni bağışla ve bana, benden sonra kimseye nasip olmayacak bir hakimiyet ver. Vehhab olan /karşılık beklemeden bol bol veren sensin.”


(Sâd 38/36)
فَسَخَّرْنَا لَهُ الرّ۪يحَ تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ رُخَٓاءً حَيْثُ اَصَابَۙ
Bunun üzerine biz de rüzgarı emrine verdik; onun belirlediği tarafa yumuşakça akardı.[*]

[*] Süleyman aleyhisselamın emrine verilen rüzgar, bir âyette “âsıfeten  (عَاصِفَةً)” diye nitelenir (Enbiya 21/81). Bu ayette ise, emrettiği yere giderkenki hali “ruhâen (رُخَاء)” şeklinde ifade edilir. Meallerde âsıf kelimesine “şiddetli” anlamı verilir. Şiddetli rüzgar, varacağı yere yumuşakça gitmeyeceği için âsıf kelimesine, sözlüğe uygun olarak “hızlı esen” anlamı vermek gerekir (Mekâyis). Yani bu rüzgar, emredilen işi yapacak hızda ve bunu yaparken başka yerlere zarar vermeyecek yumuşaklıkta esmektedir.

 

(Sâd 38/37)
وَالشَّيَاط۪ينَ كُلَّ بَنَّٓاءٍ وَغَوَّاصٍۙ
Yapı ustalığı ve dalgıçlık yapan tüm şeytanları,


(Sâd 38/38)
وَاٰخَر۪ينَ مُقَرَّن۪ينَ فِي الْاَصْفَادِ
zincirlerle birbirlerine bağlanmış diğer şeytanları da (Süleyman’ın emrine verdik).[*]

[*] Enbiya 21/82, Sebe 34/12-13.


(Sâd 38/39)
هٰذَا عَطَٓاؤُ۬نَا فَامْنُنْ اَوْ اَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ
"Bu, bizim sana hesapsız bağışımızdır; ister (başkalarına) ikramda bulun, ister bulunma!"[*]

[*] Neml 27/40.


(Sâd 38/40)
وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ۟
Şüphesiz onun için katımızda bir yakınlık ve varılacak güzel bir yer vardır.


(Sâd 38/41)
وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ
Kulumuz Eyyûb'u da an! Hani bir gün Rabbine: "Şeytan bana bitkinlik ve azap verdi." diye yalvarıp yakarmıştı.[*]

[*] Enbiya 21/83.


(Sâd 38/42)
اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ
Ona: "Ayağını yere vur! İşte bu yıkanılacak ve içilecek soğuk su kaynağı!" dedik.


(Sâd 38/43)
وَوَهَبْنَا لَهُٓ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنَّا وَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ
Katımızdan bir ikram ve aklıselim sahibi olanların[1*] akıllarında tutacakları bir bilgi olsun diye ona ailesini ve bir o kadarını daha bağışladık.[2*]

[1*] “Aklıselim sahibi olanlar” anlamı verdiğimiz ifade “ulü’l-elbâb”dır. Bkz. Bakara 2/179’un dipnotu.

[2*] Enbiya 21/84.

 


(Sâd 38/44)
وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۜ اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًاۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ
Ona: "Eline bir tutam ot al, onu (tenine) bağla.[1*] (Hastalığını şeytandan bilerek) Günaha girme!”[2*] dedik. Onu pek sabırlı bulduk. O ne güzel kuldu! Daima Rabbine yönelirdi.

[1*] “Ayette geçen darb (ضرب) kelimesinin kök anlamı, bir şeyi bir şeyin üstüne vurma veya sabitlemedir (Müfredat). Yaygın kullanımı olan bu fiilin anlamı, vurulan veya sabitlenen şeye göre değişir (el-Ayn)

[2*] Ayette geçen “hıns (حنث)” kelimesi günah ve sıkıntı anlamına gelir (Mekâyîs). Tefsir ve meallerde kelimeye, “yeminini bozma!” anlamı verilir. Kelime, bir ayette daha geçer ve günah anlamında kullanılır (Vakıa 56/46). “Yemin bozma” ise Kur’an’da nakd (نقض) kelimesi ile ifade edilir (Nahl 16/91-92). Kur’an bütünlüğüne uygun olan, hıns kelimesine günah anlamı vermektir. Eyyûb aleyhisselama yapılan uyarının nedeni, hastalığı şeytandan bilmesiydi. Oysa şeytanın, Allah’a inanıp güvenenler üzerinde böyle bir etkisi yoktur (Hicr 15/42, Nahl 16/99-100). Bunun üzerine rabbine: “Başıma bir dert geldi. Sen merhametlilerin en merhametlisisin” diye yalvardı. Allah da duasını kabul edip dertlerini giderdi (Enbiya 21/83-84).

 

(Sâd 38/45)
وَاذْكُرْ عِبَادَنَٓا اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ اُو۬لِي الْاَيْد۪ي وَالْاَبْصَارِ
Güçlü ve ileri görüşlü kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da an!


(Sâd 38/46)
اِنَّٓا اَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِۚ
Ahiret yurdunu samimiyetle akıllarından çıkarmamalarına karşılık onların samimiyetlerini onayladık.


(Sâd 38/47)
وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ
Onlar katımızda, seçkin ve iyi kişilerdendir.[*]

[*] Meryem 19/49-50, Enbiya 21/72-73.


(Sâd 38/48)
وَاذْكُرْ اِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِۜ وَكُلٌّ مِنَ الْاَخْيَارِۜ
İsmail, Elyasa ve Zülkifl’i de an; hepsi de iyilerdendir.[*]

[*] En’âm 6/86, Meryem 19/54-57, Enbiya 21/85-86.

 

(Sâd 38/49)
هٰذَا ذِكْرٌۜ وَاِنَّ لِلْمُتَّق۪ينَ لَحُسْنَ مَاٰبٍۙ
Bu akılda tutulması gereken doğru bilgidir. Yanlışlardan sakınanlar için elbette varılacak güzel bir yer vardır;[*]

[*] Ra’d 13/29.


(Sâd 38/50)
جَنَّاتِ عَدْنٍ مُفَتَّحَةً لَهُمُ الْاَبْوَابُۚ
Adn cennetleri![1*] Kapıları onlar için açılmış olacak.[2*]

[1*] Yerleşip kalınacak yer manasına gelen adn kelimesi (عدن) (Müfredat) cennetin ismi değil sıfatıdır. Cennetin diğer sıfatları ise içinde her türlü ağacın, özellikle üzüm bağlarının bulunduğu büyük bahçe anlamına gelen “firdevs (الفردوس)” (DİA, Firdevs) (Kehf 18/107), nimetleri çok anlamında “neîm (النَّعِيمِ)” (Maide 5/65) ve varıp kalınacak yer anlamındaki “me’vâ (الْمَأْوَى) (Secde 32/19) kelimeleridir.

[2*] Zümer 39/73.


(Sâd 38/51)
مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا يَدْعُونَ ف۪يهَا بِفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍ وَشَرَابٍ
Oralara kurularak çeşit çeşit meyveler ve içecekler isteyeceklerdir.[*]

[*] Yasin 36/57, Saffat 37/41-43, Zuhruf 43/73, Duhan 44/55, Tur 52/22, Vakıa 56/20, Mürselat 77/42.


(Sâd 38/52)
وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ اَتْرَابٌ
Yanlarında gözlerini üzerlerinden ayırmayan, birbirleriyle yaşıt dişi varlıklar /huriler[*] olacaktır.

[*] Cennette hem kadın hem de erkek müminlerin emrine verilecek olan hizmetçiler, hurilerdir (Saffat 37/48-49, Duhan 44/54; Tur 52/20; Rahman 55/56,72; Vakıa 56/22; Nebe 78/33).

 


(Sâd 38/53)
هٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ
İşte bunlar, hesap gününde size verileceği vaadedilen şeylerdir.[*]

[*] Kâf 50/31-32.


(Sâd 38/54)
اِنَّ هٰذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِنْ نَفَادٍۚ
Bu bizim ikramımızdır, hiç tükenmeyecektir.[*]

[*] Hud 11/108, Ra’d 13/35, Vakıa 56/33.


(Sâd 38/55)
هٰذَاۜ وَاِنَّ لِلطَّاغ۪ينَ لَشَرَّ مَاٰبٍۙ
İşte (müttakilerin durumu) budur. Haddini aşanlar için ise şüphesiz ki varılacak kötü bir yer vardır;


(Sâd 38/56)
جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۚ فَبِئْسَ الْمِهَادُ
Cehennem! Orada kalacaklardır. Ne kötü bir yerleşim alanıdır orası![*]

[*] Âl-i İmran 3/12, Nebe 78/21-23.


(Sâd 38/57)
هٰذَاۙ فَلْيَذُوقُوهُ حَم۪يمٌ وَغَسَّاقٌۙ
İşte çok sıcak ve çok soğuk.. Artık onu tatsınlar![*]

[*] Tefsirlerde “el-ğassâk (الغَسّاق)” kelimesine daha çok “irin” anlamı verilir ama “çok soğuk” anlamı verenler de vardır (Taberî). Bir sonraki ayette geçen “ezvac (أزواج)” kelimesi, aynılık veya zıtlık açısından birbirine yakınlığı olan iki şeyden her birini ifade eden “zevc (زوج) kelimesinin çoğuludur (Müfredat). O ayette, benzerlik ifade eden “şekl (شَكْلِ)” kelimesi de vardır.  Dolayısıyla bu ayette geçen hamîm (حميم), çok sıcak anlamına geldiği için onun zıddı olan “ğassak”ın, çok soğuk anlamına gelmesi gerekir. İkisinin ortak özelliği, insanı yakmasıdır. İrinde böyle bir özellik yoktur. (Kehf 18/29, Saffat 37/67, Vakıa 56/53-55, Nebe 78/24-25, Gaşiye 88/5).

 

(Sâd 38/58)
وَاٰخَرُ مِنْ شَكْلِه۪ٓ اَزْوَاجٌۜ
Bunun benzeri daha başka çifter çifter (azap)...


(Sâd 38/59)
هٰذَا فَوْجٌ مُقْتَحِمٌ مَعَكُمْۚ لَا مَرْحَبًا بِهِمْۜ اِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ
(Cehennem görevlileri önderlere şöyle diyecektir) “İşte ( dünyada iken) gözü kapalı sizi takip eden güruh, sizinle beraberler!” (Önderleri şöyle diyecekler) “Onlara merhaba yok /rahat yüzü yok. Onlar da bu ateşte kalacaklar.”[*]

[*] Saffat 37/33.


(Sâd 38/60)
قَالُوا بَلْ اَنْتُمْ۠ لَا مَرْحَبًا بِكُمْۜ اَنْتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَاۚ فَبِئْسَ الْقَرَارُ
(Onlar da önderlerine) “Asıl size merhaba yok /rahat yüzü yok! Bunu (dünyada güzel göstererek) bize siz sundunuz. Ne kötü kalma yeri!” diyeceklerdir.


(Sâd 38/61)
قَالُوا رَبَّنَا مَنْ قَدَّمَ لَنَا هٰذَا فَزِدْهُ عَذَابًا ضِعْفًا فِي النَّارِ
(Allah’a da) şöyle diyeceklerdir: “Rabbimiz, bunu önümüze kim sürdüyse ona o ateşte iki kat azap ver.”[*]

[*] A’raf 7/38, Ahzab 33/68.


(Sâd 38/62)
وَقَالُوا مَا لَنَا لَا نَرٰى رِجَالًا كُنَّا نَعُدُّهُمْ مِنَ الْاَشْرَارِۜ
(Birbirlerine) “Niye bazı adamları göremiyoruz? Biz onları kötü kimseler sayardık.


(Sâd 38/63)
اَتَّخَذْنَاهُمْ سِخْرِيًّا اَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ الْاَبْصَارُ
Onları hafife mi almışız, yoksa gözümüzden mi kaçtılar?” diyecekler.[*]

[*] Mü’minun 23/110, Mutaffifin 83/29-30.


(Sâd 38/64)
اِنَّ ذٰلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ اَهْلِ النَّارِ۟
Şüphesiz bu; ateş halkının birbirleri ile münakaşa edecek olması bir gerçektir.[*]

[*] İbrahim 14/21, Sebe 34/31-33, Saffat 37/27-32.


(Sâd 38/65)
قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ مُنْذِرٌۗ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۚ
De ki: “Ben sadece bir uyarıcıyım.[1*] Allah’tan başka ilah yoktur;[2*] o, tektir, her şey kendi emri altında olandır.[3*]

[1*] Ra’d 13/7, Naziat 79/45.

[2*] Âl-i İmran 3/18, En’am 6/102, A’raf 7/158, Kasas 28/70, 88, Teğabün 64/13.

[3*] Ra’d 13/16, Zümer 39/4.


(Sâd 38/66)
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَز۪يزُ الْغَفَّارُ
Göklerin, yerin ve ikisinin arasında olanların Rabbi /sahibidir, daima üstündür, çokça bağışlayandır.”[*]

[*] Meryem 19/65, Şuara 26/24, Saffat 37/5, Nebe 78/37.


(Sâd 38/67)
قُلْ هُوَ نَبَؤٌ۬ا عَظ۪يمٌۙ
De ki: “O (buraya kadar anlatılanlar) büyük ve önemli bir haberdir.[*]

[*] Nebe 78/1-2.


(Sâd 38/68)
اَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ

(Sâd 38/69)
مَا كَانَ لِيَ مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَاِ الْاَعْلٰٓى اِذْ يَخْتَصِمُونَ
(Şunu da söyle:) Mele-i A’la /büyük melekler topluluğu tartışırlarken, benim ona dair bir bilgim yoktur.[*]

[*] Bakara 2/30.


(Sâd 38/70)
اِنْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اِلَّٓا اَنَّمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ
Bana, sadece benim açık bir uyarıcı olduğum vahyediliyor.[*]

[*] Ahkaf 46/9.


(Sâd 38/71)
اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ ط۪ينٍ
Bir gün Rabbin meleklere şöyle demişti: “Ben balçıktan bir beşer[*] yaratacağım.

[*] Derinin dış kısmına beşere (البشرة) denir (Müfredat). İnsana beşer (بشر) denilmesi, deri yapısının diğer canlılardan farklı olmasından dolayıdır. Bu sebeple insan, elbise giymek zorunda olan tek varlıktır. Elbise onun, dünyanın her yerinde ve her mevsimde yaşamasına imkan verir. Kur’an, ilk insan olan Adem’in çamurdan yaratılan ilk beşer olduğunu ve kendisine elbise giydirildiğini açıkça bildirir (A’raf 7/20-22, 26-27, Nahl 16/81). Bütün bunlar, insanın başka bir varlıktan evrilerek oluştuğu iddiasını da çürütür.


(Sâd 38/72)
فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ
Ona son şeklini verip içine ruhumdan üflediğimde (onu bilgi ile donattığımda)[1*] onun karşısında secdeye kapanın /saygıyla eğilin!”[2*]

[1*] Bakara 2/31-34.

[2*] Hicr 15/29. Secdenin kök anlamı eğilmedir (Müfredat).


(Sâd 38/73)
فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ
Bunun üzerine melekler hep birlikte secde ettiler /saygıyla eğildiler.[*]

[*] Bakara 2/34, A’raf 7/11, Hicr 15/30, İsra 17/61, Kehf 18/50, Tâhâ 20/116.


(Sâd 38/74)
اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اِسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ
Sadece İblis secde etmedi. O, büyüklendi ve kafirlerden oldu.[*]

[*] A’raf 7/12, Hicr 15/31.


(Sâd 38/75)
قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّۜ اَسْتَكْبَرْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَال۪ينَ
Allah dedi ki: “Ey İblis! Kendi ellerimle yarattığıma secde etmeni /karşısında saygıyla eğilmeni engelleyen neydi? Büyüklendin mi yoksa kendini üstün görenlerden misin?”[*]

[*] Hicr 15/32. Allah’ın imtihan için yarattığı varlıklar, insanlar ve cinlerdir (Zariyat 51/56). Melekler, cinlerin Allah tarafından görevlendirilmiş olanlarıdır. İblis de Allah’ın melek olarak görevlendirdiği cinlerdendir. İblis, melek olmasaydı secdeden sorumlu tutulamazdı. Secde etmemesinin sebebi kendini büyük görüp direnmesidir. Bu suçu hangi melek işlese aynı konuma düşer (Nisa 4/172-173). “Kâfirlerden oldu” sözü, İblis’ten önce de kafir olanların varlığını gösterir.


(Sâd 38/76)
قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۜ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ
İblis: “Ben ondan değerliyim; beni ateşten yarattın, onu balçıktan yarattın.”[*] dedi.

[*] A’raf 7/12, Hicr 15/33, İsra 17/61-62.


(Sâd 38/77)
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌۚ
Allah dedi ki: “Madem öyle, çık oradan! Artık sen kovuldun.[*]

[*] A’raf 7/13, Hicr 15/34, İsra 17/63.


(Sâd 38/78)
وَاِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَت۪ٓي اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ
Yapılan her şeyin karşılığını bulacağı[1*] güne kadar lanetim[2*] / dışlamam senin üzerinde olacaktır.”

[1*] Din, “âdet, durum; yapılan işe karşılık vermek ve verilen karşılık, itaat /boyun eğme” anlamlarına gelir (es-Sıhâh). Din, Kuran’da insanın kabul edip ona göre yaşamaya söz verdiği sistem anlamına da gelir (Âl-i İmran 3/19, Kafirun 109/6). Eğer bu din Allah’ın dini ise boyun eğilen yalnızca Allah’tır ve karşılığı ondan beklenir. “Din günü” de dünyada yapılanların karşılığının alınacağı Ahiret günüdür (Fatiha 1/4-5, Nûr 24/25, Saffat 37/19-20, Zâriyât 51/6 12-13, Vakıa 56/56, Mearic 70/26, Müddessir 74/46, İnfitar 82/9, 15-19).

[2​*] Lanet, kızıp kovma ve uzaklaştırmadır (Müfredat). Bunu en iyi ifade eden kelime “dışlama”dır.

 

(Sâd 38/79)
قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
(İblis) Dedi ki: “Rabbim! O zaman bana, bunların tekrar diriltilecekleri güne kadar yaşama fırsatı ver.”


(Sâd 38/80)
قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ
(Allah) Dedi ki: “Sen kendisine yaşama fırsatı verilenlerdensin,[*]

[*] A’raf 7/14-15, Hicr 15/36-37.

 
 

(Sâd 38/81)
اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ
o malum gün gelinceye kadar (ölmeyeceksin).”[*]

[*] “Malum gün” birinci sura üflendiği gündür. O gün, Allah’ın tercih ettikleri dışında bütün canlılar ölecektir. (Zümer 39/68) Bu ayetten Meleklerin de ölümlü varlıklar olduğu ancak bazılarına malum gününe kadar yaşama hakkı tanındığı anlaşılıyor. İblis, en son canlının öleceği güne kadar yaşayacaktır (Hicr 15/38).


(Sâd 38/82)
قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
(İblis de) Şöyle dedi: “Öyleyse senin gücüne yemin olsun ki onların hepsini yanlış kurgulara yönelteceğim.[*]

[*] A’raf 7/16-17, Hicr 15/39.


(Sâd 38/83)
اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ
Ancak onlardan samimiyeti onaylanmış kulların hariç”[*]

[*] Samimiyeti onaylanmış anlamı verdiğimiz ‘muhlas’ (مُخْلَص) kelimesinin mastarı ihlastır. İhlas sözlükte bir şeyi kirlilikten, bulanıklıktan temizleyip arındırmak, saflaştırmak, katıksız, arı, duru hale getirmektir. Bu kelime Kur’an’da, dini Allah’a has kılan yani Allah’ın dinine bir şey katmayıp kulluğu sadece ona yapan, riyadan ve şirkten uzak olan samimi insanların ortak vasfını ifade etmek için kullanılır. Bu vasfa sahip olana “muhlis”, bu vasfı Allah tarafından onaylanmış olana da “muhlas” denir. İblis, bu özelliğe sahip olanları yoldan çıkaramaz (Hicr 15/40).

 

(Sâd 38/84)
قَالَ فَالْحَقُّۘ وَالْحَقَّ اَقُولُۚ
(Allah) Dedi ki: “İşte bu doğru! Şu gerçeği de söyleyeyim ki,


(Sâd 38/85)
لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكَ وَمِمَّنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ اَجْمَع۪ينَ
Cehennemi kesinlikle seninle ve onlardan sana uyanların tamamıyla dolduracağım.”[*]

[*] A’raf 7/18, Hicr 15/42-43, İsra 17/63.


(Sâd 38/86)
قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُتَكَلِّف۪ينَ
(Ey Muhammed!) De ki: “Yaptığım işe karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum.[*] Böyle bir yükün altına kendiliğinden girenlerden de değilim.

[*] En’am 6/90, Yusuf 12/104, Mu’minun 23/72, Furkan 25/57, Şura 42/23, Tur 52/40, Kalem 68/46.


(Sâd 38/87)
اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ
Kur’ân, herkes için zikirden /akılda tutulması gereken doğru bilgiden başka bir şey değildir.[*]

[*] Yusuf 12/104, Enbiya 21/10, 24, 50, Yasin 36/69, Zuhruf 43/44, Kalem 68/52, Tekvir 81/27.


(Sâd 38/88)
وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَاَهُ بَعْدَ ح۪ينٍ
Onun haberini bir süre sonra kesinlikle öğreneceksiniz.”[*]

[*] Zümer 39/39-40, Zuhruf 43/89, Nebe 78/4-5, Tekasür 102/3-4.