FURKAN

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Furkan 25/1)
تَبَارَكَ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِه۪ لِيَكُونَ لِلْعَالَم۪ينَ نَذ۪يرًاۙ
Bu Furkan’ı /doğruyu yanlıştan ayıran bu Kitab’ı[1*], alemlere[2*] uyarıcı olsun[3*] diye kuluna indiren Allah, ne yüce bir bereket kaynağıdır!

[1*] Furkân, doğruyu yanlıştan ayırmak veya ayıran şey anlamında olup Allah’ın indirdiği kitapların ortak özelliğidir (Al-i İmran 3/4, Enbiya 21/48). Allah, kendini yanlışlardan koruyan müminlere de furkan yani doğruyu yanlıştan ayırma özelliği verir (Enfal 8/29).

[2*] Bunlar insan ve cin topluluklarıdır (Zariyat 51/ 56).

[3*] Uyarının kaynağı Allah’ın kitabıdır (Fussilet 41/2-3) Allah’ın resulü uyarma ve müjdeleme işini, o kitap ile yapar (Hud 11/2).


(Furkan 25/2)
اَلَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْد۪يرًا
Allah; göklerin ve yerin hakimiyeti sadece kendisinde olan, çocuk edinmemiş olan, hakimiyette ortağı bulunmayan[1*] ve her şeyi yaratıp ölçüsünü belirlemiş olandır[2*].

[1*] En’am 6/101, İsra 17/111, Cin 72/3, İhlas 112/1-4.

[2*] A’la 87/1-3.


(Furkan 25/3)
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلَا حَيٰوةً وَلَا نُشُورًا
Kendileri yaratılmış olup hiçbir şey yaratamayan; kendilerine fayda ya da zarar sağlayamayan; öldürmeye, yaşatmaya ve tekrar diriltmeye güçleri yetmeyenleri Allah ile aralarında ilahlar edindiler[*].

[*] A’raf 7/191, Nahl 16/20, 73, Yasin 36/74-75, Rad 13/16, Sebe 34/22, Fatır 35/13.


(Furkan 25/4)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌۨ افْتَرٰيهُ وَاَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ اٰخَرُونَۚۛ فَقَدْ جَٓاؤُ۫ ظُلْمًا وَزُورًاۚۛ
Kafirlik edenler /ayetleri görmezlikte direnenler “Bu bir düzmecedir, onu Muhammed uydurmuştur[1*], başka bir topluluk da ona yardım etmiştir[2*].” dediler. Böylece haksızlık etme ve yalan söyleme noktasına vardılar.

[1*] Yunus 10/38, Hud 11/13, 35, Enbiya 21/5, Secde 32/3, Sebe 34/8, Ahkaf 46/8, Hakka 69/44-48.

[2*] Nahl 16/103.


(Furkan 25/5)
وَقَالُٓوا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلٰى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَاَص۪يلًا
Bir de şunu dediler: “Bu; öncekilerin yazılarıdır[*], Muhammed onlardan derleyip toplamaktadır. Bu ona sabah akşam yazdırılıyor.”

[*] Ayette geçen esâtîr (أَسَاطِيرُ) kelimesi, bir şeye hiza vermek, saf tutturmak anlamına gelen satr (سطر) kökünden türemiş olan usture (اسطورة) kelimesinin çoğuludur.. Satara (سَطَرَ) fiilinin “yazı yazmak” anlamına gelmesi, harflerin hizaya sokulması, anlamlı bir şekilde sıralanması sebebiyledir. Dokuz yerde geçen esâtîru’l-evvelîn (أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ) ifadesi, Kur’an’da anlatılanların yeni şeyler olmadığını, önceki kitaplarda olanların tekrarı olduğunu belirtmek için kafirlerin kullandıkları alaycı bir ifadedir. Bunu söyleyerek Kur’an’ın önceki kitapları tasdikini istismar etmeye çalışmışlardır (En’am 6/25, Enfal 8/31, Nahl 16/24, Müminun 23/83, Neml 27/68, Ahkaf 46/18, Kalem 68/15, Mutaffifin 83/13).


(Furkan 25/6)
قُلْ اَنْزَلَهُ الَّذ۪ي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَح۪يمًا
De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki bütün sırları bilen Allah indirmiştir[*]. O, daima bağışlayan ve ikramı bol olandır.”

[*] Hicr 15/9, Taha 20/1-4, Şuara 26/192-195, Secde 32/2-3, Fussilet 41/41-42, İnsan 76/23


(Furkan 25/7)
وَقَالُوا مَا لِ‌هٰذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْش۪ي فِي الْاَسْوَاقِۜ لَوْلَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذ۪يرًاۙ
Şunu da dediler: “Bu nasıl bir elçi ki yiyip içiyor, çarşıda pazarda dolaşıyor! Ona bir melek indirilseydi de o da onunla birlikte uyarıcı olsaydı ya[*]!

[*] En’am 6/8, İsra 17/90-95, Furkan 25/20


(Furkan 25/8)
اَوْ يُلْقٰٓى اِلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَاۜ وَقَالَ الظَّالِمُونَ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلًا مَسْحُورًا
Veya ona bir hazine verilseydi yahut ürününden yiyeceği bir bahçesi olsaydı[1*]!” O zalimler /yanlışlar içinde olanlar şunu da dediler: “Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz[2*]!”

[1*] Hud 11/12.

[2*] İsra 17/47.


(Furkan 25/9)
اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ سَب۪يلًا۟
Baksana, seninle ilgili nasıl benzetmeler yapıyorlar! Onlar bu şekilde sapıttılar, artık doğru yola gelemezler[*].

[*] İsra 17/48.


(Furkan 25/10)
تَبَارَكَ الَّذ۪ٓي اِنْ شَٓاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْرًا مِنْ ذٰلِكَ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُورًا
Gerek görürse[*] sana daha iyisini -içinden ırmaklar akan bahçeleri- verecek ve senin için köşkler oluşturacak olan Allah, ne yüce bir bereket kaynağıdır!

[*] Şâe (شاء) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz:

http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html


(Furkan 25/11)
بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَاَعْتَدْنَا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَع۪يرًاۚ
Aslında onlar o saat[*] konusunda yalana sarıldılar. O saat konusunda yalana sarılanlar için alevli bir ateş hazırladık.

[*] Yanlış yolda gidenleri, şiddetli bir şekilde sarsacak olan saat, yeniden diriliş saatidir (En’am 6/31, A’raf 7/187, Nahl 16/77, Kehf 18/21, 36, Hac 22/1-6-7, Rum 30/12-16, 55, Lokman 31/34, Ahzab 33/63, Sebe 34/3, Zuhruf 43/66, Muhammed 47/18, Naziat 79/42-46).


(Furkan 25/12)
اِذَا رَاَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظًا وَزَف۪يرًا
O alevli ateş onları uzak bir yerden görünce, onlar onun çatırtısını ve uğultusunu duyarlar.


(Furkan 25/13)
وَاِذَٓا اُلْقُوا مِنْهَا مَكَانًا ضَيِّقًا مُقَرَّن۪ينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُورًاۜ
Kelepçelenmiş halde[1*], cehennemin dar bir yerine atıldıklarında da orada yok olup gitmek için yalvarırlar[2*].

[1*] İbrahim 14/49, Mü’min 40/71, Hakka 69/32, İnsan 76/4.

[2*] İnşikak 84/10-11.


(Furkan 25/14)
لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُورًا وَاحِدًا وَادْعُوا ثُبُورًا كَث۪يرًا
“Bugün yok olmak için bir kez yalvarmayın, yok olmak için çok kez yalvarın!” (denir)[*]

[*] Zuhruf 43/77.


(Furkan 25/15)
قُلْ اَذٰلِكَ خَيْرٌ اَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ كَانَتْ لَهُمْ جَزَٓاءً وَمَص۪يرًا
De ki: “Bu (cehennem) mu iyi, yoksa muttakilere /yanlışlardan sakınanlara vaat edilen kalıcı cennet mi? Orası onlar için hem bir ödül hem de varılacak son yerdir.”


(Furkan 25/16)
لَهُمْ ف۪يهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَ خَالِد۪ينَۜ كَانَ عَلٰى رَبِّكَ وَعْدًا مَسْؤُ۫لًا
Orada istedikleri her şey onların olacak ve ölümsüz olarak kalacaklardır. Bu, Rabbinin (gerçekleştireceğini) üstlendiği bir vaattir.


(Furkan 25/17)
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَيَقُولُ ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّب۪يلَۜ
Onları (kıyamet konusunda yalana sarılanları), Allah ile aralarına koyup kulluk ettikleri ile beraber topladığı gün onlara şöyle diyecektir: “Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?”


(Furkan 25/18)
قَالُوا سُبْحَانَكَ مَا كَانَ يَنْبَغ۪ي لَنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ وَلٰكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى نَسُوا الذِّكْرَۚ وَكَانُوا قَوْمًا بُورًا
Onlar şöyle cevap vereceklerdir: “Sana içten boyun eğeriz; senin dışında herhangi bir varlığın bize senden daha yakın olacağını kabul etmemiz söz konusu olamaz. Lakin sen onlara ve babalarına o kadar nimet verdin ki sonunda o zikri /senin kitabını unuttular ve kaybetmiş bir topluluğa dönüştüler[*].”

[*] Maide 5/116-117, Fecr 89/15-16.


(Furkan 25/19)
فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِمَا تَقُولُونَۙ فَمَا تَسْتَط۪يعُونَ صَرْفًا وَلَا نَصْرًاۚ وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَب۪يرًا
Onlara şöyle denilecek: “Araya koyduklarınız, söylediklerinizi kesin bir dille yalanladılar. Artık herhangi bir azabı kendinizden savmaya da bir yardım görmeye de imkanınız yoktur. Aranızdan kim yanlış yapmakta ileri gitmişse (kendisi yoldan çıktığı gibi sizi de çıkarmışsa[*]) ona büyük bir azap tattıracağız.”

[*] A’raf 7/44-45


(Furkan 25/20)
وَمَٓا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ اِلَّٓا اِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الْاَسْوَاقِۜ وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ اَتَصْبِرُونَۚ وَكَانَ رَبُّكَ بَص۪يرًا۟
Senden önce gönderdiğimiz elçiler de elbette (senin gibi) yiyip içer ve çarşıda pazarda dolaşırdı. Kiminizi kiminiz için zor bir imtihan[1*] vesilesi kıldık, (bakalım) sabredebilecek misiniz[2*]? Senin Rabbin daima görür.

[1*] “Fitne”, altını içindeki yabancı maddelerden ayırmak için ateşe sokmaktır (Müfredat). Kur’an’da bu kelime imtihan (A’râf 7/155), aldatma (A’râf 7/27), cehennem azabı (Zariyât 51/10-14) ve savaş (Bakara 2/216) anlamlarında kullanılmıştır.

[2*] Bakara 2/155, Muhammed 47/31.


(Furkan 25/21)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ نَرٰى رَبَّنَاۜ لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْ عُتُوًّا كَب۪يرًا
Allah’ın huzuruna çıkma konusuna ilgi duymayanlar: “Melekler bize de indirilse olmaz mı ya da Rabbimizi görsek!” derler. Onlar kendilerini büyük görürler de büyük bir azgınlığa düşerler.


(Furkan 25/22)
يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلٰٓئِكَةَ لَا بُشْرٰى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِم۪ينَ وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَحْجُورًا
Melekleri görecekleri gün bu suçluları sevindirecek hiçbir şey olmayacaktır. Melekler onlara daima: “Yasak! Yasak!” diyeceklerdir.


(Furkan 25/23)
وَقَدِمْنَٓا اِلٰى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَٓاءً مَنْثُورًا
Yaptıkları her bir işi ele almış[1*] ve toz duman haline getirmiş oluruz[2*].

[1*] Onlar için de tartı kurulacak, günahları sevaplarından fazla geldiği için cehenneme gitmek zorunda kalacaklardır (Müminun 23/102-103, Zilzal 99/1-8). Ahirette herkese, yaptığı amele göre farklı dereceler verilecektir (İsra 17/18-21).

[2*] Bakara 2/264, Al-i İmran 3/117, Hud 11/16, İbrahim 14/18, Nur 24/39.


(Furkan 25/24)
اَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا وَاَحْسَنُ مَق۪يلًا
O gün cennet ahalisinin yerleştiği yerler pek iyi, dinlenme yerleri pek güzeldir.


(Furkan 25/25)
وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَٓاءُ بِالْغَمَامِ وَنُزِّلَ الْمَلٰٓئِكَةُ تَنْز۪يلًا
Göğün bulut kümeleriyle bölüneceği ve meleklerin bölük bölük indirileceği gün[*];

[*] Gökyüzü, yaratılmadan önce duman halindeydi. (Fussilet 41/11) “Yerin başka yere dönüştürüldüğü, göklerin de dönüştürüldüğü günde. (İbrahim 14/48) Yani Kıyamet /mezardan kalkış gününde yaratılış tekrarlanmış olacaktır. "Gök açılmış, orada kapılar oluşmuş olur." (Nebe' 78/19) Gök kapıları, bu beyaz bulutların arası olmalıdır. 


(Furkan 25/26)
اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍۨ الْحَقُّ لِلرَّحْمٰنِۜ وَكَانَ يَوْمًا عَلَى الْكَافِر۪ينَ عَس۪يرًا
O gün tüm hakimiyet sadece Rahman’ın /iyiliği sonsuz olanındır[*]. O gün kâfirler için zor bir gündür.

[*] Bakara 2/254, İnfitar 82/19.


(Furkan 25/27)
وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلٰى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَب۪يلًا
Yanlış yapan her kişi, o gün iki elini ısırarak şöyle der: “Keşke bu resul ile aynı yolu tutsaydım[*].

[*] Al-i İmran 3/103, Ahzab 33/66-67.


(Furkan 25/28)
يَا وَيْلَتٰى لَيْتَن۪ي لَمْ اَتَّخِذْ فُلَانًا خَل۪يلًا
Yazık ettim kendime. Keşke falanca kişiyi samimi dost edinmeseydim.


(Furkan 25/29)
لَقَدْ اَضَلَّن۪ي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ اِذْ جَٓاءَن۪يۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْاِنْسَانِ خَذُولًا
Doğru bilgi /Allah’ın kitabı bana geldikten sonra beni ondan o uzaklaştırdı. Şeytanlar[*] insanı, yüzüstü bırakır.”

[*] Şeytan, hem insandan olur hem de cinlerden (En’am 6/112,  Nas 114/4-5).


(Furkan 25/30)
وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ اِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هٰذَا الْقُرْاٰنَ مَهْجُورًا
(O gün) Elçimiz de şöyle der: “Rabbim, benim halkım bu Kur’ân’ı (onun hükümlerini) terk edilmiş hale getirdiler[*].”

[*] Nebîmiz şöyle buyurmuştur: Ashabımdan bir grup sol tarafa alınacak, ben; “Ashabım! Ashabım!” diyeceğim. Allah Teâlâ diyecek ki; “Bunlar, senin ayrılmandan sonra sürekli geriye gittiler.” Ben de salih kul İsa’nın dediği gibi diyeceğim:“... İçlerinde bulunduğum sürece onları görüyordum. Beni vefat ettirince gören yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin. Eğer azab edersen, onlar senin kullarındır. Bağışlarsan şüphesiz sen güçlüsün, doğrusunu yaparsın (Maide 5/117-118).” (Buhari, Enbiya, 8)

 


(Furkan 25/31)
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِنَ الْمُجْرِم۪ينَۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ هَادِيًا وَنَص۪يرًا
Her nebiye bir kısım suçluları işte böyle düşman ettik[*]. Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.

[*] Enam 6/112.


(Furkan 25/32)
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ جُمْلَةً وَاحِدَةًۚ كَذٰلِكَ لِنُثَبِّتَ بِه۪ فُؤٰادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْت۪يلًا
Kâfirlik edenler /görmezlikte direnenler: “Kur’an ona, bir seferde toptan indirilseydi ya!” dediler. Böyle (parça parça) indirilmesi, gönlünü ona sabitleyelim diyedir[1*]. Biz onu sana bağlantılarıyla kısım kısım aktardık[2*].

[1*] Hud 11/120.

[2*] İsra 17/106, Müzzemmil 73/4-5.


(Furkan 25/33)
وَلَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ اِلَّا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاَحْسَنَ تَفْس۪يرًاۜ
Bunların sana getirdikleri herhangi bir örnek yoktur ki biz sana onun doğrusunu ve en güzel açıklamasını getirmiş olmayalım.


(Furkan 25/34)
اَلَّذ۪ينَ يُحْشَرُونَ عَلٰى وُجُوهِهِمْ اِلٰى جَهَنَّمَۙ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَاَضَلُّ سَب۪يلًا۟
Onlar, yüz üstü cehenneme toplanacak olanlardır. İşte onlar en kötü yerde ve en sapık yoldadırlar[*].

[*] A’raf 7/44-45.


(Furkan 25/35)
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَا مَعَهُٓ اَخَاهُ هٰرُونَ وَز۪يرًاۚ
Musa’ya Kitabı verdik. Kardeşi Harun’u da ona yardımcı yaptık.


(Furkan 25/36)
فَقُلْنَا اذْهَبَٓا اِلَى الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْم۪يرًاۜ
O ikisine: “Ayetlerimiz karşısında yalana sarılan şu topluluğa gidin.” dedik. Sonunda onları yerle bir ettik.


(Furkan 25/37)
وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ اَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ اٰيَةًۜ وَاَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ عَذَابًا اَل۪يمًاۚ
Nuh’un halkını da… Kendilerine gelen elçileri[*] yalanlayınca onları boğduk ve insanlar için ibret yaptık. Yanlış yapanlar için acıklı bir azap hazırlamışızdır.

[*] Nuh kavmine nebi resul yani vahiy alan elçi olarak sadece Nuh a.s. gönderilmiştir. Nuh’a (a.s.) inananlar içinden, ona inen ayetleri insanlara tebliğ eden müminler de Nuh kavmi içinde resullük yani elçilik yapmış olanlardır (Şuara 26/105).


(Furkan 25/38)
وَعَادًا وَثَمُودَا۬ وَاَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُونًا بَيْنَ ذٰلِكَ كَث۪يرًا
Ad’ı, Semud’u, Res ahalisini ve bunların arasında yaşayan nice nesilleri de...


(Furkan 25/39)
وَكُلًّا ضَرَبْنَا لَهُ الْاَمْثَالَۘ وَكُلًّا تَبَّرْنَا تَتْب۪يرًا
Hepsine de ders alacakları örnekler verdik. (Ama dinlemeyince) hepsini kırıp geçirdik.


(Furkan 25/40)
وَلَقَدْ اَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّت۪ٓي اُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِۜ اَفَلَمْ يَكُونُوا يَرَوْنَهَاۚ بَلْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ نُشُورًا
Bunlar, felâket yağdırılmış o yerlere elbette uğradılar; oraların halini görmediler mi[1*]? Aslında bunlar, tekrar dirilme konusuna ilgi duymuyorlar[2*].

[1*] Önceki milletlerin helak edilmelerine ait kanıtlar bugün bile görülebilmektedir. Volkanik patlamalar ve büyük depremler gibi olaylara ait bu kanıtlar bugün bile gözlemlenebilmektedir (Hicr 15/74-76, Saffat 37/137-138).

[2*] En’âm 6/27-31.


(Furkan 25/41)
وَاِذَا رَاَوْكَ اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُوًاۜ اَهٰذَا الَّذ۪ي بَعَثَ اللّٰهُ رَسُولًا
Seni gördüklerinde sadece hafife alıyor şöyle diyorlar: “Allah’ın elçi olarak görevlendirdiği bu mu!


(Furkan 25/42)
اِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ اٰلِهَتِنَا لَوْلَٓا اَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَاۜ وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ح۪ينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ اَضَلُّ سَب۪يلًا
Eğer ilahlarımıza bağlılıkta sebat göstermeseydik az kalsın bizi onların yolundan saptıracaktı.” (Bu kafirler) Azabı görünce, yoldan sapmış olanın kim olduğunu öğreneceklerdir.


(Furkan 25/43)
اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَك۪يلًاۙ
Kendi arzusunu kendine ilah edineni[*] gördün mü? Onu sen mi savunacaksın?

[*] Kendi nefislerini, arzu ve isteklerini öne alıp Allah’ın emirlerini ikinci sıraya atanlar (Bakara 2/171, Casiye 45/23, Naziat 79/37-39).


(Furkan 25/44)
اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَۜ اِنْ هُمْ اِلَّا كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَب۪يلًا۟
Onların çoğunun sana kulak verdiğini veya doğru bağlantı kurduğunu mu sanıyorsun? Onlar ancak en’âm[*] (koyun, keçi, sığır, deve) gibidirler, hatta onlar çok sapkın bir yoldadırlar!

[*] En’am 6/143-144.


(Furkan 25/45)
اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّۚ وَلَوْ شَٓاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنًاۚ ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَل۪يلًاۙ
Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? İsteseydi onu hareketsiz kılardı. Güneşi de gölgenin delili /sebebi yaptık.


(Furkan 25/46)
ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضًا يَس۪يرًا
Sonra gölgeyi yavaşça kendimize (yukarıya) çektik (ve kısalttık).


(Furkan 25/47)
وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِبَاسًا وَالنَّوْمَ سُبَاتًا وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُورًا
Geceyi sizin için örtü, uykuyu yatıp dinlenme vakti olarak oluşturan; gündüzü de kalkıp yayılma vakti yapan odur.


(Furkan 25/48)
وَهُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۚ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً طَهُورًاۙ
Rahmetinden /ikramından önce rüzgarları müjdeci olarak gönderen ve gökten temiz bir su indiren[*] de odur.

[*] Sözlükte eğmek/bükmek/çevirmek anlamındaki left (لفت) kökünden türeyen iltifât, bir şeyi yöneldiği taraftan başka bir tarafa çevirmek anlamına gelir. Terim olarak iltifat, üslupla ilgili edebî bir sanattır. Kullanıldığı yerlerde ifadeye tehdit ve korkutma, tenbih, kınama, silkeleme, uyarma ve hatırlatma, sebep gösterme, talebin önemini ifade etme gibi anlamlar katar. Dinleyicinin ilgi ve dikkatini canlı tutmayı sağlar. İltifat; kişide, tekillik-çoğullukta ve zamanda yapılabilir. Türkçede de benzer amaçlarla, konuşurken kişi değiştirme, tekil kişiyi çoğul zamirle ifade etme ve kipte değişiklik yapma vardır: ancak her dilin dinamikleri kendine özgü olduğu için bir dilden başka bir dile çeviri yapılırken aynı anlam inceliklerini yansıtmak her zaman mümkün olmaz. Bu yüzden mealimizde Kur’an’da geçen iltifat sanatlı söyleyişler, Türkçede daha iyi anlaşılması amacıyla yer yer lafzen değil, manen aktarılmıştır.


(Furkan 25/49)
لِنُحْيِيَ بِه۪ بَلْدَةً مَيْتًا وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَٓا اَنْعَامًا وَاَنَاسِيَّ كَث۪يرًا
Bunu, o suyla ölü bir bölgeyi canlandıralım, yarattığımız hayvanların[*] ve insanlardan bir çoğunun su ihtiyacını karşılayalım diye yaparız.

[*] Ayette geçen en’am kelimesi her ne kadar koyun, keçi, sığır ve deve anlamında olsa da (En’am 6/143-144) burada bütün hayvanların kastedildiği açıktır. Onun için meal hayvanlar şeklinde verilmiştir.


(Furkan 25/50)
وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُواۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُورًا
Biz onu, doğru bilgilerini kullansınlar diye aralarında halden hale çevirdik[*]. Ama insanların çoğu, nankörlük dışında her şeye direnir.

[*] “Çevirdik” anlamı verdiğimiz kelimenin kökü SARF (صرف)’tır. Bir şeyin yönünü değiştirmek, bir halden başka bir hale döndürmek, dönüştürmek anlamına gelir. Suyun hem özellik (katı-sıvı-gaz) hem de yer olarak değiştirilip dönüştürülmesi, onun çevrilmesi anlamlarını kapsar. Günümüzde ‘su çevrimi’ olarak bilinen kavramı ve suyun hallerini bu kelime ile ifade eder (A'raf 7/57-58, Muminun 23/18-19, Vakıa 56/68-70.


(Furkan 25/51)
وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذ۪يرًاۘ
Gerek görseydik her yerleşim yerinden bir uyarıcı çıkarırdık.


(Furkan 25/52)
فَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَجَاهِدْهُمْ بِه۪ جِهَادًا كَب۪يرًا
Sen kâfirlere /ayetleri görmezlikte direnenlere boyun eğme; onlara karşı bununla (Kur’ân ile) tüm gücünü kullanarak büyük bir mücadeleye giriş.


(Furkan 25/53)
وَهُوَ الَّذ۪ي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۚ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَحْجُورًا
İki denizi birbirine salan odur. Biri tatlı ve lezzetli, öbürü tuzlu ve acıdır. Aralarına da bir engel, aşılmaz bir sınır koymuştur[*].

[*] Rahman 55/19-20. Fatır 35/12, Neml 27/61.


(Furkan 25/54)
وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ مِنَ الْمَٓاءِ بَشَرًا فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًاۜ وَكَانَ رَبُّكَ قَد۪يرًا
Beşeri sudan yaratan, ona soy ve evlilik bağı belirleyen odur. Ölçüyü koyan senin Rabbin’dir.


(Furkan 25/55)
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْۜ وَكَانَ الْكَافِرُ عَلٰى رَبِّه۪ ظَه۪يرًا
Kendilerine bir faydası olmayan, zarar da vermeyen birini Allah ile aralarına koyup kulluk ediyorlar. Kâfir, Rabbine karşı başkasına destek olur.


(Furkan 25/56)
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًا
Biz seni, sadece müjdeci ve uyarıcı olasın diye elçi gönderdik.


(Furkan 25/57)
قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اَنْ يَتَّخِذَ اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلًا
De ki: “Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, sadece Rabbinin yolunu tercih edenler olmanızı istiyorum[*]”.

[*] Şura 42/23.


(Furkan 25/58)
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذ۪ي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِه۪ۜ وَكَفٰى بِه۪ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يرًاۚۛ
Ölmeyen, hep diri olana dayan! Her şeyi mükemmel yapması sebebiyle ona yönel! Kullarının günahlarından Allah’ın haberdar olması yeter!


(Furkan 25/59)
اَلَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۚۛ اَلرَّحْمٰنُ فَسْـَٔلْ بِه۪ خَب۪يرًا
O Allah; gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde[1*] yaratan ve sonra arşa[2*] /yönetimin başına geçendir. O, Rahman’dır[3*]. Sen (ne isteyeceksen) her şeyden haberdar olan Rahman’dan iste.

[1*] Bu Allah’a göredir. Bize göre altı bin yıl eder (Secde 32/5).

[2*] Arş, üst yönetim makamını gösteren mecaz ifadedir (Yusuf 12/100, Neml 27/23). Türkçede onun yerine padişahlar için "taht", diğer yöneticiler için "koltuk" kelimesi kullanılır.

[3*] Rahman kelimesi rahmet kökünden türemiştir ve aynı kökten olan rahim kelimesi gibi Allah’ın sıfatlarındandır. Rahmet, iyilik ve ikramı gerektiren incelik anlamındadır. Allah’ın sıfatı olarak kullanılınca sadece iyilik ve ikram anlamı kastedilir (Müfredât). Ceninin doğum zamanına kadar gelişimini sürdürdüğü üreme organına rahim denir. Çünkü kadının rahmi ceninin tüm ihtiyaçlarının karşılandığı yerdir. Yüce Allah da tüm varlıkların ihtiyaçlarını karşılar. Bu sebeple Allah’ın sıfatı olarak rahman, rahmeti her şeyi kuşatan anlamındadır. Bu özellik Allah’tan başkasında olmaz. Çünkü Allah’tan başkasının iyiliği sonsuz olamaz. Kuran’ın da rahmet olması, insanların ihtiyacı olan her şeyi karşılayan kitap olması sebebiyledir.


(Furkan 25/60)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمٰنُۗ اَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُورًا۟
Onlara: “Rahman’a secde edin/ sadece O’nun karşısında eğilin!” dense “Rahman /iyiliği sonsuz olan da kimmiş? Senin istediğine mi secde edeceğiz!” derler. Bu, sana olan nefretlerini artırır.


(Furkan 25/61)
تَبَارَكَ الَّذ۪ي جَعَلَ فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجًا وَجَعَلَ ف۪يهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُن۪يرًا
Gökte burçlar oluşturan, içlerine bir ışık kaynağını (Güneşi) ve ışığı yansıtan Ay’ı koyan zat[*]; ne yüce bir bereket kaynağıdır!

[*] Yunus 10/5, Nuh 71/16.


(Furkan 25/62)
وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُورًا
Doğru bilgi edinmek isteyenler veya görevlerini yerine getirmek isteyenler için geceyi ve gündüzü art arda oluşturan odur.


(Furkan 25/63)
وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا
Rahman’ın kulları, yeryüzünde alçak gönüllülükle yürüyenlerdir. Cahillik edenler onlarla konuşunca, faydalı sözler[*] söylerler.

[*] Selam sözcüğüne “faydalı sözler” anlamı vermemizin sebebi, cahillerin müminlerin yanına gelip onlarla konuşmak istemeleridir. Bu durumda onlara söylenecek selam sözü faydalı sözler olmalıdır. Bu; cahillere yani bilerek veya bilmeyerek kendini tutamayan kimselere karşı takınılacak tavırdır. Furkan Suresinin 25/4-17 ve sonraki ayetlerinde, Nebimize karşı cahilce söz söyleyenlere verilen verilen faydalı cevaplar, bizim için birer örnektir. Allah’ın ayetlerini alaya alanlara karşı takınılacak tavır ise şu ayetlerde belirtilmiştir: Nisa 4/140, En’am 6/68-69, Müminun 23/96, Fussilet 41/34.


(Furkan 25/64)
وَالَّذ۪ينَ يَب۪يتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا
Geceleri Rablerine secde eder ve kıyama dururlar[*].

[*] Gece, dinlenme vakti olduğu için tamamen uyanık geçirilmez. İlgili âyetler şöyledir: “Geceleri az uyurlar. Seher vakitlerinde bağışlanma dilerler.” (Zâriyât 51/17-18) “Bunlar kendilerini yataklarından kaldırır, korku ve umutla Rablerine yalvarırlar.” (Secde 32/16)

(Furkan 25/65)
وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَۗ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًاۗ
Onlar şöyle derler: “Rabbimiz, cehennem azabını bizden sav! Onun azabı bitmek bilmeyen bir sıkıntıdır.


(Furkan 25/66)
اِنَّهَا سَٓاءَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا
Orası ne kötü yerleşme ve kalma yeridir!”


(Furkan 25/67)
وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَامًا
Onlar; harcama yaparken[*] savurganlık etmezler, cimrilik de yapmazlar. İkisinin arası bir yol tutarlar.

[*] “Harcama yaparken” anlamı verdiğimiz sözcük “infak”tır. İnfak hem kendisi ve ailesi için yapılan harcamaları hem de iyilik için başkasına yapılan harcamaları kapsar.


(Furkan 25/68)
وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَامًاۙ
Onlar, Allah ile beraber başka bir ilahı yardıma çağırmazlar[1*]. Allah’ın dokunulmaz kıldığı bir canı haklı bir sebep olması dışında[2*] öldürmezler; zina da etmezler. Kim bunları yaparsa işlediği suçun cezasını bulur[3*].

[1*] İsra 17/22, 39.

[2*] Haklı sebepler; kısas (Bakara 2/178), savaşta vuruşma anı (Muhammed 47/4) ve terör (Mâide 5/33) suçlarının cezasıdır.

[3*] Ayette esâm şeklinde geçen (إِثْمَ) ism, kişiyi sevaptan yani iyiliklerden ve doğal yapısından uzaklaştıran davranış anlamındadır (Müfredât). Adam öldürenler kısas (Bakara 2/179), zina edenler de 100 kırbaç cezası (Nur 24/2) ile cezalandırılırlar.


(Furkan 25/69)
يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪ مُهَانًاۗ
Kıyamet günü[1*] azabı ikiye katlanır[2*]. O azabın içinde alçaltılmış olarak sürekli kalır.

[1*] Kıyamet günü, yeniden dirilişle başlayıp sonsuza kadar devam eden zamandır (A’raf 7/32).

[2*] Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Bir iyilikle gelene onun on katı verilir. Bir kötülükle gelen ise sadece dengi ile cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.” (En’am 6/160) Herkes önce yaptığının karşılığını görür sonra onun dengiyle cezalandırılır. Böylece ceza ikiye katlanmış olur. Ahirette ceza görmemek için tövbe gerekir (Nisa 4/110).

(Furkan 25/70)
اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا
Ama kim tövbe eder /dönüş yapar, inanıp güvenir ve iyi işler yaparsa, Allah işte onların kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allah daima bağışlayan ve ikramı bol olandır[*].

[*] Taha 20/82. Bu ayetin Tevrat’taki benzeri şöyledir: “Ölecek olan günah işleyen kişidir. Oğul babasının suçundan sorumlu tutulamaz, baba da oğlunun suçundan sorumlu tutulamaz. Doğru kişi doğruluğunun, kötü kişi kötülüğünün karşılığını alacaktır. Kötü kişi işlediği bütün günahlardan döner, buyruklarıma uyar, adil ve doğru olanı yaparsa, (ahirette) kesinlikle yaşayacak, ölmeyecektir.  İşlediği günahlardan hiçbiri ona karşı anılmayacaktır. Doğruluğu sayesinde yaşayacaktır.” (Hezekiel 18/20-22)


(Furkan 25/71)
وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَاِنَّهُ يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ مَتَابًا
Çünkü kim tövbe eder ve iyi işler yaparsa Allah’a, gerçek anlamda dönüş yapmış olur.


(Furkan 25/72)
وَالَّذ۪ينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَۙ وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا
Rahman’a kulluk edenler, yalan yanlış şeylere şahitlik etmezler[1*]. Bir faydası olmayan şeylere rastladıkları zaman da ağır başlı bir şekilde geçip giderler[2*].

[1*] Nisa 4/135

[2*] En’âm 6/68-69.


(Furkan 25/73)
وَالَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا
Onlara Rablerinin ayetleri anlatılınca sağırmış ve körmüş gibi davranarak konuyu geçiştirmezler[*].

[*] Meryem 19/58.


(Furkan 25/74)
وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَامًا
Onlar şöyle dua ederler: “Rabbimiz! Bize gözümüzü gönlümüzü aydınlatan eşler ve evlatlar ver. Bizi müttakilere /yanlışlardan sakınanlara önder yap[*].”

[*] Müttakî, kendini koruyandır (Lisan). Allah’ın dini fıtrat, yani doğal yapıya koyduğu kanun ve kurallar bütünü olduğu (Rum 30/30) için müttakî, fıtratını koruyan, yanlış yapmaktan sakınan kişidir (Bakara 2/2).


(Furkan 25/75)
اُو۬لٰٓئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا وَيُلَقَّوْنَ ف۪يهَا تَحِيَّةً وَسَلَامًاۙ
Gösterdikleri sabra karşılık onlar yüksek konaklarla ödüllendirilir, orada iyilik dilekleri ve selam ile karşılanırlar.


(Furkan 25/76)
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا
Orada ölümsüzleşeceklerdir. Orası ne güzel yerleşme ve kalma yeridir!


(Furkan 25/77)
قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْۚ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا
De ki: “Rabbimin sizi (kulluğa) çağırması olmasa size ne diye önem versin ki! Ama siz (ey kâfirler, bu çağrı karşısında) hep yalana sarıldınız. O yalan yakanıza yapışacaktır.

[*] Allah Teala yeryüzündeki her şeyi insanlar ve cinler için yarattı (Bakara 2/29, Rahman 55/14 ve devamı), gökteki Güneş ve Ay’ı, hatta yerdeki her şeyi onların hizmetine verdi (Casiye 45/13), kimseden kendi zatı için bir rızık istemedi (Zariyat 51/57). Kulluğu sadece kendisine yapmalarını emretti (Bakara 2/21). Böylece Allah insanı ve cinleri öncelikle kendisine kulluk etmeye, yaptıklarına karşılık da cennete davet etti. İşte Allah’ın bu daveti olmasaydı, insan ve cinlerin yaratılmasının bir anlamı olmazdı. Zira, Allah hiçbir şeyi boşu boşuna yaratmaz (Enbiya 21/12).