ŞURA

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Şura 42/1)
حٰمٓ
Hâ-Mîm[*]!

[*] Bu harflere huruf-u mukattaa /birbiri ile bağlantısı kesilmiş harfler denir. Bunların Nebîmize sorulduğuna dair elde rivayet olmaması, bilinen bir anlamının olduğunu gösterir. Yoksa müşrikler bunu dillerine dolar, Nebîmizi sürekli rahatsız ederlerdi. Bununla ilgili sorular, İslam’ın Arap yarımadası dışına yayılmasından sonra başlamıştır.

Bu harflerle başlayan yirmi dokuz sureden yirmi beşinde Kur’an’a, dördünde de önemli bir konuya vurgu yapılıyor olmasından onların dikkatleri toplama görevi yaptığı anlaşılır. Türkçede böyle bir kullanım yoktur.


(Şura 42/2)
عٓسٓقٓ۠
Ayn-Sîn-Kâf!


(Şura 42/3)
كَذٰلِكَ يُوح۪ٓي اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۙ اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Daima üstün olan ve doğru hükümler veren Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder[*].

[*] Nisa 4/163.


(Şura 42/4)
لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur[*]. O, pek yücedir, pek büyüktür.

[*] Nisa 4/126, İbrahim 14/2, Nahl 16/52, Tâhâ 20/6, Hac 22/64.


(Şura 42/5)
تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْاَرْضِۜ اَلَٓا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
(Allah’a saygılarından dolayı) Gökler üst taraflarından neredeyse parçalanacaklar[1*]. Melekler ise her şeyi mükemmel yapması sebebiyle Rablerine boyun eğer ve yeryüzündekilerin bağışlanmaları için talepte bulunurlar[2*]. Bilin ki Allah, çok bağışlayan, ikramı bol olandır.

[1*] Meryem 19 /88-92, Ahzab 33/72.

[2*] A’raf 7/206, Enbiya 21/19-20, Mü’min 40/7-9, Fussilet 41/38.


(Şura 42/6)
وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهُ حَف۪يظٌ عَلَيْهِمْۘ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَك۪يلٍ
Allah ile aralarına veliler koyanlar[1*] var ya, Allah onları gözlemektedir! Sen onlar üzerinde vekil /yetkili değilsin[2*].

[1*] Ankebut 29/41, Zümer 39/3.

[2*] En’am 6/66,107, Zümer 39/41.


(Şura 42/7)
وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ اُمَّ الْقُرٰى وَمَنْ حَوْلَهَا وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ فَر۪يقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَر۪يقٌ فِي السَّع۪يرِ
İşte sana böyle Arapça bir Kur’ân[1*] vahyettik ki bütün kentlerin merkezini (Mekke’yi[2*]) ve onun çevresinde olanları uyarasın[3*]. Geleceğinden şüphe olmayan toplanma günü[4*] konusunda da uyarasın. (O gün insanların) Bir kesimi cennette, bir kesimi de alevli ateşin içinde olacaktır[5*].

[1*] Yusuf 12/2, Taha 20/113-114, Zümer 39/28, Fussilet 41/3, Zuhruf 43/3, Ahkaf 46/12.

[2*] Mekke, bütün yerleşim yerlerinin merkezi, çevresi de bütün dünyadır. Resulullah tüm insanlara elçi olarak gönderilmiştir. (En’am 6/92, A’raf 7/158, Hac 22/49, Furkan 25/1, Sebe 34/28).

[3*] En’am 6/90, Yusuf 12/103-104, Enbiya 21/107, َFurkan 25/1,

[4*] Teğabun 64/9.

[5*] A’raf 7/30.

 


(Şura 42/8)
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَهُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشَٓاءُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ۜ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
Tercihi Allah yapsaydı[1*] onları kesinlikle tek bir ümmet haline getirirdi[2*] ama o, tercihini doğru yapanı[3*] rahmeti içine alır /yoluna kabul eder. Yanlış yapanların ise ne bir velisi ne de bir yardımcısı olur[4*].

[1*] Allah sistemini imtihan için kurduğundan doğru yola gelip gelmeme konularında tercihi kuluna bırakmıştır. (Hud 11/7, Kehf 18/29, Muhammed 47/31, Mülk 67/1-2, İnsan 76/3).

[2*] Maide 5/48, Yunus 10/99, Hud 11/118-119, Nahl 16/93.

[3*] Şâe (شاء ) fiili, “bir şey yapmak” anlamındaki şey (شيء) mastarından türemiştir. Allah’ın yapması o şeyi var etmesi, insanın yapması da o şey için gereken çabayı göstermesidir (Müfredât). Allah, her şeyi bir ölçüye göre var eder (Kamer 54/49, Ra’d 13/8). İmtihanla ilgili şeyleri iyi ve kötü diye ikiye ayırmıştır (Enbiyâ 21/35). Allah, herkesin doğru yolda olmasını ister (Nisa 4/26) ama sadece doğru şeyler yapanı doğru yolda sayar (Nur 24/46). Yaptığının doğru veya yanlış olduğunu da kişiye ilham eder. Onun için doğru davrananın içi rahat, yanlış davrananın içi de sıkıntılı olur (Şems 91/7-10). Buna göre şâe (شاء) fiilinin öznesi Allah olursa “gerekeni yaptı veya yarattı”, insan olursa “gerekeni yaptı” anlamında olur. Allah insanlara, tercihlerine göre davranma hürriyeti vermeseydi hiç kimse yanlış bir şey yapamaz ve imtihan diye bir şey de olmazdı (Nahl 16/93). Yanlış kader anlayışını imanın bir esası gibi İslam’a yerleştirmek isteyenler, büyük bir çarpıtma yaparak şâe (شاء) fiiline irade yani isteme ve dileme anlamı vermiş; bunu, tefsirlere hatta sözlüklere bile yerleştirerek birçok ayetin mealini bozmuşlardır. Bkz

http://www.suleymaniyevakfi.org/akaid-arastirmalari/kuranda-sey-mesiet-irade-ve-fitrat.html

[4*] Nisa 4/123,173, Ahzab 33/17.


(Şura 42/9)
اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۚ فَاللّٰهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِ الْمَوْتٰىۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟
Yoksa Allah ile aralarına veliler mi koydular[1*]? Oysa asıl veli Allah’tır[2*]! O ölüleri diriltir. O her şeyin ölçüsünü koyandır.

[1*] En’am 6/51, A’raf 7/3, Tevbe 9/116.

[2*] Aralarına başka bir şey girmeyecek şekilde birbirine yakın olan iki kişi veya şeyden her birine veli denir. Kişiye akrabalık, dostluk, yardım ve inanç bakımından yakın olanlar da mecazen bu kelimeyle ifade edilir (Müfredât). Allah, her insana sinir uçlarından daha yakındır (Kaf 50/16). Dolayısıyla müminler, sadece Allah’a kulluk eder ve tüm isteklerini ona sunarlar (Fatiha 1/4). Böylece onlar Allah’ın velileri /evliyası, Allah da onların velisi olur (Bakara 2/257, Al-i İmran 3/68, Yunus 10/62-63). Buna rağmen tasavvufta farklı bir velilik /evliyalık makamı olduğuna inanılır, veli veya evliya diye nitelenen kişiler o makama yerleştirilerek birer vesile /aracı konumuna getirilir. Böylece Allah ikinci sıraya konur ve tövbe edilmediği takdirde asla affedilmeyecek şirk günahına girilir (Nisa 4/48,116; A’raf 7/3, 30; Ahkaf 46/4-6).


(Şura 42/10)
وَمَا اخْتَلَفْتُمْ ف۪يهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبّ۪ي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُۗ وَاِلَيْهِ اُن۪يبُ
(De ki:) “İhtilafa düştüğünüz her şeyde hüküm Allah’a aittir[*]. İşte Allah budur. Benim Rabbimdir. Ben ona güvenip dayandım, sadece ona yönelirim.”

[*] Nisa 4/59. ayet ve dipnotu.


(Şura 42/11)
فَاطِرُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَمِنَ الْاَنْعَامِ اَزْوَاجًاۚ يَذْرَؤُ۬كُمْ ف۪يهِۜ لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
O, gökleri ve yeri bölünme kanunu ile yaratandır[1*]. Sizin için kendi türünüzden eşler oluşturmuş[2*], en’am /koyun, keçi, sığır ve deve için de eşler oluşturmuştur[3*]. Sizi bu düzen içinde yaratıp çoğaltıyor[4*]. Onun dengi gibi sayılabilecek bir şey yoktur[5*]. O daima dinleyen ve görendir.

[1*] Ayetteki “fâtır (فاطر)”, bir şeyi bölen anlamındadır (Lisan’ul-Arab). Allah, bütün varlıkları bölünme kanununa göre yaratmıştır (ٍİsra 17/51, Rum 30/30, Fatır 35/1

[2*] A’raf 7/189, Nahl 16/72, Rum 30/21.

[3*] En’am 6/143-144, Zümer 39/6.

[4*] Mü’minun 23/79, Mülk 67/24.

[5*] Nahl 16/74, İhlas 112/4. Aynı gerçek Tevrat’ta da vurgulanır: “Yücesin, ey Egemen RAB! Bir benzerin yok, senden başka Tanrı da yok!” (2. Samuel 7:22)


(Şura 42/12)
لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Göklerin ve yerin anahtarları onun elindedir[1*]. O, tercih ettiği kişi için[2*] rızkı genişletir de daraltır da[3*]. Şüphesiz o, her şeyi bilendir.

[1*] Zümer 39/63.

[2*] Şâe (شاء) ile ilgili detaylı bilgi için bkz Şûra 42/8. ayetin dipnotu.

[3*] Ra’d 13/26, İsra 17/30, Kasas 28/82, Rum 30/37, Ankebut 29/62, Sebe 34/36, 39, Zümer 39/52.


(Şura 42/13)
شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا وَصّٰى بِه۪ نُوحًا وَالَّذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِه۪ٓ اِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى وَع۪يسٰٓى اَنْ اَق۪يمُوا الدّ۪ينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا ف۪يهِۜ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِك۪ينَ مَا تَدْعُوهُمْ اِلَيْهِۜ اَللّٰهُ يَجْتَب۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يُن۪يبُ
Allah Nuh’a ne emretmişse onu, sizin için bu dinin şeriatı /kanunu[1*] yapmıştır. Sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimiz şudur: “Bu dini ayakta tutun ve dinde ayrılığa düşmeyin!” Kendilerine yaptığın çağrı, müşriklere ne kadar ağır geldi! Allah tercih ettiğini kendisine (elçi) seçer[2*], kendisine yöneleni bu dine kabul eder[3*].

[1*] Nisa 4/163.

[2*] Hac 22/75.

[3*] Ra’d 13/27.


(Şura 42/14)
وَمَا تَفَرَّقُٓوا اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫رِثُوا الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُ مُر۪يبٍ
Kendilerine bu bilgi[1*] geldikten sonra sadece, birbirlerine üstünlük kurma gayretlerinden dolayı ayrılığa düştüler[2*]. Rabbinin, belirlenmiş ecellerine kadar onları bırakma sözü[3*] olmasaydı aralarında mutlaka hüküm verilirdi (de işleri bitirilirdi). Onlardan sonra Kitaba mirasçı olanlar ise Kitap’tan yana tam bir ikilemde bırakan şüphe içine düştüler[4*].

[1*] Nahl 16/2, İsra 17/85, Şura 42/52.

[2*] Bakara 2/213, Al-i İmran 3/19, Casiye 45/17.

[3*] Ecel konusu için bkz En’am 6/2 ve dipnotu.

[4*] Yunus 10/19, Hud 11/110, Fussilet 41/45, Fatır 35/32.


(Şura 42/15)
فَلِذٰلِكَ فَادْعُۚ وَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَۚ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْۚ وَقُلْ اٰمَنْتُ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنْ كِتَابٍۚ وَاُمِرْتُ لِاَعْدِلَ بَيْنَكُمْۜ اَللّٰهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۜ لَنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۜ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْۜ اَللّٰهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَاۚ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُۜ
Bundan dolayı sen davetini yap ve sana emredildiği gibi dosdoğru ol[1*], onların arzularına uyma[2*]! De ki: “Ben Allah’ın indirdiği her kitaba inandım. Bana aranızda adaletli davranmam emredildi[3*]. Allah bizim Rabbimizdir /Sahibimizdir; sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da sizedir[4*]. Sizinle aramızda tartışmaya gerek yok! Allah hepimizi bir araya getirecektir[5*]. Dönüp varılacak yer onun huzurudur.”

[1*] Hud 11/112.

[2*] Maide 5/48-49.

[3*] Nisa 4/58, Nahl 16/90.

[4*] Yunus 10/41, Hud 11/35, Şuara 26/216, Kasas 28/55, Sebe 34/25.

[5*] Sebe 34/26.


(Şura 42/16)
وَالَّذ۪ينَ يُحَٓاجُّونَ فِي اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُج۪يبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ
Allah’ın daveti kabul edildikten sonra[1*], Allah hakkında karşı delil getirmeye çalışanların[2*] delilleri, Rableri katında değersizdir. Onlar hem öfkeyi hem de çetin bir azabı hak ederler[3*].

[1*] Al-i İmran 3/105-106, İbrahim 14/3

[2*] Bakara 2/139.

[3*] Firavun ve hanedanı, Musa aleyhisselamın davetinde haklı olduğunu görmüş ve içten inanmışlardı (Neml 27/14). Hakimiyet ellerinden gitmesin diye her şeyi yaptılar ama başarılı olamadılar. Aynı şey, Mekkeli müşrikler ve Kur’an’a muhatap olup doğruları anladıktan sonra yanlış yolda devam eden herkes için geçerlidir.


(Şura 42/17)
اَللّٰهُ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْم۪يزَانَۜ وَمَا يُدْر۪يكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَر۪يبٌ
Gerçekleri içeren bu kitabı ve mîzânı[1*] indiren Allah’tır. Nereden bileceksin, belki de o saat /mezardan kalkış saati yakındır[2*].

[1*] Hadid 57/25. Mizan, Allah’ın tüm varlıklara koyduğu ve insanların uymasını istediği dengedir. Bu ayetteki mizan, ayetlerin ayetleri açıkladığı Kur’an yöntemi olarak da anlaşılabilir. Geniş bilgi için bkz. Al-i İmran 3/7, Hud 11/1-2, Fussilet 41/3.

[2*] A’raf 7/187, Taha 20/15, Ahzab 33/63.


(Şura 42/18)
يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَاۚ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَاۙ وَيَعْلَمُونَ اَنَّهَا الْحَقُّۜ اَلَٓا اِنَّ الَّذ۪ينَ يُمَارُونَ فِي السَّاعَةِ لَف۪ي ضَلَالٍ بَع۪يدٍ
O saate inanmayanlar hemen gelmesini ister[1*]. İnananlar ise onun korkusundan titrer; çünkü onun, kaçınılmaz gerçek olduğunu bilirler. Bilin ki o saat /mezardan kalkış saati konusunda kurgu üretenler[2*] derin bir sapkınlık içindedir.

[1*] Şuara 26/204.

[2*] Ayetteki “yumârûne” fiili, “sütünü sağmak için devenin memelerine dokunmak, okşamak” anlamına gelen “mirâ’ (مراء)” kökündendir. Kelimenin anlam merkezinde “içeride olanın dışarı çıkartılması” vardır. “Münazaracılardan her biri karşısındakinin düşüncelerini açığa çıkarmaya çalıştığı için münazaraya “mumârât (مُماراة) da denir. Yani “mirâ’ (مراء)” kökünden ister fiil ister isim olsun merkezde hep “yanlış yorum, kurgu, kuruntu (yapmak)” anlamı bulunur.


(Şura 42/19)
اَللّٰهُ لَط۪يفٌ بِعِبَادِه۪ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَز۪يزُ۟
Allah, kullarına karşı lütufkârdır. Koyduğu kurala göre kişiye rızık verir[*]. O, daima güçlü ve üstün olandır.

[*] İster maddi, ister manevi olsun, yararlanılan her şeye ve Allah’ın verdiği her nimete rızık denir (Müfredat). (Bakara 2/22,172, Hud 11/88, Hac 22/58, Vakıa 56/82).


(Şura 42/20)
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ حَرْثَ الْاٰخِرَةِ نَزِدْ لَهُ ف۪ي حَرْثِه۪ۚ وَمَنْ كَانَ يُر۪يدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ نَص۪يبٍ
Kim ahiret kazancı isterse onun kazancını artırırız. Kim de (yalnızca) dünya kazancı isterse ona da onun kazancından veririz, o kişinin ahirette alacağı bir pay olmaz[*].

[*] Bakara 2/200-202, Al-i İmran 3/145, Nisa 4/134, Hud 11/15-16, İsra 17/18-20.


(Şura 42/21)
اَمْ لَهُمْ شُرَكٰٓؤُ۬ا شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللّٰهُۜ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Yoksa onların Allah’a ortak koştukları kimseler var da Allah’ın onaylamadığı şeyleri onlar için bu dinin şeriatı /kanunu mu yapıyorlar[1*]? Hesabı, (iyiyi kötüden) ayırma gününe /mahşere bırakma sözü olmasaydı aralarında mutlaka hüküm verilirdi (de işleri bitirilirdi)[2*]. Yanlışlar içinde olanlar için acıklı bir azap vardır[3*].

[1*] A’raf 7/32, Yunus 10/59, Hud 11/1-2, Nahl 16/116.

[2*] İbrahim 14/42, Nahl 16/61, Fatır 35/45.

[3*] Yanlışlar içinde olanların kimler olduğunu şu ayetlerden öğreniyoruz: A’raf 7/44-45.


(Şura 42/22)
تَرَى الظَّالِم۪ينَ مُشْفِق۪ينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ف۪ي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِۚ لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَب۪يرُ
O azap başlarına geldiğinde, yanlışlar içinde olan o kimseleri, kazandıkları şeylerden dolayı tir tir titrerken göreceksin[1*]. İnanıp güvenen ve iyi işler yapanlar ise cennet bahçelerindedir. Rablerinin katında istedikleri her şey onlarındır. İşte bu, büyük bir lütuftur[2*].

[1*] Şûrâ 42/45.

[2*] Bakara 2/82, Nisa 4/122, Yunus 10/9, Ra’d 13/29, Kehf 18/30-31, 107-108, Hac 22/50, Ankebut 29/58, Rum 30/15.


(Şura 42/23)
ذٰلِكَ الَّذ۪ي يُبَشِّرُ اللّٰهُ عِبَادَهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ قُلْ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰىۜ وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ ف۪يهَا حُسْنًاۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ شَكُورٌ
Allah’ın, inanıp güvenen ve iyi işler yapan kullarını müjdelediği şey işte budur[1*]. De ki: “Bu iş için sizden bir ücret istemiyorum[2*], benim istediğim sadece, (Allah’a) yaklaşma konusunda göstereceğiniz sevgidir[3*].” Kim güzel bir iş yaparsa onun o işine güzellikler katarız[4*]. Çünkü Allah çokça bağışlayan ve üzerine düşeni eksiksiz yapandır[5*].

[1*] Bakara 2/25, Tevbe 9/20-22, Ahzab 33/47.

[2*] En’am 6/90, Yusuf 12/104, Mü’minun 23/72, Furkan 25/57, Sad 38/86, Tur 52/40, Kalem 68/46.

[3*] Maide 5/2, 35, Tevbe 9/23-24, Sebe 34/37, Fetih 48/29, Mücadele 58/22.

[4*] Nisa 4/40, En’am 6/160, Yunus 10/26.

[5*] Şükür, yapılan iyiliğin değerini bilmek, yapanı övmek ve hak edilen karşılığı vermektir (Müfredat). Ayette geçen ”şekûr (شكور)” ise aynı kökten mübalağa siğası olduğu için “üzerine düşeni eksiksiz yapan” anlamına gelir.


(Şura 42/24)
اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًاۚ فَاِنْ يَشَاِ اللّٰهُ يَخْتِمْ عَلٰى قَلْبِكَۜ وَيَمْحُ اللّٰهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Yoksa (Muhammed) “Bir yalanı Allah’a mâl etti.” mi diyorlar[1*]? Öyle olsa (senin şah damarını koparır[2*] veya) Allah isterse kalbine mühür basar ve o batılı /uydurduğun yalanı bizzat Allah yok ederdi. O, sözleriyle[3*] hep doğru olanı gerçekleştirir.

[1*] Yunus 10/38, Hud 11/13, Secde 32/3, Ahkaf 46/8, Tur 52/33.

[2*] İsra 17/73-75, Hakka 69/41-44.

[3*] Tercihi kullarına bıraktığını söylemesi sebebiyle (Yunus 10/99-100, Nahl 16/93).


(Şura 42/25)
وَهُوَ الَّذ۪ي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَعْفُوا عَنِ السَّيِّـَٔاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَۙ
O, kullarının tevbesini kabul eden ve kötü işlerini affedendir[*]. O, yaptığınız her şeyi bilir.

[*] Al-i İmran 3/135, En’am 6/54, A’raf 7/153, Hicr 15/49, Nahl 16/119, Taha 20/82, Furkan 25/70, Zümer 39/53.


(Şura 42/26)
وَيَسْتَج۪يبُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَيَز۪يدُهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۜ وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ
İnanıp güvenen ve iyi işler yapanlara istediklerini verir ve lütfederek fazlasını da verir. Kâfirlere /ayetleri görmezlikte direnenlere ise çetin bir azap vardır[*].

[*] Nisa 4/173, Yunus 10/26-27, Nur 24/38, Rum 30/44-45, Fatır 35/29-30.


(Şura 42/27)
وَلَوْ بَسَطَ اللّٰهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِه۪ لَبَغَوْا فِي الْاَرْضِ وَلٰكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ بِعِبَادِه۪ خَب۪يرٌ بَص۪يرٌ
Allah, rızkı kullarının önüne büsbütün serseydi kesinlikle yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ancak o, rızkı belirlediği ölçüde indirir[*]. Şüphesiz Allah, kullarının durumundan haberdar olan ve onları görendir.

[*] Hicr 15/21.


(Şura 42/28)
وَهُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُۜ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَم۪يدُ
Herkes ümidini kestikten sonra yağmuru indiren ve ikramını yayan odur[1*]. O velidir /her şeye en yakın olandır[2*], yaptığını mükemmel yapandır.

[1*] Rum 30/48-49.

[2*] Veli için bkz. Şûra 42/9. ayetin dipnotu.


(Şura 42/29)
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَثَّ ف۪يهِمَا مِنْ دَٓابَّةٍۜ وَهُوَ عَلٰى جَمْعِهِمْ اِذَا يَشَٓاءُ قَد۪يرٌ۟
Gökleri, yeri yaratması ve her ikisinde yaydığı canlılar, onun ayetlerindendir[1*]. O, şartlarını oluşturduğunda onları bir araya toplamanın ölçüsünü koyandır[2*].

[1*] Bakara 2/164, Rum 30/22, Casiye 45/4, Zariyat 51/20-21.

[2*] En’am 6/38.


(Şura 42/30)
وَمَٓا اَصَابَكُمْ مِنْ مُص۪يبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْد۪يكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ
Başınıza gelen her şey, ellerinizle yaptığınıza karşılıktır. Allah, bir çoğunu da affeder[*].

[*] Nisa 4/79.


(Şura 42/31)
وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِۚ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
Siz, yeryüzünde onu aciz bırakamazsınız. Allah ile aranıza girecek bir veliniz de yardımcınız da yoktur[*].

[*] Bakara 2/107, Ankebut 29/22.


(Şura 42/32)
وَمِنْ اٰيَاتِهِ الْجَوَارِ فِي الْبَحْرِ كَالْاَعْلَامِۜ
Denizde, dağlar gibi akıp giden gemiler de Allah’ın âyetlerindendir[*].

[*] Lokman 31/31, Rahman 55/24.


(Şura 42/33)
اِنْ يَشَأْ يُسْكِنِ الرّ۪يحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلٰى ظَهْرِه۪ۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍۙ
Gerek görürse[1*] (gemileri) hareket ettiren gücü[2*] durdurur da denizin üstünde hareketsiz hale gelirler. Her durumda sabreden /duruşunu hiç bozmayan, daima şükreden /görevlerini yerine getiren herkes için bunda ayetler /göstergeler vardır.

[1*] Şâe (شاء) fiili ile ilgili olarak bkz. Şûra 42/8. ayetin dipnotu. 

[2*] Rîh (الرِّيحَ): rüzgar (Enbiya 21/81) ve güç (Enfal 8/46) anlamlarına gelir. Bu iki anlama göre rîh, ister yelken isterse başka bir sistem olsun gemilerin tahrik gücü anlamına gelir.

 

 


(Şura 42/34)
اَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا وَيَعْفُ عَنْ كَث۪يرٍۘ
Ya da insanların yaptıklarına karşılık gemilerini batırır. Bir çoğunu da affeder (ve kurtarır)[*].

[*] Şûrâ 42/30.


(Şura 42/35)
وَيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ يُجَادِلُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَاۜ مَا لَهُمْ مِنْ مَح۪يصٍ
(Bütün bunlar), ayetlerimiz üzerinde tartışanların[*] kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilmeleri içindir.

[*] Mü’min 40/4, 35, 56, 69-70.


(Şura 42/36)
فَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ وَاَبْقٰى لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ
Size verilmiş olan her şey, dünya hayatının menfaatleridir. Allah katındaki nimetler ise şu kişiler için hem daha hayırlı hem de kalıcıdır:[*] İnanıp güvenen ve Rabbine dayanan kişiler için,

[*] Al-i İmran 3/14-15, Nahl 16/96, Kehf 18/7, 46, Kasas 28/60, Sebe 34/37.


(Şura 42/37)
وَالَّذ۪ينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَٓائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَاِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَۚ
büyük günahlardan[1*] ve fuhuş çeşitlerinden[2*] uzak duran, öfkelendikleri zaman da bağışlayan kişiler için[3*],

[1*] Büyük günahlar için bkz: Nisa 4/31.

[2*] Fuhuş çeşitleri diye tercüme ettiğimiz kelime fevâhiş’tir; fuhuş’un çoğuludur. Arapçada çoğul en az üçü gösterir. Kur’an’a göre, nikahsız kadın erkek ilişkisi zina (İsra 17/32) ve erkek erkeğe ilişki (A’raf 7/80) fuhuştur. Üçüncüsü kadın kadına yaşanan sevicilik olur.

[3*] Al-i İmran 3/134, Casiye 45/14.


(Şura 42/38)
وَالَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۖ وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْۖ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۚ
Rablerinin çağrısına uyan, namazı özenle ve sürekli kılan[1*], işlerini birbirlerine danışarak[2*] yürüten, kendilerine verdiğimiz rızıktan hayra harcayanlar için,

[1*] Bakara 2/3, Enfal 8/2-3, Hac 22/35, Fatır 35/29.

[2*] ‘Birbirine danışarak’ anlamı verdiğimiz kelime “şûra”dır. Sureye ismini veren kelime bu ayettedir. (Bakara 2/233,  Al-i İmran 3/159).


(Şura 42/39)
وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ
ve kendilerine bir saldırı olduğunda birbirleriyle yardımlaşanlar için...[*]

[*] Nisa 4/75, Hucurat 49/9.


(Şura 42/40)
وَجَزٰٓؤُ۬ا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَاۚ فَمَنْ عَفَا وَاَصْلَحَ فَاَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَ
Bir kötülüğün cezası, onun dengi bir kötülüktür[*]. Kim affeder de arayı düzeltirse ödülünü Allah verir. O, yanlışa dalanları sevmez.

[*] Buradaki kötülük, cezalandırılan kişi açısındandır. Yoksa bir suçluya hak ettiği cezayı vermek, bir kötülük değildir. (En’am 6/160, Yunus 10/27, Kasas 28/84, Mü’min 40/40).


(Şura 42/41)
وَلَمَنِ انْتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَا عَلَيْهِمْ مِنْ سَب۪يلٍۜ
Her kim de haksızlığa uğradıktan sonra hakkını alacak olsa, işte böylelerine uygulanacak bir yaptırım yoktur[*].

[*] Nahl 16/126-127, Hac 22/60.


(Şura 42/42)
اِنَّمَا السَّب۪يلُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Yaptırım uygulanacak olanlar sadece, insanlara haksızlık yapanlar ve yeryüzünde haksız yere üstünlük kurma peşinde olanlardır. İşte onlar için acıklı bir azap vardır[*].

[*] Bunun bir örneği için bkz: Maide 5/33.


(Şura 42/43)
وَلَمَنْ صَبَرَ وَغَفَرَ اِنَّ ذٰلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ۟
Kim de sabreder /duruşunu bozmaz ve suçluyu bağışlarsa işte bu, gerçekten kararlılık gerektiren işlerdendir[*].

[*] Fussilet 41/34-35.


(Şura 42/44)
وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ وَلِيٍّ مِنْ بَعْدِه۪ۜ وَتَرَى الظَّالِم۪ينَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَ يَقُولُونَ هَلْ اِلٰى مَرَدٍّ مِنْ سَب۪يلٍۚ
Allah kimi sapık sayarsa artık bundan sonra onun bir velisi /savunucusu olmaz[1*]. Yanlışlar içinde olan o kimselerin azabı görünce şöyle dediklerini görürsün: “Geri dönmenin bir yolu var mı?[2*]”

[1*] A’raf 7/186, Rum 30/29, Mü’min 40/33, Şûrâ 42/8.  

[2*] En'am 6/27, Mü’min 40/11.


(Şura 42/45)
وَتَرٰيهُمْ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا خَاشِع۪ينَ مِنَ الذُّلِّ يَنْظُرُونَ مِنْ طَرْفٍ خَفِيٍّۜ وَقَالَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ الْخَاسِر۪ينَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْل۪يهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اَلَٓا اِنَّ الظَّالِم۪ينَ ف۪ي عَذَابٍ مُق۪يمٍ
Onları, ateşin karşısına konulmuş, itibarsızlıktan boyunları bükük ve göz ucuyla bakarken göreceksin[1*]. (Bunları gören) Müminler şöyle diyeceklerdir: “Gerçekten hüsrana uğrayanlar mezardan kalkış günü kendini ve ailesini hüsrana uğratanlarmış[2*]!” Bilin ki yanlışlara dalmış o kimseler, kalıcı bir azap içindedirler[3*].

[1*] Mü’min 40/60, Şûrâ 42/22.

[2*] Zümer 39/15.

[3*] Tevbe 9/68.


(Şura 42/46)
وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ يَنْصُرُونَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ سَب۪يلٍۜ
Allah ile aralarına girip onlara yardım edecek velileri /savunucuları olmaz[1*]. Allah kimin sapıklığını onaylarsa onun için bir çıkış yolu yoktur[2*].

[1*] Nisa 4/173, Enam 6/70, Araf 7/53, Hud 11/20.

[2*] Nahl 16/37, Şûrâ 42/44.


(Şura 42/47)
اِسْتَج۪يبُوا لِرَبِّكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللّٰهِۜ مَا لَكُمْ مِنْ مَلْجَاٍ يَوْمَئِذٍ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَك۪يرٍ
Dönüşü olmayan bir gün Allah tarafından gelmeden önce Rabbinizin çağrısına uyun[*]. O gün ne bir sığınağınız olur ne de (suçlarınızı) inkar edebilirsiniz.

[*] Enfal 8/24, Ra’d 13/18, Rum 30/43.


(Şura 42/48)
فَاِنْ اَعْرَضُوا فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظًاۜ اِنْ عَلَيْكَ اِلَّا الْبَلَاغُۜ وَاِنَّٓا اِذَٓا اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً فَرِحَ بِهَاۜ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْ فَاِنَّ الْاِنْسَانَ كَفُورٌ
Yüz çevirirlerse (bil ki) seni onlara bekçi olarak göndermedik[1*]. Sana düşen sadece tebliğdir /ayetleri bildirmektir[2*]. Biz insana tarafımızdan bir ikram tattırdığımızda onunla şımarır. Kendi elleriyle yaptıklarından ötürü başına bir kötülük gelse (ikramımızı unutur.) Çünkü insan çok nankördür[3*].

[1*] Nisa 4/80, Enam 6/107.

[2*] Maide 5/99, Ra’d 13/40, Nahl 16/82, Nur 24/54.

[3*] Yunus 10/21, Hud 11/9-10, Rum 30/36, Fussilet 41/49-51, Fecr 89/15-16.


(Şura 42/49)
لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ يَهَبُ لِمَنْ يَشَٓاءُ اِنَاثًا وَيَهَبُ لِمَنْ يَشَٓاءُ الذُّكُورَۙ
Göklerde ve yerde tüm yetkiler Allah’ındır[1*]. O, istediğini yaratır. İstediğine kız verir, istediğine de erkek verir[2*].

[1*] Bakara 2/107, Maide 5/40, Tevbe 9/116, Nur 24/42, Zümer 39/44, Hadid 57/2, 5.

[2*] Al-i İmran 3/6, 47, Rum 30/54.


(Şura 42/50)
اَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَانًا وَاِنَاثًاۚ وَيَجْعَلُ مَنْ يَشَٓاءُ عَق۪يمًاۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ قَد۪يرٌ
Yahut erkek ve kız olmak üzere ikisinden de verir. İstediğini de kısır yapar. O her şeyi bilen ve ölçüyü koyandır.


(Şura 42/51)
وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلَّا وَحْيًا اَوْ مِنْ وَرَٓائِ۬ حِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِاِذْنِه۪ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ عَلِيٌّ حَك۪يمٌ
Allah, bir insanla sadece vahiy (ilham) yoluyla[1*] veya perde arkasından[2*] konuşur. Ya da bir (meleği) elçi gönderir, o da Allah’ın gerekli gördüğünü Allah’ın izniyle o insana vahyeder[3*]. O, pek yüce olan ve daima doğru hükümler verendir.

[1*] Vahiy; sözlükte işaret dili, fısıldama, rumuz, yazı veya ima ile konuşma anlamlarına gelir (Müfredat). Allah’ın göklere ve yere bildirdiği emirler (Fussilet 41/12, Zilzal 99/4-5), arıya bildirilen emirler (Nahl 16/68), Musa’nın (a.s.) annesine ilham edilen emir (Taha 20/38-39, Kasas 28/7-9), İsa’nın (a.s.) havarilerine verilen emir (Maide 5/111), Zekeriya’nın (a.s.) halkıyla işaret dilinde konuşması (Meryem 19/11) ve şeytanların fısıldaması (En’am 6/112, 121) Kur’an-ı Kerim’de “vahiy” olarak isimlendirilir.

[2*] Allah Teala'nın perde arkasından yaptığı vahyin örnekleri, Musa’ya (a.s.) Tur dağı civarında ağaç arkasından seslenmesi (Kasas 28/30) ve kullarına rüyada bazı şeyleri bildirmesidir (Yusuf 12/4-5, 43-49; Saffat 37/102, Fetih 48/27).

[3*] Allah’ın melekler aracılığıyla ilettiği vahiy iki çeşittir. Bunlardan birincisi yalnızca o kişileri, diğeri ise tüm insanları ilgilendirir. Birincisi, Allah’ın, -nebi olsun olmasın- insanlara bir meleği insan görünümünde göndererek yaptığı vahiydir. Meryem validemize de böyle bir vahiy gelmiştir (Al-i İmran 3/45, Hud 11/69, 81; Hicr 15/51-66; Kehf 18/65-82, Meryem 19/16-21, Zariyat 51/24-37). Meleklerle gönderilen vahyin diğer çeşidi de tüm insanlara tebliğ edilmek üzere nebi olan resullere indirilen vahiydir. (Bakara 2/97, Şuara 26/192-194, Necm 53/5-10, Hakka 69/40, Tekvir 81/19-21). Bu esnada Allah öyle bir ortam oluşturur ki resuller, bu vahyin Allah'tan geldiğini kesin olarak anlarlar (Cin 72/26-28).


(Şura 42/52)
وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ رُوحًا مِنْ اَمْرِنَاۜ مَا كُنْتَ تَدْر۪ي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْا۪يمَانُ وَلٰكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْد۪ي بِه۪ مَنْ نَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِنَاۜ وَاِنَّكَ لَتَهْد۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۙ
İşte sana da bu şekilde (elçi göndererek), kendi işimiz olan ruhu (Kur’an’ı[1*]) vahyettik. Yoksa sen böyle bir Kitab’ı ve böyle bir inancı bilemezdin[2*]. Ama onu bir nur yaptık, kullarımızdan tercih ettiklerimizi[3*] onunla yola getiririz[4*]. Sen elbette (Kur’an ile[5*]) doğru yolu gösterirsin[6*].

[1*] Bu ayetteki Ruh, Allah’ın emirlerini içeren ayetler kümesi yani Kur’an’dır (İsra 17/85).

[2*]  Bu ayete ve Ankebut 29/48’e göre Muhammed aleyhisselamın, daha önce, ilahi kitap bilgisi yoktu. Kur’an’a göre böyle bir kişi ümmîdir (Al-i İmran 3/20, 75). Aynı zamanda kitabı olduğu halde onun içeriğinden habersiz olanlar da ümmidir (Bakara 2/78). Arapçada anasından doğduğu gibi kalıp belli bir konuda bir şey öğrenmemiş kişiye de ümmi denir. Mekke, Ümmü’l-Kurâ yani yerleşim yerlerinin anası, merkezidir. Yeryüzünde ilk kamu binası orada yapılmıştır (Al-i İmran 3/96). Arap dilinde, Ümmü’l-Kurâlı yani Mekkeli olanlara da ümmî denir (Müfredat). O, ümmilerin yani Mekkelilerin içinden çıkarılmış bir elçidir (Cum’a 62/2).  İsmail aleyhisselamın soyundan olan (Bakara 2/128-129) Muhammed aleyhisselam, Ümmü’l-Kurâ ve çevresini uyarsın diye elçi gönderilmiştir (En’am 6/92, Şûra 42/7). Son nebinin İsmail aleyhisselamın soyundan geleceği ve Mekke’den çıkacağı Tevrat ve İncil’de yazılıdır (Tevrat /Tesniye 18:18,19, Mezmurlar 84:6, 118:22-26;  İncil  /Matta 21:42-44). Ümmî kavramı, Muhammed (a.s.) ile ilgili olarak iki ayette geçer, ikisinde de muhataplar Yahudi ve Hıristiyanlardır (A’raf 7/157-158). Bu kavram, Mekkelilerle ilgili olarak da geçer (Al-i İmran 3/75). Ehlikitap açısından, nebimizin Mekkeli olması Kur’an’ın Tevrat’ı ve İncil’i tasdik ettiğinin göstergesidir. Kur’an’ın önceki kitapları tasdik etme özelliği olduğu için Muhammed (a.s.), Mekkeli olmasından dolayı ümmîdir. Aksi bir iddia, Kur’an’ın önceki kitapları tasdik etme özelliğine ters düşer.

[3*] Şâe (شاء) fiili ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Şûra 42/8. ayetin dipnotu.

 


(Şura 42/53)
صِرَاطِ اللّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ اَلَٓا اِلَى اللّٰهِ تَص۪يرُ الْاُمُورُ
Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsinin sahibi olan Allah’ın yolunu[*]. Bilin ki bütün işler sonunda Allah’a varır.

[*] Şûrâ 42/4.