AL-İ İMRAN

TEFSİR
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla,


(Al-i İmran 3/1 TEFSİR)
الٓمٓ
Elif, Lam, Mim.


(Al-i İmran 3/2 TEFSİR)
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
O, Allah: O’ndan başka ilah yoktur; daima diridir, sürekli işinin başındadır.


(Al-i İmran 3/3 TEFSİR)
نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ
Gerçekleri içeren ve kendinden öncekileri tasdik eden[*] bu Kitab’ı sana, O indirmiştir. Tevrat’ı ve İncil’i de O indirmiştir.

[*] Bakara 2/136, Al-i İmran 3/81-84 ve En’âm 6/90. âyetlere göre bütün nebîlere kitap verilmiştir. Bunlardan her biri diğerlerini tasdikle görevlidir. Kur’an son kitap olduğu için o da önceki kitapların hepsini tasdik etmektedir.

 

(Al-i İmran 3/4 TEFSİR)
مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ ۗ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ ۗ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ
Önceki insanların rehberi onlardı[*1]. Bütün Furkanları (doğruyu yanlıştan ayıran kitapları)[*2] O indirmiştir. Allah'ın âyetlerini görmezlikte direnenlerin (kâfirlerin) cezası, suçları ile doğru orantılıdır[*3]. Üstün olan, hak edildiği[*4] kadar ceza veren Allah’tır.

[*1] Rehberlik diye çevirdiğimiz hidayet, nazikçe yol göstermektir. Allah’ın hidayeti dört çeşittir: Birincisi varlığını, birliğini ve insana her şeyden yakın olduğunu her vesileyle göstermesidir. Bu yüzden Allah, kendini ikinci sıraya koyup başka bir şeye öncelik vermeyi şirk sayar ve asla bağışlamaz (Nisa 4/48). İkincisi insana, iyiyi kötüden ayırma özelliği vererek doğruyu bulmasına imkân vermesidir. Bir ayet şöyledir: “Doğruları arayanlar için yeryüzünde ayetler vardır, kendinizde de vardır, görmez misiniz?” (Zariyât 51/20-21) Üçüncüsü elçileri aracılığı ile yol göstermesidir. İlgili ayetlerden biri şöyledir: “Sen elbette doğru yolu gösterirsin.  (Şûrâ  42/52) Dördüncüsü de doğru tercihte bulunanı yoluna kabul etmesidir. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Biz, her elçiyi kendi halkının dili ile gönderdik ki onlara açık açık anlatsın. Bundan sonra Allah, sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder.” (İbrahim 14/4) Müfredât’tan yararlanılmıştır.

[*2] Furkân, doğruyu yanlıştan ayıran anlamındadır. Allah’ın indirdiği bütün kitaplar furkândır. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Musa ile Harun’a o Furkânı, çekinerek korunanlar için aydınlanma ve doğru bilgi kaynağı olsun diye verdik.” (Enbiya 21/48) Furkân kelimesinin çoğul kalıbı olmadığı için yerine göre tekil veya çoğul anlam verilir. Türkçeye bu kökten fark, farkındalık kelimeleri geçmiştir.

Allah müminlere şöyle demiştir: “Ey inanıp güvenenler! Allah’tan çekinerek kendinizi korursanız O, sizde doğruyu yanlıştan ayırma yeteneği (furkân-farkındalık) oluşturur, kötülüklerinizi örter ve durumunuzu düzeltir. İkramı büyük olan Allah’tır.” (Enfal 8/29)

[*3] Âyetteki = شديد şedîd, sıkıca bağlı demektir. Allah’ın ödülü veya cezası, kulun fiiline bağlıdır: “Kim bir iyilikle gelirse ona, on katı verilir. Kim de kötülükle gelirse sadece bir katı ile cezalandırılır. Kimseye haksızlık yapılmaz.” (En'âm 6/160)

[*4] Ayette geçen intikam = انتِقَام suçla ceza arasındaki dengeyi tam kurma anlamına gelir (El-Ayn).


(Al-i İmran 3/5)
إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَىٰ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ
Göklerde[*] ve yerde hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.

[*] Ayetteki  السَّمَاء = sema kelimesi tekil olmakla birlikte başındaki ال takısı nedeniyle cins sayılarak çoğul anlam verilmiştir. 


(Al-i İmran 3/6)
هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ ۚ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Sizi, analarınızın rahminde, tercihine göre biçimlendiren O’dur[*]. O’ndan başka ilah yoktur. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur.

[*] İnsanın ölçüleri ezelde değil, ana rahminde belirlenir.


(Al-i İmran 3/7)
هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ ۖ فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ ۗ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ ۗ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا ۗ وَمَا يَذَّكَّرُ إِلَّا أُولُو الْأَلْبَابِ
Bu Kitab’ı sana indiren O’dur. Âyetlerinin bir kısmı muhkemdir[*1]; onlar kitab’ın[*2] ana ayetleridir. Diğerleri müteşâbih[*3] (benzeşik) olanlardır. Kalplerinde eğrilik olanlar, istedikleri te’vîli (bağlantıyı) kurup istedikleri fitneyi çıkarmak için Kitap’tan, kendi eğrilikleriyle[*4] benzeşen şeye uyarlar. Oysa onun tevilini (ayetleri birbiri ile ilişkilendirmeyi)[*5] sadece Allah bilir. Bu ilimde[*6] sağlam duruş gösterenler de şöyle derler: “Biz, bu ilme inandık, hepsi (muhkem, müteşâbih ve tevil) Sahibimiz katındandır.” Bu zikre[*7] (doğru bilgiye) sadece sağlam duruşlu olanlar ulaşabilirler[*8].

[*1] Muhkem ayet, bir konuda hüküm içeren ayettir. Hemen her ayetin böyle bir yönü vardır. Bu hüküm, başka ayetlerle açıklanır. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Elif, Lâm, Râ. Bu bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış sonra hakîm olan, her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Bu, Allah’tan başkasına kul olmamanız içindir.” (Hûd 11/1-2)

[*2] Kitab (كتاب)’ın kök anlamı, bir şeyi bir şeye eklemektir (Mekayîs). Bazen sözleri ekleyerek yapılan konuşmaya bazen de kelimeleri ekleyerek yazılan herhangi bir yazıya kitap denir (Mürfedat). Bir ayet şöyledir: “Allah sözün en güzelini, müteşâbih ve mesânî kitap olarak indirmiştir.” (Zümer 39/23) Mesânî, “ikişerliler” anlamına gelir. Kur'ân’ın, bildiğimiz bir kitap halinde inmediği açıktır. Bu ayetler onun, kendinden kitaplar oluşturulacak şekilde indiğini, her bir kitabın, bir muhkem bir de müteşâbih olmak üzere en az iki ve ikinin katları olan ayetlerden oluştuğunu, doğru hükme yani hikmete bu şekilde ulaşılabileceğini gösterir.

[*3] Müteşâbih, birbirine benzeyen iki şeyden her birine denir. Müteşâbih âyetler, birbirine benzeyen âyetlerdir. 

[*4] Ayet’in açılımı şöyledir: “(فيتبعون ما تشابه منه  بزيغهم) = Kitap’tan kendi eğrilikleriyle benzeşene uyarlar.” Necrân Hristiyanlarından bir topluluk Nebîmize gelmiş: Ya Muhammed! Sen, İsa’nın Allah’ın kelimesi ve ondan bir ruh olduğu kanaatinde misin değil misin? demişti. O, “evet” deyince “Bu bize yeter” demişlerdi. Arkasından yukarıdaki âyet sonra da şu âyet inmişti: “Allah katında İsa'nın durumu, tıpkı Âdem’in durumu gibidir. Âdem’i topraktan yarattı; sonra ona 'ol" dedi; o da oluştu .”  (Al-i İmran 3/59) (Taberî)

Hristiyanlar, kendi eğrilikleriyle benzeşir gördükleri şu âyete dayanıyorlardı: “İsa… Allah’ın Meryem’e ulaştırdığı (ol) sözü ve kendinden bir ruhtur.” (Nisa 4/171Hâlbuki bu ayetin başında görmek istemedikleri şu ifade vardır: “Meryem oğlu İsa Mesih, başka değil, yalnızca Allah’ın elçisidir.” Allah’ın kitabına uyma yerine onu kendilerine uydurmak isteyenler hep böyle bir yol izlerler.

[*5] Te'vîl = تَأْوِيلِ, Allah’ın âyetler arasında kurduğu bağlantıyı ifade eder. Bu bağlantıyı ancak, Arapçayı ve ilgili konuyu iyi bilenlerden oluşan bir ekip bulabilir. Bir ayet şöyledir: “Bu bir kitaptır ki âyetleri, bilenlerden oluşan bir topluluk için Arapça Kur'ânlar (kümeler) halinde açıklanmıştır.” (Fussilet 41/3) Buradaki Kur'ân kelimesi, Al-i İmran 3/7. âyetteki kitap kelimesi gibi ayetler kümesi anlamındadır.

[*6] Bu ilim, Kur’an’ın kendini açıklama ilmidir. Allah Teala şöyle demiştir: “Onlara, bir ilimle açıkladığımız Kitap getirdik; inanan topluluk için rehber ve ikramı bol bir kitap.” (Araf 7/52)

[*7]Zikir, bağlantılarıyla birlikte düşünülüp öğrenilen doğru bilgi, o bilgiyi kullanıma hazır tutmak ve kullanmaktır. (Müfredât ذكر ve عرفmd.) Tabiat, Allah’ın yarattığı âyetlerden, Kur'ân da indirdiği âyetlerden oluşur. Her ikisinden elde edilen doğru bilgi zikirdir. İnsanı, sadece bu bilgi tatmin eder. (Ra’d 13/28)

[*8] Sağlam duruşlu` diye meal verdiğimiz ulu’l-elbab’ı Allah Teala şöyle tanımlar: “Sözü dinleyen ve onun en güzeline (Allah’ın sözüne) uyanları, Allah’ın doğru yola ileteceği müjdesini ver. İşte ul’ul-elbâb olanlar onlardır.” (Zümer 39/18)


(Al-i İmran 3/8)
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً ۚ إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ
(Onlar şöyle derler:) Sahibimiz! Bizi yoluna kabul ettikten sonra, kalplerimizin eğrilmesine izin verme[*]. Bize katından iyilikte bulun! Hep bağış yapan Sen'sin.

[*] Allah, kimseyi yoldan çıkarmaz. Yoldan çıkan insanın kendisidir. Bu dua, kişinin doğru yolda olma kararlılığını gösterir. Bir gün Musa toplumuna şöyle demişti: "Ey toplumum! Beni niçin incitiyorsunuz? İyi biliyorsunuz ki ben, Allah'ın size gönderdiği elçiyim.” Ne zaman ki onlar yoldan kaydı, Allah da onların kalplerini kaydırdı. Allah, yoldan çıkan bir toplumu yola getirmez. (Saf 61/5)


(Al-i İmran 3/9)
رَبَّنَا إِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فِيهِ ۚ إِنَّ اللَّهَ لَا يُخْلِفُ الْمِيعَادَ
Sahibimiz! Geleceğinde şüphe olmayan bir günde, insanları bir araya getirecek olan da Sen'sin. Sen[*] sözünden dönmezsin.

[*] Arap edebiyatında iltifat sanatı vardır, anlatımı canlı tutmak ve konunun önemini vurgulamak için sözün akışı beklenmedik bir şekilde değiştirilerek üçüncü şahıstan birinci şahsa, ikinci şahıstan birinci veya üçüncü şahsa, birinci şahıstan ikinci veya üçüncü şahsa vs. geçilir. Geçmiş zamandan şimdiki veya gelecek zamana; gelecek zamandan geçmiş zamana ya da geçmiş zamandan emir kipine geçiş yapılabilir. Türkçede bu sanat olmadığından bu gibi ifadeler bir Türk’ü şaşırtır. Burada bu sanat yok sayılarak meâl verilmiştir.

 

(Al-i İmran 3/10)
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلَا أَوْلَادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا ۖ وَأُولَٰئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِ
Ayetleri görmezlikte direnenleri (kâfirleri), Allah’ın cezasından ne malları ne de çocukları kurtarabilir. Onlar cehennem yakıtıdırlar.


(Al-i İmran 3/11)
كَدَأْبِ آلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ ۚ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ ۗ وَاللَّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ
Bunların tutumu, Firavun hanedanı ve onlardan öncekilerin tutumu gibidir[1*]. Onlar da ayetlerimiz karşısında yalana sarılmışlardı[2*] da Allah suçüstü yakalamıştı. Allah cezayı, suçla doğru orantılı olarak[3*] verir.

[1*]Başta bazı hocalar olmak üzere kendine Müslüman diyenlerin çoğu, işlerine gelmediği için bazı âyetleri görmek istemezler.  Firavun ve ailesi de öyleydi. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Her şeyi açıkça gösteren âyetlerimiz gelince: “Bunlar açık büyüdür” dediler. İçlerinde en küçük şüphe olmadığı halde yanlış yapmalarından ve büyüklenmelerinden dolayı onları, bile bile inkâr ettiler.” (Neml 27/13-14)

[2*] Kezzebe = كذب fiili “yalanlama” veya “çokça yalan söyleme” anlamına gelen tekzib = تكذيب kökündendir. Kelimenin geçtiği âyetlere, yerine göre “yalanlama” veya “yalan yanlış şeyler söyleme” anlamı verilmiştir.

[3*] Âyetteki = شديد şedîd, sıkıca bağlı demektir. Allah’ın ödülü veya cezası, kulun fiili ile doğru orantılıdır: “Kim bir iyilikle gelirse ona, on katı verilir. Kim de kötülükle gelirse sadece bir katı ile cezalandırılır. Kimseye haksızlık yapılmaz.” (En'âm 6/160)


(Al-i İmran 3/12)
قُلْ لِلَّذِينَ كَفَرُوا سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ إِلَىٰ جَهَنَّمَ ۚ وَبِئْسَ الْمِهَادُ
Âyetleri görmezlikte direnenlere de ki: “Sonunda kaybedecek ve Cehennem’e toplanacaksınız! Orası ne kötü beşiktir![*]”

[*]  Beşiğin altı ve üstü olur. Cehennemdeki beşiğin altı da üstü de ateş olacaktır. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Onlar için cehennemden bir beşik ve üstlerinde örtüler olacaktır. Yanlış yapanları işte böyle cezalandırırız. (Araf 7/41) Üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da tabakalar olur.” (Zümer 39/16) “Azabın, onları üstlerinden ve ayaklarının altından saracağı gün, Allah onlara: ‘Yapıp ettiklerinizin tadına varın bakalım’ diyecektir.” (Ankebut 29/55)


(Al-i İmran 3/13)
قَدْ كَانَ لَكُمْ آيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَا ۖ فِئَةٌ تُقَاتِلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَأُخْرَىٰ كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِ ۚ وَاللَّهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِ مَنْ يَشَاءُ ۗ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَعِبْرَةً لِأُولِي الْأَبْصَارِ
(Bedir’de) Karşı karşıya gelen o iki orduda, sizin için bir belge vardır. Biri Allah yolunda savaşanlar, diğeri ise âyetleri görmezlikte direnenler topluluğuydu. (Müminler) onları göz kararıyla kendilerinin iki katı görüyordu[*]. Allah, doğru tercihte bulunanı kendi yardımı ile destekler. İleri görüşlüler için bunda bir ibret vardır.

[*] Bu, Bedir Savaşında olmuştur. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “(Ey Muhammed!) Allah onları rüyanda sana az gösterdi. Çok gösterse (savaşma) işinde telaşa düşer, çekişirdiniz. Ama Allah, sizi bu hale düşmekten kurtardı. Çünkü O, içinizde olanları bilir. Onlarla karşılaştığınızda da Allah, sizin gözünüze onları az göstermiş, onların gözüne de sizi az göstermişti. Allah, karar verdiği bir işi gerçekleştirsin diye böyle yapmıştı. Her iş, Allah’a bağlıdır. (O, ol demeden olmaz.)” (Enfâl 8/43-44)

Mekkeliler müslümanların üç katıydı. Korkup dağılmasınlar diye Allah kendilerinin iki katı göstermişti. Enfâl 8/65. âyette, on katı düşmanı yenebilecekleri belirtilmişti ama zayıflık gösterince Allah yüklerini hafifletmiş ve şöyle demişti: “Şimdi Allah sizde bir zayıflık olduğunu gördü ve yükünüzü hafifletti. Artık sizden sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiyi yener. Sizden bin kişi de Allah’ın izniyle onlardan iki bin kişiyi yener. Allah sabredenlerle beraberdir. “ (Enfâl 8/66)

 

 


(Al-i İmran 3/14)
زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ۗ ذَٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۖ وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ
Kadınlar[*1], çocuklar[*2], yığınla altın ve gümüş, cins atlar, en’am[*3] ve ürünler insana, içi gidecek kadar süslü gösterilmiştir. Bunlar, dünya hayatının menfaatleridir. Kalıcı güzellikler, Allah katındadır.

[*1] Bunları, kadınıyla, erkeğiyle her insan ister.  Kadının kadına ilgisi, erkeklere olan ilgisinden fazladır. Biri diğerinden çok etkilenir ve birbirlerini etkilemeye çalışırlar. 

[*2] Ayetteki بنين = benîn erkek ve kız evladı ifade eder.  Bunu şu âyette açıkça görürüz: “Size kendinizden eşler var eden, eşlerinizden de çocuklar (benîn) ve torunlar var eden, size temiz rızıklar veren Allah’tır.”  (Nahl 16/72)

[*3]En’am: Koyun, keçi, sığır ve devenin dişisi ve erkeğine denir Bkz. (En’âm 6/143) (En’âm 6/144).


(Al-i İmran 3/15)
قُلْ أَؤُنَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذَٰلِكُمْ ۚ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَأَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللَّهِ ۗ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ
De ki: "Size onlardan daha iyisini söyleyeyim mi? Kendini koruyanlar (müttakiler) için Sahipleri katında, ölümsüz olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan bahçeler, kusursuz hale getirilmiş[*] eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah kullarını görmektedir.”

[*] Kötü huylarından ve istenmeyen özelliklerinden arındırılmış kadın ve erkekler. (Bkz. Hicr 15/47 ve Bakara 2/25 ve dipnotu)


(Al-i İmran 3/16)
الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا إِنَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Onlar şöyle derler: "Sahibimiz! Biz inanıp güvendik, günahlarımızı bağışla, o ateşin azabından bizi koru!"


(Al-i İmran 3/17)
الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنْفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْأَسْحَارِ
Onlar sabırlı, özü sözü doğru, Allah’a içten boyun eğen, mallarından hayra harcayan ve seher vakitlerinde[*] bağışlanma dileyen kimselerdir.

[*] Doğuda zayıf ışıklı yıldızların kaybolmasıyla başlayan seher vakti (fecr-i kâzib = yalancı tan). 


(Al-i İmran 3/18)
شَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ وَالْمَلَائِكَةُ وَأُولُو الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ ۚ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Allah’tan başka ilah olmadığına Allah, melekler ve doğruluktan şaşmayan bilgi sahipleri şahittir.[*] Evet, O’ndan başka ilah yoktur. Daima üstün olan, bütün kararları doğru olan O’dur.

[*] Allah’ın varlığı ve birliği konusunda kimsenin şüphesi yoktur. 


(Al-i İmran 3/19)
إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ ۗ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ ۗ وَمَنْ يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللَّهِ فَإِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ
Allah katında din, İslam’dır.[1*] Kendilerine kitap verilenler, bu ilim[2*] geldikten sonra, sırf birbirlerine hakimiyet kurma çabaları yüzünden ihtilaf çıkarırlar. Kim Allah'ın âyetlerini görmezlikten gelirse, Allah onun hesabını hızlı görür.

[1*] İslam, teslim olmak demektir. Allah’a teslim olana müslim denir. Türkçede ona Müslüman denir.

[2*] “Bu ilim” diye anlam verdiğimiz kelime, el ilmu (الْعِلْمُ)’dur. Allah’ın gönderdiği bütün kitapların özelliklerinden biridir. Allah’ın ilmi ile bir tek kitabın herşeyi açıklamasını(Yusuf 12/111) sağlayan düzenleme(tevil) yöntemi, el ilmu’dur(Bkz.Al-i İmran 3/7)

Bu ilim üzerine Allah tarafından düzenlenmiş Kitap’tan çıkarılmış doğru hükümlere hikmet denir. Ellerinde kitap olanlar, kendilerine gelen son kitabın ilmini(yöntemi) fark etmiş ve onun Allah katından olduğunu anlamıştır. Ancak bu durum, ister kendilerine müslüman diyen, isterse diğer ümmetlerden olsun, uydurulmuş dinin menfaat odaklı düzenini altüst eder ve insanları sömürmeyi imkansız hale getirir. Uydurdukları düzen sayesinde elde ettikleri üstünlüğü(bagy:بَغْيًا) devam ettirebilmek için kendilerini doğrulara (ayetlere) kapatmayı, ayetlerin üstünü örtmeyi, görmezden gelmeyi ve inkar etmeyi tercih ederler. Bunların azgınlıkta ileri gidenleri, üstünlüğü sağlamak veya kaptırmamak amacıyla kendilerine gelen elçiyi göçe zorlamak, öldürmek gibi pek çok zalimliği işlemiştir (Bkz.Al-i İmran 3/21).

Bugün bile bu suçların işlenmekte olduğu gözlemlenebilir. Bu ayetin ve içinde Ehl-i Kitap geçen diğer ayetlerin muhatabı sadece önceki kitabı bilenler değil, müslümanlar da dahil elinde kitabı olan ve o konuda bilgisi olan tüm ümmetlerdir. Elinde bir kitap olsa bile o kitap hakkında bu ehliyete, bu hikmete, bu ilme sahip olmayanlara “ümmi” denir. Onlar sadece kurgu, uydurma ve tahminlerine göre hareket ederler (Bkz. Bakara 2/78).


(Al-i İmran 3/20)
فَإِنْ حَاجُّوكَ فَقُلْ أَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلَّهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِ ۗ وَقُلْ لِلَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَالْأُمِّيِّينَ أَأَسْلَمْتُمْ ۚ فَإِنْ أَسْلَمُوا فَقَدِ اهْتَدَوْا ۖ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ ۗ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ
Seninle tartışırlarsa de ki: “Ben her şeyimle Allah’a teslim oldum; bana uyanlar da öyle!” Kendine Kitap verilenler ile ümmilere (önceki kitaplardan bilgisi olmayanlara) de ki: "Siz de teslim oldunuz mu?" Eğer teslim olurlarsa, yola gelmiş olurlar. Ama yüz çevirirlerse, sana düşen yalnızca ayetleri bildirmektir. Allah kullarını görür.

[*] Ümmiler, ilahi kitapların içeriğini bilmeyenlerdir. (Bkz.Bakara 2/78)


(Al-i İmran 3/21)
إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَيَقْتُلُونَ الَّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ
Allah'ın ayetlerini görmezlikten gelenlere, nebîlerini[1*] haksız yere öldürenlere ve dürüstçe davranılmasını isteyen insanları da öldürenlere müjde ver: Acıklı bir azap onları beklemektedir![2*]

[1*] “…nebîlerini haksız yere …öldürenlere müjde ver.” emrinin ilk muhatabı Muhammed aleyhisselamdır. Onun karşısında nebîsini öldürmüş bir tek ehl-i kitap yoktu. Onlar son nebîyi de öldürmediklerine göre buradaki “öldürme”, “nebîliği öldürme” anlamında mecazdır. Önceki nebîlere inananların, son nebîye de inanmaları zorunlu olduğu için (bkz. Al-i İmran 3/81) Muhammed aleyhisselamın Allah’ın nebîsi olduğunu anladıktan sonra nebî olarak kabul etmeyenler, önceki nebîlerin nebîliğini de öldürmüş olurlar. Nebiliğin öldürülmesi nebinin getirdiği mesajı uygulamamak ve yok saymaktır.

[2*] Onlar nasıl ayetleri hafife aldılarsa Allah da … 


(Al-i İmran 3/22)
أُولَٰئِكَ الَّذِينَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ
İşleri, dünyada da ahirette de boşa çıkacak olanlar onlardır. Yardım edecek kimseleri olmayacaktır.


(Al-i İmran 3/23)
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُوا نَصِيبًا مِنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ إِلَىٰ كِتَابِ اللَّهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَتَوَلَّىٰ فَرِيقٌ مِنْهُمْ وَهُمْ مُعْرِضُونَ
Allah’ın Kitabı’ndan bilgi sahibi olanları görmedin mi? Aralarında kararı Kitap versin diye Allah'ın Kitabına çağrılınca onlardan bir bölümü yüz çevirerek geri çekiliyorlar.


(Al-i İmran 3/24)
ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ إِلَّا أَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ ۖ وَغَرَّهُمْ فِي دِينِهِمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
Bunun sebebi şöyle demeleridir: “O ateş bizi yaksa yaksa birkaç gün yakar!” Dinleri konusunda uydurdukları şeyler, kendilerini yanıltmaktadır.


(Al-i İmran 3/25)
فَكَيْفَ إِذَا جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فِيهِ وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Geleceğinde şüphe olmayan bir gün onları topladığımızda ne hale düşerler! O gün herkese, yaptığının karşılığı tam olarak verilecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.


(Al-i İmran 3/26)
قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ ۖ بِيَدِكَ الْخَيْرُ ۖ إِنَّكَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
De ki: “Ey tüm yetkileri elinde tutan Allah’ım! Tercih ettiğin[*] kişiye yetki verir, tercih ettiğinden yetkiyi alırsın. Tercih ettiğin kişiyi üstün konuma getirir ve yine tercih ettiğin kişiyi değersizleştirirsin. Bütün iyilikler Senin elindedir. Sen her şeye bir ölçü koyarsın.

[*] “Şâe = شاء” fiili, bir şeyi var etti, demektir. (Müfredât) Allah bazı şeyleri kulunun tercihine göre yarattığından öznesi kul olursa “tercih edip yaptı”, Allah olursa “tercih edip yarattı” anlamına gelir.

 


(Al-i İmran 3/27)
تُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ ۖ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ ۖ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın.[*] Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden de ölüyü çıkarırsın. Tercih ettiğin kişiye hesapsız rızık verirsin.”

[*] Gece gündüzün içine girince gece kısalır, gündüz uzar. Gündüz gecenin içine girince de gece uzar, gündüz kısalır.


(Al-i İmran 3/28)
لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ ۖ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللَّهِ فِي شَيْءٍ إِلَّا أَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقَاةً ۗ وَيُحَذِّرُكُمُ اللَّهُ نَفْسَهُ ۗ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ
Müminler kâfirleri kendilerine, müminlerden yakın tutmasınlar. Onlardan bir şekilde korunma haricinde bunu yapanın Allah’tan bir beklentisi olamaz. Allah, sizi kendine karşı uyarır. Dönüp varacağınız yer, Allah’ın huzurudur.


(Al-i İmran 3/29)
قُلْ إِنْ تُخْفُوا مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللَّهُ ۗ وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۗ وَاللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
De ki: “Gizleseniz de açığa vursanız da içinizde olanı[*] Allah bilir. O, göklerde ve yerde olanları bilir. Her şeye ölçü koyan Allah’tır.”

[*] İçimizden anlık olarak güzel veya çirkin her türlü düşünce geçebilir. her şey geçer. Biz, içimizden geçenden değil içimize yerleştirdiğimizden sorumluyuz. (Bkz. Bakara 2/284).


(Al-i İmran 3/30)
يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُوءٍ تَوَدُّ لَوْ أَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُ أَمَدًا بَعِيدًا ۗ وَيُحَذِّرُكُمُ اللَّهُ نَفْسَهُ ۗ وَاللَّهُ رَءُوفٌ بِالْعِبَادِ
Her kişi, yaptığı iyilikleri de yaptığı kötülükleri de karşısında bulduğu gün, “keşke kötülüklerim çok gerilerde kalsaydı!” diye yanıp tutuşur. Allah sizi, kendine karşı uyarır. Allah, kullarına karşı çok şefkatlidir.


(Al-i İmran 3/31)
قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ ۗ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ
De ki: "Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Bağışlaması çok, iyiliği bol olan Allah’tır".


(Al-i İmran 3/32)
قُلْ أَطِيعُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ ۖ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِرِينَ
De ki: "Allah'a yani Kitabına[*] boyun eğin.” Yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah, âyetleri görmezlikten gelenleri (kâfirleri) sevmez.

[*] Resul (رسول) kelimesine “gönderilen” anlamı verilebilir. Çünkü bir bilgiyi iletmek için gönderilen kişiye resul dendiği gibi onunla gönderilen bilgiye de resul denir. (Müfredat). Bilgi daha önemli olduğundan Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Muhammed sadece elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?” (Al-i İmran 3/144) Allah’ın son Nebîsi öldüğü için resul kelimesine, yerine göre elçi veya Allah’ın gönderdiği kitap anlamını vermek gerekir.


(Al-i İmran 3/33)
إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَىٰ آدَمَ وَنُوحًا وَآلَ إِبْرَاهِيمَ وَآلَ عِمْرَانَ عَلَى الْعَالَمِينَ
Allah Âdem’i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini çağdaşlarına karşı[*] seçkin konuma getirmişti.

[*] el âlemîne (الْعَالَمِينَ) kelimesine, ‘çağdaşları’ manası verilmiştir. Çünkü kıyaslama, onları hazmedemeyen çağdaşlarıyla yapılır.

 


(Al-i İmran 3/34)
ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍ ۗ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Bunlardan biri diğerinin soyundandır. Dinleyen ve bilen Allah’tır.


(Al-i İmran 3/35)
إِذْ قَالَتِ امْرَأَتُ عِمْرَانَ رَبِّ إِنِّي نَذَرْتُ لَكَ مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّرًا فَتَقَبَّلْ مِنِّي ۖ إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Bir gün İmrân'ın karısı şöyle dedi: "Sahibim! Karnımda olanı, bağımsız olarak[*] sana adadım; benden kabul et! Dinleyen de bilen de Sen'sin!"

[*] Ayetteki muharrar =مُحَرَّر hür olarak, yani ailesinden bağımsız olarak hareket etmesi anlamındadır.


(Al-i İmran 3/36)
فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ إِنِّي وَضَعْتُهَا أُنْثَىٰ وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْأُنْثَىٰ ۖ وَإِنِّي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَإِنِّي أُعِيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
Doğum yapınca, ne doğurduğunu Allah daha iyi bildiği halde “Sahibim! Kız doğurdum. Erkek kız gibi olmazdı! Ben ona Meryem adını verdim; onu ve soyunu, kovulmuş şeytandan korumanı bekliyorum.” dedi.


(Al-i İmran 3/37)
فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَأَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّا ۖ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًا ۖ قَالَ يَا مَرْيَمُ أَنَّىٰ لَكِ هَٰذَا ۖ قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ ۖ إِنَّ اللَّهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Sahibi Meryem’i güzelce kabul etti ve güzel bir bitki[*1] gibi yetiştirdi. Bakımını da Zekeriya’ya yükledi[*2]. Zekeriya ne zaman onun dairesine[*3] girse yanında bir rızık (yiyecek veya giyecek)[*4] bulur: "Meryem! Bu sana nereden?" diye sorardı. O da “Allah katındandır! Allah, tercih ettiğine[*5] hesapsız rızık verir!" derdi.

[*1] Meryem validemizin güzel bir bitki gibi yetiştirilmesi, yapısında bitkilere has bir özellik olduğunu gösterir. Bazı bitkilerde hem erkeklik hem dişilik organı olur ve kendi kendini döller. Meryem’in rahmine ruhun üflenmesi ile ilgili iki ayetten birinde (Tahrim 66/12) erkek, diğerinde de dişi zamirin (Enbiya 21/91) kullanılması bunu gösterir. İsa aleyhisselamın örneğinin Adem aleyhisselam olması (Al-i İmran 3/59) ve insanın ilk yaratılışının bitki örneği ile açıklanması (Nuh 71/17), Ahirette yeniden yaratılışın aynı usulle olacağının bildirilmesi (Araf 7/29)  bunu ispatlar.

[*2] "Bakımını Zekeriya’ya yükledi” ayeti o sırada Meryem’in babasının ve annesinin hayatta olmadıklarını gösterir.

[*3] Mihrab; oda, hünkar mahfili, başoda, sultanın tek başına kaldığı has oda, harem dairesi, insanların oturduğu ve toplandığı yer vs. anlamlarda kullanılır. (Lisân’ul-Arab ve el-Kamus’ul-muhît)

[*4] Rızık sadece yiyecek olmaz. Giyecekler ve her türlü eşya da rızıktır. Bu rızkın, Allah katından olması, Meryem’in odasına melekler tarafından bırakıldığı gibi uydurma anlamlara gelmez.

[*5] “Şâe = شاء”, bir şeyi var etti demektir (Müfredât). Allah bazı şeyleri kulunun tercihine göre yarattığından öznesi kul olursa “tercih edip yaptı”, Allah olursa “tercih edip yarattı” anlamına gelir.

 


(Al-i İmran 3/38)
هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ ۖ قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً ۖ إِنَّكَ سَمِيعُ الدُّعَاءِ
Zekeriya, orada Sahibine dua etti: "Sahibim! Bana kendi katından temiz bir soy nasip et! Sen duamı dinlersin!" dedi.


(Al-i İmran 3/39)
فَنَادَتْهُ الْمَلَائِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ أَنَّ اللَّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَىٰ مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِنَ اللَّهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ
(Meryem’in olduğu) dairede, ayakta namazda iken melekler şöyle seslendiler: "Allah sana, Allah’ın bir sözünü onaylayacak[*]; önder, kendine hâkim ve iyilerden bir nebî olacak olan Yahya’yı müjdeliyor.”

[*] Allah’ın sözü, diğer insanlar gibi Allah’ın “ol” emri ile oluşmaya başlayacak olan İsa aleyhisselamdır.


(Al-i İmran 3/40)
قَالَ رَبِّ أَنَّىٰ يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَأَتِي عَاقِرٌ ۖ قَالَ كَذَٰلِكَ اللَّهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ
(Zekeriya): “Sahibim! benim nasıl oğlum olur? İhtiyarlık gelmiş çatmış, karım da kısır!" dedi. “Bu olacak! Allah, tercih ettiği şeyi yapar.” dedi.


(Al-i İmran 3/41)
قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً ۖ قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ إِلَّا رَمْزًا ۗ وَاذْكُرْ رَبَّكَ كَثِيرًا وَسَبِّحْ بِالْعَشِيِّ وَالْإِبْكَارِ
(Zekeriya:) “Sahibim! Benim için bir gösterge belirle!” dedi. Allah: “Göstergen üç gün boyunca insanlarla, işaret dili dışında bir dille konuşamamandır[*1]. Sahibini çokça an ve sabah akşam O’na ibadet et.”[*2] dedi.

[*]  "Konuşamama" diye meal verilmesinin sebebi, bu göstergeyi kendisi için istemesinden dolayıdır. Buraya "konuşmama" şeklinde meal verilemez, çünkü konuşmama, insanın elindedirl. Gösterge olması için istediği halde konuşamaması gerekir. Zaten (Meryem 19/10.) âyetteki "sapasağlam olduğun halde" ifadesi bu meali destekliyor. 

[*2] Zekeriya’nın (as) Allah’tan çocuk isteyip müjdeyi alınca şaşırması, çocuğu kendi için değil de Meryem için istediğini gösterir.


(Al-i İmran 3/42)
وَإِذْ قَالَتِ الْمَلَائِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَاكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَاكِ عَلَىٰ نِسَاءِ الْعَالَمِينَ
Bir gün melekler Meryem’e de şöyle seslendiler: “Meryem! Allah seni seçti, tertemiz yaptı ve çağdaşın olan kadınlara üstün kıldı.


(Al-i İmran 3/43)
يَا مَرْيَمُ اقْنُتِي لِرَبِّكِ وَاسْجُدِي وَارْكَعِي مَعَ الرَّاكِعِينَ
Ey Meryem! Sahibine içten boyun eğ, secdeye kapan ve rüku edenlerle birlikte rüku et!”[*]

[*] “rüku edenlerle birlikte rüku et!” yani namazını cemaatle kıl.

 


(Al-i İmran 3/44)
ذَٰلِكَ مِنْ أَنْبَاءِ الْغَيْبِ نُوحِيهِ إِلَيْكَ ۚ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يُلْقُونَ أَقْلَامَهُمْ أَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يَخْتَصِمُونَ
İşte bu, sana vahiy yoluyla bildirdiğimiz gayb[*] haberlerindendir. Yoksa Meryem'in bakımını kim üstlenecek diye kura çekerlerken yanlarında değildin. Aralarında tartışırlarken de yanlarında değildin.

[*] Duyu organların erişemeyeceği veya kişinin bilmediği şeylere gayb denir.


(Al-i İmran 3/45)
إِذْ قَالَتِ الْمَلَائِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللَّهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُ اسْمُهُ الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَجِيهًا فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ
Yine bir gün melekler Meryem’e dedi ki: “Meryem! Allah sana kendisinden bir söz[*] müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. O, dünyada da ahirette de itibarlıdır ve Allah'a yakın olanlardandır.

[1*] Buradaki “Söz” İsa aleyhisselamdır. Babası olmadığı halde sırf Allah’ın “Ol” emri ile oluşmaya başladığı için bu adı almıştır. 


(Al-i İmran 3/46)
وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلًا وَمِنَ الصَّالِحِينَ
Hem beşikte hem yetişkin çağda insanlara hitap edecek ve iyilerden olacaktır.”


(Al-i İmran 3/47)
قَالَتْ رَبِّ أَنَّىٰ يَكُونُ لِي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ ۖ قَالَ كَذَٰلِكِ اللَّهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ ۚ إِذَا قَضَىٰ أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Meryem, “Sahibim! Benim nasıl çocuğum olur? Bana erkek eli değmedi ki!” dedi. “Olacak!” dedi. Allah tercih ettiği şeyi yaratır. Bir işe karar verdi mi sadece "Ol" der ve o şey oluşur.”


(Al-i İmran 3/48)
وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ
Allah ona Kitabı, Hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecektir.


(Al-i İmran 3/49)
وَرَسُولًا إِلَىٰ بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنِّي قَدْ جِئْتُكُمْ بِآيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ ۖ أَنِّي أَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنْفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللَّهِ ۖ وَأُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ وَأُحْيِي الْمَوْتَىٰ بِإِذْنِ اللَّهِ ۖ وَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَ فِي بُيُوتِكُمْ ۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ
İsa, İsrailoğullarına elçi olarak geldiğinde (şöyle dedi:) "Size, Sahibinizin belgesi ile geldim. Sizin için çamurdan kuş heykeli yaratır,[*] ona üflerim de Allah'ın izni ile kuş olur. Doğuştan kör olan ve alaca hastalığına tutulmuş olanı iyileştiririm. Allah'ın izni ile ölüleri diriltirim. Evlerinizde neler yediğinizi ve neleri biriktirdiğinizi size bildiririm. Eğer Allah’a güvenen kimselerseniz bunlar gerçekten, sizin için birer belgedir.

[*] Yaratma iki türlüdür. Birincisi, maddesi ve benzeri olmayan bir şeyi yaratmadır. Onu Allah’tan başkası yapamaz. “O, gökleri ve yeri, bir örneği yokken yaratmıştır. (Ra’d 13/16). İkincisi, bir şeyden bir başka şey yaratmaktır. Bunun için sadece maddenin görüntüsü veya yapısı değiştirilir. Bu tür yaratmayı insan da yapabilir. İsa aleyhisselam ikincisini yapmıştır. 


(Al-i İmran 3/50)
وَمُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَلِأُحِلَّ لَكُمْ بَعْضَ الَّذِي حُرِّمَ عَلَيْكُمْ ۚ وَجِئْتُكُمْ بِآيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ
“Önümdeki Tevrat'ı onaylamak[*1] ve size haram kılınmış[*2] bazı şeyleri helâl kılmak için geldim. Size, Sahibinizin belgesi ile geldim. Artık Allah'tan çekinin de sözümü dinleyin.

[*1] Matta İncil’inde İsa’ya ait şöyle bir söz geçer:

“Kutsal Yasa'yı (Tevrat’ı) ya da elçilerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim. Size doğrusunu söyleyeyim, gök ve yer ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden, Kutsal Yasa'dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile eksilmeyecek. Bu nedenle, bu buyrukların en küçüklerinden birini kim çiğner ve başkalarına öyle yapmayı öğretirse, Göklerin Egemenliğinde en küçük sayılacak. Ama bu buyrukları kim yerine getirir ve başkalarına öğretirse, Göklerin Egemenliğinde büyük sayılacak.” (Matta 5,/17-19)

[*2] Yahudilere özel olarak nelerin haram kılındığını görmek için (Al-i İmran 3/93) âyetin dipnotuna bkz.


(Al-i İmran 3/51)
إِنَّ اللَّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ ۗ هَٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ
“Allah, benim Sahibim olduğu gibi sizin de Sahibinizdir, O’na kul olun, doğru yol budur.” dedi.


(Al-i İmran 3/52)
فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَىٰ مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللَّهِ ۖ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنْصَارُ اللَّهِ آمَنَّا بِاللَّهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
İsa, âyetleri görmezlikten geldiklerini sezince, "Allah yolunda bana kimler yardım eder?" dedi. Havariler[*]; "Allah için bizler yardım ederiz. Allah'a inanıp güvendik. Şahit ol; biz ona teslim olmuş kimseleriz.” dediler.

[*] İncil’de havarilerin sayısının on iki olduğu bildirilmiştir:

“… Bu on iki elçinin adları şöyle: birincisi Petrus adıyla bilinen Simun, onun kardeşi Andreya, Zebedi'nin oğulları Yakup ve Yuhanna, Filipus ve Bartalmay, Tomas ve vergi görevlisi Matta, Alfay oğlu Yakup ve Taday, Yurtsever Simun ve İsa'yı sonradan ele veren Yahuda İskariyot.” (Matta 10/2-4)

 


(Al-i İmran 3/53)
رَبَّنَا آمَنَّا بِمَا أَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ
“Sahibimiz! İndirdiğin her şeye inandık ve Elçi'ne uyduk. Artık bizi buna şahitlik edenlerle birlikte yaz.”


(Al-i İmran 3/54)
وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللَّهُ ۖ وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ
Onlar (kâfirler), bir oyun kurmuşlardı; Allah da oyun kurdu[*]. En iyi oyun kuran Allah’tır.

[*]   “Bir şeyi oluşturmanız, Allah’ın da o şeyi oluşturmasıyla mümkün olur.” (Tekvîr 81/29)

 


(Al-i İmran 3/55)
إِذْ قَالَ اللَّهُ يَا عِيسَىٰ إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلَىٰ يَوْمِ الْقِيَامَةِ ۖ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
Bir gün Allah şöyle dedi: “Ey İsa! Senin ruhunu alacağım[1*] ve katıma yükselteceğim[2*]. Ayetlerimi görmezlikten gelen şu insanlardan seni arındıracağım. Sana uyanları, kıyamet gününe kadar kâfirlerden üstün kılacağım[3*]. Sonunda yeniden diriltilip bana geleceksiniz[4*]. Aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz konuları, o zaman karara bağlayacağım.”

[1*] ( مُتَوَفِّيكَ)  Vefat, ruhu alma anlamındadır... Ruhun, geri gönderilmemek üzere alınması kişinin ölmesi demektir. vefat kelimesi şu ayette geçmektedir.

"Allah, öleceklerin ölümleri anında, ölmeyeceklerin de uykuları esnasında ruhlarını alır(Zümer 39/42)

Hz İsa mahşerde vefat ettiğini yani gözetleyici olmadığını da  ayette şöyle ifade eder:

"..Ben onların içinde olduğum sürece onları kolladım, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen (yalnız) Sen oldun..." (Maide 5/117)

[2*]  Sadece İsa aleyhisselamın ruhu değil, ölen her insanın ruhu göğe yükselir. Kafirler için göklerin kapıları açılmaz. Allah Teala şöyle demiştir:

“Ayetlerimiz karşısında büyüklenerek yalan söyleyenler için göklerin kapıları açılmayacak, deve iğne deliğinden geçinceye kadar da Cennet’e giremeyeceklerdir.(Araf 7/40)

[3*] İsa’ya uyanlar, onu Allah’ın oğlu sayanlar değil, Allah’ın elçisi sayan ve ona o şekilde inananlardır.


[4*] مَرْجِعُكُمْ = merciukum kelimesinin kök anlamı الرجع / rec’ = başa döndürmek veya الرجوع /rücu )= başa dönmektir. (Müfredât) “yeniden diriltilip” ifadesi  مَرْجِعُكُمْ = merciukum’un mealidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Sizi topraktan yarattık, yine toprağa çevireceğiz ve bir kere daha sizi topraktan çıkaracağız.” (Taha 20/55)

“De ki “Sizi tohum gibi toprağa atıp bitirecek olan O'dur. Huzurunda toplanacağınız da O’dur.” (Mülk 67/24)

Tohum gibi atıldığımız toprakta bir bitki gibi yetiştikten sonra yeni bir vücutla kalkmamız, rec’ veya rücu’ kökünden türemiş kelimelerle (ترجعون = turceûn ve  مَرْجِعُكُمْ = merciukum) ifade edilmektedir. Bundan sonra insanların Allah’ın huzurunda toplanması da  ileyhi tuhşerûn = وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ sözleriyle ifade edilir. Bütün bu ayetleri birlikte düşündüğümüzde  إليه ترجعون = ileyhi turceûn sözünün açılımı şöyle olur:

“Eski halinize döndürülür ve Allah’ın huzurunda toplanırsınız”

turceune haletekum'ul-ûlâ ve tuhşerûne il'Allah /ترجعون حالتكم الاولى وتحشون الي الله

Allah’ın bildiği şeylerin tekrar O’na arz edileceğini ifade için de şöyle buyrulmuştur:

İşler onun huzurunda tekrar başa döndürülür ve eski defterler açılır/وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ 


(Al-i İmran 3/56)
فَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَأُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ
“Âyetlerimi görmezlikten gelenleri (kâfirleri), hem dünyada hem ahirette şiddetli bir azaba çarptıracağım. Yardım edecek kimseleri de olmaz.”


(Al-i İmran 3/57)
وَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ ۗ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ
“İnanıp güvenen ve iyi iş yapanların ödülünü tam olarak veririm. Ben yanlış yapanları sevmem[*].”

[*] Arap edebiyatındaki iltifat sanatı bizde olmadığından meâlde bu sanat yok sayılmıştır. (Bkz. Bakara 2/49’un dipnotu)


(Al-i İmran 3/58)
ذَٰلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الْآيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَكِيمِ
“Bunları sana, ayetlerimizden; hikmetlerle dolu o Zikir’den[*] okumaktayız.”

Zikir, ilahi kitapların ortak adıdır. Burada Allah katında olan ana Kitap (bkz. Zuhruf 43/4) kastedilmektedir. 


(Al-i İmran 3/59)
إِنَّ مَثَلَ عِيسَىٰ عِنْدَ اللَّهِ كَمَثَلِ آدَمَ ۖ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Allah katında İsa örneği, tıpkı Adem örneği[*] gibidir. Adem’i topraktan yarattı; sonra ona “Oluş!" dedi; o da oluştu.

[*] Adem ve İsa’nın yaratılışlarındaki ortak özellik, her ikisinin de babasız ve kendiliğinden döllenmiş yumurtadan yaratılmasıdır. Farklılık ise Adem’in annesinin de olmamasıdır.Adem ana  rahmi yerine topraktan yaratılmıştır. Bkz. (Nisa 4/1), (İnsan 76/2), (Müminun 23/12-14). 

 

 


(Al-i İmran 3/60)
الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْمُمْتَرِينَ
Rabbinden (Sahibinden) gelen, tümüyle gerçektir. Sakın şüpheye kapılanlardan olma!


(Al-i İmran 3/61)
فَمَنْ حَاجَّكَ فِيهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ أَبْنَاءَنَا وَأَبْنَاءَكُمْ وَنِسَاءَنَا وَنِسَاءَكُمْ وَأَنْفُسَنَا وَأَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللَّهِ عَلَى الْكَاذِبِينَ
Bu bilgi geldikten sonra seninle kim tartışırsa de ki “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım, sizler ve bizler de katılalım; arkasından “Allah'ın laneti (dışlaması), yalancıların üstüne olsun.” diye yalvaralım.“


(Al-i İmran 3/62)
إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّ ۚ وَمَا مِنْ إِلَٰهٍ إِلَّا اللَّهُ ۚ وَإِنَّ اللَّهَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Bu olay tümüyle gerçektir. Allah'tan başka ilah yoktur. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır.


(Al-i İmran 3/63)
فَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِالْمُفْسِدِينَ
Yine de yüz çevirirlerse çevirsinler, kimlerin bozguncu olduğunu bilen Allah’tır.


(Al-i İmran 3/64)
قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَىٰ كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللَّهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ ۚ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
De ki: "Ey Ehl-i Kitap![*] Size göre de bize göre de doğru olan ortak şu söze gelin: Allah'tan başkasına kul olmayalım. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Birimiz, Allah'tan önce birilerini rabler edinmesin.” Yüz çevirirlerse deyin ki: "Şahit olun, biz Allah’a teslim olmuş kimseleriz."

[*] Kitaplarında uzman olan kişiler


(Al-i İmran 3/65)
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تُحَاجُّونَ فِي إِبْرَاهِيمَ وَمَا أُنْزِلَتِ التَّوْرَاةُ وَالْإِنْجِيلُ إِلَّا مِنْ بَعْدِهِ ۚ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Ey Ehl-i Kitap![*] İbrahim hakkında niye tartışıyorsunuz? Tevrat da İncil de ondan sonra indirildi. Aklınızı kullanmaz mısınız?

[*] Kitaplarında uzman olan kişiler


(Al-i İmran 3/66)
هَا أَنْتُمْ هَٰؤُلَاءِ حَاجَجْتُمْ فِيمَا لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ فَلِمَ تُحَاجُّونَ فِيمَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ ۚ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Siz hakkında bilginiz olan konuda tartışırsınız, ama hakkında bilginiz olmayan bir konuda ne diye tartışıyorsunuz? Bunları bilen Allah’tır, siz bilmezsiniz.


(Al-i İmran 3/67)
مَا كَانَ إِبْرَاهِيمُ يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا وَلَٰكِنْ كَانَ حَنِيفًا مُسْلِمًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
İbrahim Yahudi veya Hristiyan değildi. O, doğruya yönelmiş, Allah’a teslim olmuştu. Müşriklerden (Allah’ı ikinci sıraya koyanlardan) değildi.


(Al-i İmran 3/68)
إِنَّ أَوْلَى النَّاسِ بِإِبْرَاهِيمَ لَلَّذِينَ اتَّبَعُوهُ وَهَٰذَا النَّبِيُّ وَالَّذِينَ آمَنُوا ۗ وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ
İnsanların İbrahim'e en yakın olanı, onun izinden gidenler ile bu Nebi (Muhammed) ve ona inanıp güvenenlerdir. Bütün müminlerin en yakını (velisi) Allah’tır.


(Al-i İmran 3/69)
وَدَّتْ طَائِفَةٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ وَمَا يُضِلُّونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ
Ehl-i Kitabın bir kesimi[*] "Ah sizi bir saptırabilsek!" diye fırsat kollarlar. Onlar sadece kendilerini saptırırlar, ama fark edemezler.

[*] Yahudiler


(Al-i İmran 3/70)
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَأَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
Ey Ehl-i Kitap![1*] Allah’ın ayetlerini ne diye örtüyorsunuz[2*], halbuki doğru olduklarına şahitsiniz[3*]?

[1*] Kitaplarında uzman olan kişiler

[2*] Önceki kitapların ustaları(ehl-i) bu ayetleri çok iyi kavrayabildiklerine göre onun yöntemini (tevil) ve Kitab’ın hikmetini gayet iyi biliyor olmalıdırlar.

[3*]  Kur’an’a göre şahitlik iki şekilde olur. Birisi görerek diğeri basiretle ve çok iyi kavrama yoluyladır. Bu türden şahitliğe örnek (Yusuf 12/26)’dır. “Kadının ailesinden bir şahit şöyle şahitlik etti: ‘Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın haklı,  o(Yusuf) yalancının tekidir.’” Bu şahit, olayın görgü tanığı olmayan, suç bilimine sahip bir uzmandır (bilirkişidir). Al-i İmran 70. ayetin muhatabı olan Ehl-i Kitap, nebinin getirdiklerinin Allah’ın ayetleri olduğunu Tevrat ile karşılaştırma yoluyla çok iyi kavrayan topluluktur. Çünkü vahyin indirilmesine hiçbiri görgü şahitliği yapmamıştır. Bizim için de şahitlik edebilmenin tek yolu, Kitabı ve onun hikmetini çok iyi kavramaktır.Bu da ancak ilmi çalışma yoluyla olur.

 


(Al-i İmran 3/71)
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Ey Ehl-i Kitap![*] Gerçeği neden gerçek dışı gibi gösteriyor, bile bile gerçeği gizliyorsunuz?

[*] Kitaplarında uzman olan kişiler


(Al-i İmran 3/72)
وَقَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ آمِنُوا بِالَّذِي أُنْزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُوا آخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Ehl-i Kitaptan[*] bir kesim de der ki "Şu müminlere indirileni günün başında kabul edin, sonunda reddedin, belki vazgeçerler.

[*] Kitaplarında uzman olan kişiler


(Al-i İmran 3/73)
وَلَا تُؤْمِنُوا إِلَّا لِمَنْ تَبِعَ دِينَكُمْ قُلْ إِنَّ الْهُدَىٰ هُدَى اللَّهِ أَنْ يُؤْتَىٰ أَحَدٌ مِثْلَ مَا أُوتِيتُمْ أَوْ يُحَاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْ ۗ قُلْ إِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ ۗ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ
Dininize uyandan başkasına güvenmeyin!” De ki “Yol Allah’ın yoludur. Bütün bunları; size verilenin bir dengi başkasına verildi veya Allah katında size karşı delil getirirler diye mi yapıyorsunuz?” De ki “Her iyilik Allah’ın elindedir. Onu, tercihini doğru yapana verir. İmkânları geniş olan ve her şeyi bilen Allah’tır.”


(Al-i İmran 3/74)
يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَنْ يَشَاءُ ۗ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ
Yapacağı iyiliği, tercih ettiği kişiye yapar. Allah büyük iyilik ve ikram sahibidir.


(Al-i İmran 3/75)
وَمِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ إِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ وَمِنْهُمْ مَنْ إِنْ تَأْمَنْهُ بِدِينَارٍ لَا يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ إِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَائِمًا ۗ ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ وَيَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Ehl-i Kitap[1*] içinde öyleleri var ki bir hazineyi[2*] emanet etsen aldığı gibi geri verir. Öyleleri de var ki bir dinarı[3*] emanet etsen, tepesine dikilmeden vermez. Bu gibiler, Allah'a karşı bile bile yalan söyleyerek şöyle derler: "Kitab’ı bilmeyenlere (ümmilere)[4*] karşı bir sorumluluğumuz yoktur[5*]

[1*] Kitaplarında uzman olan kişiler

[2*] Ayetin esas metni “kantar dolusu altın” dır. Açıklamalı mana tercih edildiği için “hazine” kelimesi kullanılmıştır.

[3*] Dinar, Rasulullah döneminde para olarak kullanılan Bizans (İstanbul) altınıdır. Bu paralardan bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde bulunanların en ağırı 4.35 gr. gelmektedir.

[4*] Ümmilere, kitap konusunda bilgisi olmayanlara, elinde kitabı olmayanlara. (Bkz. Bakara 2/78, Araf 7/157)

[5*] Bu ırkçılıktır, kendini üstün görmedir. Çağımızın hastalığı emperyalizmin (sömürgeciliğin) ve medeniyetler çatışması tezinin düşünsel arka planıdır.
 


(Al-i İmran 3/76)
بَلَىٰ مَنْ أَوْفَىٰ بِعَهْدِهِ وَاتَّقَىٰ فَإِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ
Hayır! Kim sorumluluğunu yerine getirir ve kendini bozmazsa bilsin ki Allah, kendini bozmayanları[*] sever.

[*] Müttakiler, kendini koruyanlardır. (Bkz. Bakara 2/2 ve dipnotu)

 


(Al-i İmran 3/77)
إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللَّهِ وَأَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلًا أُولَٰئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللَّهُ وَلَا يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
Allah’a verdikleri sözü ve ettikleri yemini, tükenecek bir bedelle değişenler, ahiretteki paylarından olurlar. Kıyamet günü Allah, onlarla konuşmaz, yüzlerine bakmaz ve onları aklamaz. Onların hak ettiği acıklı bir azaptır.


(Al-i İmran 3/78)
وَإِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقًا يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَيَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Onlardan bir takımı Kitaptan okur gibi dillerini eğip bükerler[*] ki Kitap’tan sanasınız. Ama Kitaptan değildir. “O Allah katındandır.” derler, ama Allah katından da değildir. Allah’a karşı bile bile yalan söylerler.

[*] Kitap’ta olmayan şeye “Kitaptandır” derler, onu kendilerince açıklamaya kalkarlar, kelimelerin anlamlarını kaydırırlar, dışarıdan bakıldığında anlaşılmayacak biçimde eğip bükerler (iveç). Bunun örneği şu ayettir:

“Kimi Yahûdiler kelimeleri yerlerinden tahrif edip (anlamlarını kaydırıp) “semi’na ve asayna”, “isma’ gayre musmain” bir de “رَاعـِناَ =râinâ” derler; bunu dillerini bükerek ve dine saldırarak yaparlar. Eğer bunlar, “semi’nâ ve ata’nâ“, isma’”bir de “unzurnâ” deselerdi elbette daha iyi ve daha doğru olurdu. Ama kâfirlik etmelerinden (doğrulara kendilerini kapamalarından) dolayı Allah onları lanetledi. Artık onların pek az inanır.” (Nisâ 4/46)

تفسير الطبري - (6 / 535)

قال أبو جعفر: يعني بذلك جل ثناؤه: وإنّ من أهل الكتاب = وهم اليهود الذين كانوا حَوالي مدينة رسول الله صلى الله عليه وسلم على عهده، من بني إسرائيل. وقوله ="لفريقًا"، يعني: جماعة (1)

="يلوون"، يعني: يحرِّفون ="ألسنتهم بالكتاب لتحسبوه من الكتاب"، يعني: لتظنوا أن الذي يحرّفونه بكلامهم من كتاب الله وتنزيله. (2)

يقول الله عز وجل: وما ذلك الذي لوَوْا به ألسنتهم فحرّفوه وأحدثوه من كتاب الله، (3)

ويزعمون أن ما لووا به ألسنتهم من التحريف والكذب والباطل فألحقوه في كتاب الله ="من عند الله"، يقول: مما أنزله الله على أنبيائه ="وما هو من عند الله"، يقول: وما ذلك الذي لووا به ألسنتهم فأحدثوه، مما أنزله الله إلى أحد من أنبيائه، ولكنه مما أحدثوه من قِبَل أنفسهم افتراء على الله.
 


(Al-i İmran 3/79)
مَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُؤْتِيَهُ اللَّهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا لِي مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَ
Bir insana Allah; Kitap, hikmet ve nebîlik verecek, o da tutup insanlara “Allah’tan önce bana kul olun!” diyecek! Buna hiç kimsenin hakkı yoktur[*]. Onun diyeceği şudur: “Kitabı öğretmenize ve özümsemenize karşılık sadece Rabbinizden (sahibinizden) yana olun.”

[*] (Bkz. Hakka 69/44-46)


(Al-i İmran 3/80)
وَلَا يَأْمُرَكُمْ أَنْ تَتَّخِذُوا الْمَلَائِكَةَ وَالنَّبِيِّينَ أَرْبَابًا ۗ أَيَأْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ
Melekleri ve nebileri rabler edinmenizi de isteyemez. Siz Allah’a teslim olduktan sonra, âyetleri görmemenizi mi isteyecek?


(Al-i İmran 3/81)
وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ ۚ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَىٰ ذَٰلِكُمْ إِصْرِي ۖ قَالُوا أَقْرَرْنَا ۚ قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ
Allah nebilerden kesin söz aldığında şöyle demiştir: "Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı onaylayan bir elçi gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr[*]) yüklendiniz mi?". Onlar da "Kabul ettik" demişlerdir. Allah: "Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim" demiştir.

[*]  ISR : Sonradan gelecek nebi ve resullere inanma ve destek verme sorumluluğudur.


(Al-i İmran 3/82)
فَمَنْ تَوَلَّىٰ بَعْدَ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Bundan sonra sözünden dönenler, yoldan çıkarlar[*].

[*] Bunu destekleyen ifadeler İncil’de vardır. Aşağıda geçen metinde “O” yerine “Muhammed” kelimesini koyarak okuyunuz.

«Şimdiyse beni gönderenin yanına gidiyorum. Ne var ki içinizden hiçbiri bana, `Nereye gidiyorsun?' diye sormuyor. Ama size bunları söylediğim için yüreğiniz kederle doldu. Size gerçeği söylüyorum, benim gidişim sizin yararınızadır. Gitmezsem, Yardımcı size gelmez. O gelince dünyanın günah, doğruluk ve gelecek yargı konusundaki suçluluğunu dünyaya gösterecektir. Günah konusunda - çünkü bana iman etmezler. Doğruluk konusunda - çünkü Baba'ya gidiyorum, artık beni görmeyeceksiniz. Yargı konusunda - çünkü bu dünyanın egemeni yargılanmış bulunuyor. Size daha çok söyleyeceklerim var, ama şimdi bunlara dayanamazsınız. Ne var ki O, yani Gerçeğin Ruhu gelince, sizi her gerçeğe yöneltecek. O kendiliğinden konuşmayacak, yalnız işittiklerini söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek. O beni yüceltecek. (İncil Yuhanna 16/5-14)

 


(Al-i İmran 3/83)
أَفَغَيْرَ دِينِ اللَّهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ
Allah'ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek O’na teslim olmuştur. Hepsi hayata döndürülüp O’nun huzuruna çıkarılacaktır.


(Al-i İmran 3/84)
قُلْ آمَنَّا بِاللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنْزِلَ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالْأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَىٰ وَعِيسَىٰ وَالنَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
De ki "Biz Allah'a inandık ve güvendik. Bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup’a ve torunlarına indirilene, Musa'ya ve İsa'ya verilene; Nebilere Rableri tarafından ne verilmişse hepsine inandık. Hiçbirini diğerinden ayırmayız. Biz Allah’a teslim olmuş kimseleriz."


(Al-i İmran 3/85)
وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ
Kim İslam’dan[*] başka bir din arayışına girerse asla kabul edilmez. O, ahirette kaybedenlere karışır.

[*] İslam: Teslim kökünden olan bu kelime ‘Allah’a teslim olmak’ anlamına gelir. Teslim olana müslim (müslüman) denir. 

 


(Al-i İmran 3/86)
كَيْفَ يَهْدِي اللَّهُ قَوْمًا كَفَرُوا بَعْدَ إِيمَانِهِمْ وَشَهِدُوا أَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ ۚ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
Kendilerine açık belgeler geldikten ve Allah’ın elçisinin/Kitabının hak olduğuna şahit olarak inanıp güvendikten sonra da âyetleri görmezlikte direnen (kâfir olan) bir topluluğu Allah hiç yola getirir mi? Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez.


(Al-i İmran 3/87)
أُولَٰئِكَ جَزَاؤُهُمْ أَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللَّهِ وَالْمَلَائِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ
Onların cezası, Allah, melekler ve bütün insanlar tarafından dışlanmaktır[*].

[*] Arapça ‘lanet’ kelimesinin Türkçe anlamı ‘dışlamaktır’. Ayette sadece Allah ve meleklerinin değil tüm insanların lanetleyeceği haber verilmektedir. Tüm insanlar diye buyrulduğuna göre bunlar(lanetleyenler) müslüman olsun veya olmasın tüm insanlar demektir. (Ali İmran 3/84 ve 87.) ayetler birlikte okunduğunda lanetlenen kimselerin müslüman(Allah’a teslim) olduktan sonra kafir olan kimseler olduğu açıktır. Kendisine müslüman diyen, ancak (Ali İmran 3/85.) ayet tanımında olduğu gibi uydurduklarını din edinmiş kimseler için Allah’ın bu ayetleri gereği lanetlenmek kaçınılmazdır. Kendilerine müslüman, yahudi veya hristiyan diyen ancak Allah’ın dinini terk edip, uydurduklarını din edinenlerin, dünyayı ne hale getirdikleri ortadadır. Kendilerini üstün görüp sömürgeciliği esas almış sözde yahudiler, kiliseyi tanrı edinmiş sözde hristiyanlar, kendilerinden olmayanı öldürmeyi cihad sayan sözde müslümanlar, insan toplumu tarafından sürekli lanetlenmektedir. Bu onların hem dünyadaki hem de ahiretteki cezalarındandır.    

 


(Al-i İmran 3/88)
خَالِدِينَ فِيهَا لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ
Sürekli dışlanmış olarak kalırlar. Azapları hafifletilmez, yüzlerine de bakılmaz.


(Al-i İmran 3/89)
إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ وَأَصْلَحُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
(Ölmeden) Dönüş yapıp kendini düzelten olursa başka. Allah onları bağışlar ve iyilikte bulunur.


(Al-i İmran 3/90)
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بَعْدَ إِيمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْرًا لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الضَّالُّونَ
İnanıp güvendikten sonra kâfir olan (âyeti görmezlikten gelen) ve kâfirliği sürdürenlerin (ölünce yapacakları) dönme istekleri[*] kabul edilmez. İşte yoldan çıkanlar onlardır.

[*] Bu dönüş (tevbe) ölen kişinin kabirdeki tevbesidir. Çünkü bir önceki ayette (89) kafirlerin hangi tevbesinin kabul edileceği, hemen sonrasındaki ayette (91) kafir olarak ölenlerin teklif edeceği hiçbir fidyenin kabul edilmeyeceği belirtilmektedir. 

 


(Al-i İmran 3/91)
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ أَحَدِهِمْ مِلْءُ الْأَرْضِ ذَهَبًا وَلَوِ افْتَدَىٰ بِهِ ۗ أُولَٰئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ
(İnandıktan sonra) Kâfir olan ve kâfir olarak ölenlerden biri, yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye verebilecek olsa kabul edilmez. Onların hak ettiği acıklı bir azaptır. Onlara yardım edecek bir kimse de olmaz.


(Al-i İmran 3/92)
لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّىٰ تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ ۚ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَإِنَّ اللَّهَ بِهِ عَلِيمٌ
Sevdiğiniz şeylerden hayra harcamadıkça bolluğa ve refaha[*] kavuşamazsınız. Yaptığınız her harcamayı bilen Allah’tır.

[*] البِرُّ (القاموس المحيط)

البِرُّ: الصِّلَةُ، والجَنَّةُ، والخَيْرُ، والاتِّساعُ في الإِحْسانِ، والحَجُّ، ?

 


(Al-i İmran 3/93)
كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلًّا لِبَنِي إِسْرَائِيلَ إِلَّا مَا حَرَّمَ إِسْرَائِيلُ عَلَىٰ نَفْسِهِ مِنْ قَبْلِ أَنْ تُنَزَّلَ التَّوْرَاةُ ۗ قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرَاةِ فَاتْلُوهَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
(Yahudiler dedi ki)[1*] Tevrat’ın indirilmesinden önce İsrail’in[2*] kendine haram kıldığı yiyecekler dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldir. De ki: “İddianızda haklı iseniz Tevrat’ı getirin de okuyun bakalım.”[3*]

[1*] “Dediler ki” kısmı tarafımızdan ilave edilmiştir. Bunun sebebi, daha sonra gelen “.. de ki,” sözüdür. Yahudiler dayanaksız bir iddiada bulunarak İsrail’in yani Yakub’un kendine haram kıldığı dışında bütün yiyeceklerin onlara helal olduğunu söylüyorlar. Tevrat’da böyle bir şey olmadığından yalanları yüzlerine vurularak “… getirin Tevrat’ı da okuyun; eğer iddianız doğru ise” deniyor.

[2*] Yakup (as)’nin lakabı İsrail’dir. Bu nedenle onun soyundan gelenlere İsrailoğulları denir.

[3*] Allah Teala şöyle demiştir: “Yahudilere tek tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların sırtlarına ve bağırsaklarına yapışık olanlarla kemiklerine karışanlar dışında kalan iç yağlarını da haram kıldık. Bu, (batıl yolla) üstünlük kurma çabalarına karşılık onlara verdiğimiz cezadır. Biz elbette doğruyu söyleriz.” (En’â 6/146) Bu ve benzeri âyetler inince Yahudiler bunu reddederek yukarıdaki sözleri söylemişlerdi. Halbuki Tevrat’a göre de Yahudiler, karada yaşayan hayvanlardan sadece çatal ve yarık tırnaklı olup geviş getirenleri yiyebilirler. Çatal tırnaklı olmayan deve, yaban faresi ve tavşan ile geviş getirmeyen domuz haramdır. Karada yaşayan gelincik, fare, kara kurbağası türleri, kirpi, bukalemun, kertenkele türleri, salyangoz ve köstebek gibi küçük canlılar da haramdır. (Bkz. Levililer 11, Tesniye 14)


(Al-i İmran 3/94)
فَمَنِ افْتَرَىٰ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Tevrat’ı okuduktan sonra kendi yalanlarını Allah'a mal edenler yanlış yaparlar[*].

[*] Allah Teâlâ şöyle buyurur:

De ki “Rabbim sadece şunları haram etti. İster açık, ister gizli yapılsın, her türlü fuhuş, (bu kitapta anlatılan) günahlar, haksız saldırı, Allah’ın, hakkında hiçbir belge indirmediği şeyi ona eş koşmanız, Allah hakkında bilmediğinizi söylemeniz.” (Araf 7/33)

 


(Al-i İmran 3/95)
قُلْ صَدَقَ اللَّهُ ۗ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
De ki: "Allah doğruları söyler; İbrahim’in dosdoğru şeriatına uyun. O, müşriklerden (Allah’ı ikinci sıraya koyanlardan) değildi[*].”

[*] İbrahim ve beraberinde olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Bir gün halklarına şöyle demişlerdi: “Bizim sizinle ve Allah ile aranıza koyup kulluk ettiklerinizle bir ilişiğimiz yoktur; sizi tanımıyoruz. Bir tek Allah’a inanıp güvenene kadar aramızda düşmanlık ve nefret doğmuştur. Sahibimiz! Senin korumana sığındık ve sana yöneldik. Dönüp varılacak yer, senin huzurundur”. (Mumtehine 60/4)

 


(Al-i İmran 3/96)
إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَمِينَ
İnsanlar için kurulan ilk ev, Bekke[*]'de olandır. Bereketli ve herkese doğru yönü (kıbleyi) göstersin diye kurulmuştur.

[*] Mekke’nin kök anlamı itip kakmadır. Hacca gelenlerin oluşturduğu kalabalıktan dolayı kadınıyla erkeği ile birbirlerini itip kaktığı tavaf yerinin adı olmuştur. (Taberi tefsiri)

[1] Taberi.

 

 


(Al-i İmran 3/97)
فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ إِبْرَاهِيمَ ۖ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا ۗ وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ
Orada apaçık göstergeler (ayetler)[1*], İbrahim'in (ibadet için) durduğu yerler[2*] vardır. Oraya kim girerse güvende olur. Bir yolunu bulup gidebilenlerin[3*] o Beyt’te, Ka’be’de hac yapması, Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim bunu göz ardı ederse bilsin ki Allah’ın kimseye ihtiyacı olmaz. Bunu göz ardı edenler bilsinler ki Allah’ın kimseye ihtiyacı yoktur.

[1*] Gösterge diye meal verdiğimiz kelime âyettir. Âyet, açık alamet yani gösterge,delil demektir. (İsfahânî, Ragıb, (ö. 425 h.), Müfredât أي md. thk: Safvan Adnan Dâvûdî), Dımaşk ve Beyrut, 1412/1992.) Bu meal çalışmasında ayet kelimesi için hangisi tercih edilirse edilsin parantez içinde ‘ayet’ kelimesi de kullanılarak okuyucunun kelimeyi iyice kavramasına yardımcı olmak amaçlanmıştır.

[2*] Kâbe’yi insanlar için sevap kazanma ve güvende olma yeri haline getirdik. Siz makam-ı İbrahim’i (İbrahim’in durduğu yerleri) dua yeri yapın." dedik. (Bakara 2/125) İbrahim aleyhisselamın durduğu yerler; Arafat, Müzdelife, Mina ve Kabe’dir. Hac İbadeti buralarda yapılır. Bunların her birinin orada göstergeleri vardır.

Nuh tufanında Kabe yıkılmış, hac ibadetinin yapıldığı diğer yerler de unutulmuştu. İbrahim aleyhisselam Kâbe’yi yeniden yapınca: “Bize hac ibadetini yapacağımız yerleri (menâsiki) göster” (Bakara 2/128) diye dua etmiş Allah da göstermişti. Bu sebeple makam-ı İbrahim, İbrahim aleyhisselamın kendisiyle ilgili değil, hac ibadetinin yapıldığı yerlerle ilgilidir. İnsanlar o yerleri ondan öğrenmişlerdir. .

[3*]  “Bir yolunu bulup gidebilenlerin” ayetini düşünen her insan, hacca yol bulabilmek için yol güvenliğine, yeteri kadar maddi imkana ve sağlığa ihtiyaç olacağını kolayca anlar.

Bir kişi Nebi sallallahu aleyhi ve selleme gelerek; “Ey Allah’ın Elçisi haccı farz kılan nedir, diye sorunca şöyle cevap verdi: «الزَّادُ وَالرَّاحِلَةُ» azık ve binit. (Tirmizi, Hac 22/4)   Rasulullah’ın bu sözü hem fıtrattan hem de aşağıdaki ayetlerden çıkardığı hükümdür. Allah Teâlâ Kureyş suresinde şöyle buyurur:

“Kureyşliler; yakınlık gördükleri için, kış ve yaz seferlerinde yakınlık gördükleri için bu Beyt'in (Kâbe’nin) Rabbine kulluk etsinler. Onları açlıktan tokluğa, korkudan güvenliğe kavuşturan Rabbine.”

Bu sureye göre, Mekkelilerin, Kâbe’nin Rabbine ibadet etmelerini gerektiren iki şeyden biri, Allah’ın onları, “açlıktan kurtarıp doyurması” diğeri de “korku çektirmeyip güvene kavuşturması”dır. Bu sayede onlar, hem yaz ve kış yolculuklarını rahat yapıyor hem de Mekke’de huzur içinde yaşıyorlardı.

Yolculuk diye anlam verilen kelime “rihle = رحلة” Rasululah’ın sözünde geçen “râhile = الرَّاحِلَةُ” yolcunun bindiği binittir. Yol güvenliği olmasa yolcu o binite binemez. Dolayısıyla binit kelimesi aynı zamanda güvenliği de ifade etmektedir.

Allah Teala, dünyayı yarattığı günden itibaren dört ayı haram kılmıştır. Bunlar Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. Recep ayı tektir; diğer üçü ise arka arkayadır. Hac, arka arkaya gelen üç haram ayında yapılır. Bunlardan içinde hac ibadetini barındıran ayın adı Zilhicce’dir. Dünya kurulduğu günden beri bu aylar, insanın can düşmanına bile dokunamayacağı aylardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:  “Bu aylarda kendinizi kötü duruma düşürmeyin. (Tevbe 9/36)”

Bu üç ayın birincisinde hac için yola çıkılır. Ortasında hac yapılır ve geri dönülür.

Bu ayların kutsallığına riayet etmeyip hacıların yollarını kesen olursa, yapılması gerekeni de şöyle hükme bağlamıştır:

“Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer engellenecek olursanız kolayınızda olan bir ‘hedy’ (kurban)  kesin. Hedy, yerine varıncaya kadar da başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden biri hasta olur yahut başında bir rahatsızlığı bulunur da tıraş olursa, fidye olarak ona; oruç, sadaka veya kurban gerekir. Güven içinde olursanız, hacca kadar umreden yararlanan kişi, kolayına gelen bir hedy keser...(Bakara 2/196)

Sonuç olarakRasululah, haccı farz kılan şeyin «الزَّادُ وَالرَّاحِلَةُ» azık ve binit” olduğunu yukarıdaki âyetlerden çıkarmıştır. Çünkü o, Kur’an’ı açıklamaz, Allah’ın yaptığı açıklamaları bize bildirir. O açıklamalar, Allah’ın Kur’ân ile birlikte indirdiği hikmettir.
 


(Al-i İmran 3/98)
قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ شَهِيدٌ عَلَىٰ مَا تَعْمَلُونَ
De ki "Ey Ehl-i Kitap![*] Neden Allah’ın ayetlerini örtüyorsunuz? Neler yaptığınıza Allah şahittir.”

[*] Kitaplarında uzman olan kişiler


(Al-i İmran 3/99)
قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ مَنْ آمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجًا وَأَنْتُمْ شُهَدَاءُ ۗ وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
De ki "Ey Ehl-i Kitap![1*] İnanmış kimseleri neden Allah’ın yolundan engelliyorsunuz? Neden o yolda anlaşılmayacak biçimde bir eğrilik[2*] oluşturmaya çalışıyorsunuz? Üstelik bunu bile bile yapıyorsunuz. Yaptığınız hiçbir şey, Allah’a gizli kalmaz.”

[1*] Kitaplarında uzman olan kişiler

[2*] İveç: Dışarıdan bakıldığında kolaylıkla anlaşılamayacak bir eğrilik, çarpıtmadır. Allah’ın gönderdiği bütün Kitaplarda iveç yöntemi ile inananlar saptırılmaya çalışılmıştır. Bkz. (Al-i İmran 3/99), (Araf 7/45, Araf 7/86),  (Hud 11/19), (İbrahim 14/3), (Kehf 18/1)

 


(Al-i İmran 3/100)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تُطِيعُوا فَرِيقًا مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ
Ey inanıp güvenenler! Kendine kitap verilenlerin bir kesimine uyarsanız, inanıp güvendikten sonra sizi ayetleri görmeyecek hale getirirler (kâfir yaparlar).


(Al-i İmran 3/101)
وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَأَنْتُمْ تُتْلَىٰ عَلَيْكُمْ آيَاتُ اللَّهِ وَفِيكُمْ رَسُولُهُ ۗ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللَّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
Siz (inanıp güvendikten sonra) ayetleri nasıl görmezsiniz? Size Allah'ın ayetleri okunmakta ve onun elçisi içinizde bulunmaktadır. Kim Allah'a sıkı sarılırsa, doğru yola girmiş olur.


(Al-i İmran 3/102)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ
Ey inanıp güvenenler! Allah’tan çekinerek nasıl korunmak gerekiyorsa öyle korunun . Son nefesinize kadar Allah’a teslim olmaya devam edin!"


(Al-i İmran 3/103)
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا ۚ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنْتُمْ أَعْدَاءً فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلَىٰ شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَأَنْقَذَكُمْ مِنْهَا ۗ كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Allah'ın ipine (Kur’an’a)[*] hep beraber sıkı sarılın, uzakta kalmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini aklınızdan çıkarmayın. Bir zamanlar aranızda düşmanlıklar vardı; Allah, kalplerinizi birbirine ısındırdı da O’nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarındaydınız, oradan sizi O kurtardı. Allah, âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.

[*] (Bkz. Nisa 4/174,175)


(Al-i İmran 3/104)
وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ ۚ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
İçinizde insanları iyiliğe çağıran, marufa uymalarını isteyen ve münkere[1*] karşı çıkan önder bir toplum (ümmet) bulunsun. İşte umduklarını bulacak olanlar onlardır[2*].

[1*] Maruf, bilinen demektir. Bu bilgi ya Kur’ân’dan ya da ona aykırı olmayan gelenekten elde edilir. Zıttı ‘münker’dir.

[2*] Ümmet (toplum), en az bir liderden ve onun etrafında bir şeriata (marufa uygun değerlere) tabi olarak toplanmayı başarabilen kavim veya kavimlerdir. Ümmet kelimesini millet, kavim kelimesini halk olarak Türkçeye çevirmek mümkündür. Halkları millet yapan şey ile kavimleri ümmet yapan şey, marufa uygun değerler (hikmetler) etrafında toplanabilmek ve iş birliği yapmaktır. (Ümmet ve kavim kelimeleri için bakınız Araf 7/159 ve dipnotu.) 

 


(Al-i İmran 3/105)
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ ۚ وَأُولَٰئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
Kendilerine açık âyetler geldikten sonra onlardan uzakta kalan ve ihtilaf çıkaranlar gibi olmayın. Onları bekleyen büyük bir azap vardır.


(Al-i İmran 3/106)
يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ ۚ فَأَمَّا الَّذِينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ أَكَفَرْتُمْ بَعْدَ إِيمَانِكُمْ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ
Bazı yüzlerin ak olduğu, bazı yüzlerin de karardığı hesap gününde, yüzleri kararanlara şöyle denir: "Siz inandıktan sonra kâfir oldunuz[*], değil mi? Kâfir olmanıza karşılık, tadın şu azabı!”

[*] ...


(Al-i İmran 3/107)
وَأَمَّا الَّذِينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَفِي رَحْمَةِ اللَّهِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
Yüzleri ak olanlar ise Allah'ın verdiği iyilik ve ikramlar içinde olacaklar, onlar orada ölümsüz olarak kalacaklardır.


(Al-i İmran 3/108)
تِلْكَ آيَاتُ اللَّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ ۗ وَمَا اللَّهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِلْعَالَمِينَ
Bunlar Allah'ın ayetleridir, sana bütün gerçekliği ile okuyoruz. Allah, kimseye haksızlık yapılmasını istemez.


(Al-i İmran 3/109)
وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۚ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ
Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Bütün işler, Allah’a arz edilir.


(Al-i İmran 3/110)
كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ ۗ وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ ۚ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ
Siz insanlar için çıkarılmış en iyi toplumsunuz. Allah’a inanıp güvenir, marufun (Kur’an ölçülerine uygun olanın) yapılmasını ister, münkere (o ölçülere uymayana) karşı çıkarsınız. Ehl-i kitap[*] da inanıp güvenseydi kendileri için iyi olurdu. İçlerinde inanıp güvenenler vardır ama çoğu yoldan çıkmıştır.

[*] Kitaplarında uzman olan kişiler


(Al-i İmran 3/111)
لَنْ يَضُرُّوكُمْ إِلَّا أَذًى ۖ وَإِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ
Onlar size sıkıntıdan başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar, gerisin geri dönüp kaçarlar. Sonra yardım da görmezler.


(Al-i İmran 3/112)
ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ أَيْنَ مَا ثُقِفُوا إِلَّا بِحَبْلٍ مِنَ اللَّهِ وَحَبْلٍ مِنَ النَّاسِ وَبَاءُوا بِغَضَبٍ مِنَ اللَّهِ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُ ۚ ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ الْأَنْبِيَاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ ۚ ذَٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ
Allah’ın desteğini ve insanların desteğini almamış olanlar, her yerde alçaklık damgası yer, Allah’ın gazabına gelirler. Üzerlerinde çaresizlik damgası da olur. Çünkü Allah'ın âyetlerini görmezlikten gelmiş ve nebîlerini haksız yere öldürmüşlerdir. Bu ceza, yaptıkları isyana ve aşırı davranışlarına karşılıktır.


(Al-i İmran 3/113)
لَيْسُوا سَوَاءً ۗ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ أُمَّةٌ قَائِمَةٌ يَتْلُونَ آيَاتِ اللَّهِ آنَاءَ اللَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ
Hepsi bir değildir, Ehl-i Kitap[1*] içinde dik duruşlu bir toplum da vardır. Onlar gecenin bölümlerinde[2*] Allah’ın âyetlerini okur, secde ederler.

[1*] Kitaplarında uzman olan kişiler

[2*] Güneşin batmasından, doğmasına kadar olan gece, birbirine eşit olmayan 3 ayrı dilimden oluşur.

1- Güneşin batmasından (akşam namazı) küçük yıldızların görünmesine kadar (yatsı namazı sonu) olan bölüm,

2- Tam karanlık gece yarısı (teheccüd namazı kılınabilecek bölüm)

3- Küçük yıldızların kaybolmaya başlamasından (seher, sahur vakti) doğu ufkunda oluşan enine kızıllığın güneşin doğması ile son bulduğu(sabah namazının sonu) bölüm.

Birinci dilim ile üçüncü dilim eşit ve simetriktir. Orta bölüme gece yarısı veya ortası denir.

Gecenin bölümleri ve namaz vakitleri hakkında daha detaylı bilgi için (Bkz. Müzzemmil 73/20, Hud 11/114, İsra 17/78,79, Ta-Ha 20/130, Rum 30/17-18, Mümin 40/55.)

 


(Al-i İmran 3/114)
يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَأُولَٰئِكَ مِنَ الصَّالِحِينَ
Bunlar Allah'a ve ahiret gününe inanan, marufa (Kitab’a) uygun olanı isteyen, münkere (o ölçülere uymayana) karşı çıkan ve hayırlı işlerde yarışan kimselerdir. İyi olanlar işte bunlardır.


(Al-i İmran 3/115)
وَمَا يَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ يُكْفَرُوهُ ۗ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ
Bunların yaptığı hiçbir iyilik göz ardı edilmez. Allah, kendisinden çekinerek korunanları bilir.


(Al-i İmran 3/116)
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلَا أَوْلَادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا ۖ وَأُولَٰئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ ۚ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
Kâfirlerin[*] malları da çocukları da Allah’a karşı bir fayda sağlamaz. Onlar cehennem ahalisidir, orada ölümsüz olarak kalacaklardır..

[*]  Âyetleri görmezlikten gelenlerin.

 


(Al-i İmran 3/117)
مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ فِي هَٰذِهِ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ رِيحٍ فِيهَا صِرٌّ أَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ فَأَهْلَكَتْهُ ۚ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَٰكِنْ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Dünya hayatında yaptıkları iyilikler (Allah için olmadığından), kavurucu soğuk bir rüzgarın, yanlışlara dalan bir topluluğun ekinini vurup mahvetmesi gibi mahvolur, (bir faydasını görmezler). Allah, onlara yanlış yapmaz, yanlışı onlar kendilerine yaparlar.


(Al-i İmran 3/118)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالًا وَدُّوا مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ ۚ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ ۖ إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ
Ey inanıp güvenenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin, sizi bozmak için yapmadıklarını bırakmazlar. Hep işlerinizi çıkmaza sokacak şeyler isterler. Nefretleri sözlerinden belli olur. İçlerindeki nefret ise daha büyüktür. Eğer aklınızı kullanırsanız onların göstergelerini size tam olarak açıkladık.


(Al-i İmran 3/119)
هَا أَنْتُمْ أُولَاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلَا يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّهِ وَإِذَا لَقُوكُمْ قَالُوا آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْأَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ ۚ قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْ ۗ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Bakın! Siz onları seven kimselersiniz ama onlar sizi sevmezler. Siz Kitabın tamamına inanırsınız oysa onlar sizinle karşılaşınca “İnandık!” der, kendi başlarına kalınca nefretlerinden tırnaklarını yerler. Onlara de ki “Nefretinizden çatlayın!”. Onların içinde neler olduğunu Allah bilir.


(Al-i İmran 3/120)
إِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَا ۖ وَإِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لَا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا ۗ إِنَّ اللَّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
Size bir iyilik dokunsa onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse mutlu olurlar. Kendinizi koruyarak sabrederseniz tuzaklarının size bir zararı olmaz. Yaptıkları her şeyi çepeçevre kuşatan Allah’tır.


(Al-i İmran 3/121)
وَإِذْ غَدَوْتَ مِنْ أَهْلِكَ تُبَوِّئُ الْمُؤْمِنِينَ مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِ ۗ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Bir sabah evinden çıkmış, müminleri savaşacakları yerlere yerleştiriyordun. Her şeyi dinleyen ve bilen Allah’tır.


(Al-i İmran 3/122)
إِذْ هَمَّتْ طَائِفَتَانِ مِنْكُمْ أَنْ تَفْشَلَا وَاللَّهُ وَلِيُّهُمَا ۗ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
Allah müminlerin en yakını olduğu halde içinizden iki bölük korkudan dağılmaya yüz tutmuştu. Müminler yalnız Allah'a dayansınlar.


(Al-i İmran 3/123)
وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ بِبَدْرٍ وَأَنْتُمْ أَذِلَّةٌ ۖ فَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Siz güvenlik zaafına düşmüşken[*] bile Allah, Bedir'de yardımıyla sizi zafere ulaştırdı. Öyleyse Allah'tan çekinerek kendinizi koruyun ki O’na karşı görevinizi yerine getiresiniz.

[*] (Bkz. Enfâl 8/67)

 


(Al-i İmran 3/124)
إِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِنِينَ أَلَنْ يَكْفِيَكُمْ أَنْ يُمِدَّكُمْ رَبُّكُمْ بِثَلَاثَةِ آلَافٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ مُنْزَلِينَ
O gün müminlere şöyle diyordun: “Allah’ın inen üç bin melekle yardım etmesi size yetmez mi?”


(Al-i İmran 3/125)
بَلَىٰ ۚ إِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا وَيَأْتُوكُمْ مِنْ فَوْرِهِمْ هَٰذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُمْ بِخَمْسَةِ آلَافٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ مُسَوِّمِينَ
Yeter tabii. Ama koruma tedbirlerinizi alarak sabırlı davranırsanız, onlar da bu hırsla üzerinize gelirlerse Rabbiniz (Sahibiniz) size, onların peşlerini bırakmayan beş bin melekle destek verecektir.


(Al-i İmran 3/126)
وَمَا جَعَلَهُ اللَّهُ إِلَّا بُشْرَىٰ لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُمْ بِهِ ۗ وَمَا النَّصْرُ إِلَّا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
Allah bu desteği, sadece bir zafer müjdesi olsun ve kalpleriniz yatışsın diye verir. Yoksa zafer, yalnızca Allah katındandır. O üstündür, doğru kararlar verir.


(Al-i İmran 3/127)
لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَائِبِينَ
Bu desteği, kâfirlerin[*] bir bölümünü koparıp atmak, perişan etmek veya kaybetmiş olarak geri dönmeleri için verir.

[*] Âyetleri görmezlikten gelenlerin.

 


(Al-i İmran 3/128)
لَيْسَ لَكَ مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ أَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَإِنَّهُمْ ظَالِمُونَ
Bu konuda senin elinde bir şey yoktur; (kafirler ya dönüş yapar) Allah tevbelerini kabul eder veya yanlışlar içinde kaldıklarından dolayı onlara azap eder[*].

[*] Allah Teâlâ elçilerine  sadece, sözlerini insanlara ulaştırma (tebliğ), açıklama (beyân), müjdeleme ve uyarma görevi vermiştir. Hiçbir elçinin koruma görevi yoktur.  Allah Teâlâ Rasulullah’a şöyle buyurur:

"Yüz çevireceklerse çevirsinler, biz seni onlara bekçi göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir." (Şura 42/48)

Hiçbir elçinin vekillik görevi yoktur. Ne halka karşı Allah'ın vekilliğini, ne de Allah'a karşı hal­kın vekilli­ğini yaparlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"… Biz seni onların üzerinde bir koruyucu yapmadık. Sen onların üzerinde bir vekil de değilsin." (En'am 6/107

"Sen sadece bir uyarıcısın. Her şeye vekil olan Allah'tır." (Hud 11/12)

Elçi kimseyi yola getiremez. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Sen, istediğini yola getiremezsin, ama Allah, isteyeni yola getirir. Çünkü yola gelecekleri en iyi o bilir."  (Kasas 28/56)  Elçi sadece doğru yolu gösterir.

Allah Teâlâ, Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme şu emri vermiştir:

"De ki "Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de olgunlaştırmaya.” De ki "Beni Allah'ın azabından hiç kimse kurta­ramaz. Ben ondan başka bir sığınak da bula­mam. Benimkisi yalnız Allah'tan olanı, onun gön­derdiklerini tebliğdir, o kadar." (Cin 72/21-23)

 


(Al-i İmran 3/129)
وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۚ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ ۚ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ
Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. O, affı hak edeni affeder, azabı hak edene de azap eder. Bağışlaması çok, iyiliği bol olan Allah’tır.


(Al-i İmran 3/130)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبَا أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً ۖ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Ey inanıp güvenenler (müminler)! Özelliği kat kat katlanıp artma olan faizi yemeyin[*]. Allah'tan çekinin ki umduğunuza kavuşasınız.

[*] Katlanarak artma faizin özelliğidir. Mesela %5 faizle alınan borç zamanında ödenmezse onun faizi katlanarak artar. (Daha detaylı bilgi için Bkz Bakara 2/275,276)

Ayetteki  أَضْعَافًا مُّضَاعَفَةً ifadesi Arap dili açısından الرِّبَا = riba kelimesinin halidir. Yani ribanın özelliğini ifade eder. Bu özellik geçici ise ona müntakile veya mütenakkile, kalıcı ise sabite denir. Kat kat katlanarak artmak ribanın değişmez özelliği olduğu için ayete yukarıdaki meal dışında meal vermek uygun olmaz.
 


(Al-i İmran 3/131)
وَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ
Ayetleri görmezlik edenler (kafirler) için hazırlanmış olan o ateşten kendinizi koruyun.


(Al-i İmran 3/132)
وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
Allah'a ve elçisine boyun eğin ki iyilik bulasınız.


(Al-i İmran 3/133)
وَسَارِعُوا إِلَىٰ مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ
Yarışmaya girin de Rabbiniz tarafından bağışlanma hakkını ve genişliği gökler ile yer arası kadar olan Cenneti kazanın. Orası, Allah’tan çekinerek kendini koruyanlar[*] için hazırlanmıştır.

[*] Müttakiler: Allah’tan çekinerek kendini koruyanlar, kendini(fıtratı) bozmayanlar.  (Detaylı açıklama için bakınız Bakara 2/2)

 


(Al-i İmran 3/134)
الَّذِينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ ۗ وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
(Yarışı kazanacak olanlar;) Bollukta ve darlıkta hayra harcayan, öfkelerine hakim olan ve insanların kusurlarına bakmayanlardır. Allah, güzel davrananları sever.


(Al-i İmran 3/135)
وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللَّهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا اللَّهُ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلَىٰ مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Onlar bir çirkinlik yapar veya kendilerini kötü duruma düşürürlerse derhal Allah'ı hatırlar ve günahlarının bağışlanmasını isterler. Günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir? Bir de yaptıkları yanlışta bile bile direnmezler.


(Al-i İmran 3/136)
أُولَٰئِكَ جَزَاؤُهُمْ مَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَجَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ۚ وَنِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ
Onların ödülleri; Sahiplerinin bağışlaması ve ölümsüz olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan bahçelerdir. Bu çalışmayı yapanların alacağı karşılık, ne güzeldir!


(Al-i İmran 3/137)
قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ سُنَنٌ فَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ
Sizden önce de doğru yolda[1*] olan niceleri (bu Kitapta size) açıkça anlatıldı. Yeryüzünü gezin dolaşın da yalancıların sonunun nasıl olduğunu görün[2*].

[1*] Ayette geçen sünen=  السنن doğru yol anlamına gelen sünnet = السنة‘in çoğuludur. (Kurtubî)

[*2] Bu şekilde gezip dolaşmak Allah’ın yaratılmış ayetleri ile indirilmış ayetlerini birlikte okumaya sebep olur. Aynı zamanda kültür turizmi olarak bilinen bu gezilerin Allah’ın emri olduğu da anlaşılmaktadır.

 


(Al-i İmran 3/138)
هَٰذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّقِينَ
Burada anlatılanlar, insanlar için bir açıklama, çekinerek korunanlara doğru yolu gösterme ve bir öğüttür.


(Al-i İmran 3/139)
وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ
Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanıp güveniyorsanız en üstün olan, sizlersiniz.


(Al-i İmran 3/140)
إِنْ يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُ ۚ وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَاءَ ۗ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ
Siz bir yara aldıysanız, karşınızdaki topluluk da vaktiyle öyle bir yara aldı. Böyle günleri, bir ona bir öbürüne, insanlar arasında döndürüp dururuz. Bu, Allah'ın inanıp güvenenleri bilmesi ve içinizden kimilerini şahit tutması içindir. Allah, yanlış yapanları sevmez[*].

[*] Müslümanlar Uhud'da yara aldılar, Mekkeli müşrikler de Bedir'de yara almışlardı.

 


(Al-i İmran 3/141)
وَلِيُمَحِّصَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ
Bunun bir sebebi de Allah’ın inanıp güvenenleri arındırması ve kâfirleri çaresiz bırakması içindir.


(Al-i İmran 3/142)
أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللَّهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ
Yoksa Allah, içinizden mücadele (cihad)[1*] edenleri bilmeden ve sabredenleri de bilmeden cennete gireceğinizi mi hesap etmiştiniz[2*]?

[1*] Cihad, olanca gücüyle mücadele demektir. Bu mücadele düşmana karşı, hayatın sıkıntılarına karşı veya şeytanın tuzaklarına karşı olabilir. Cihadı, Allah’ın emir ve yasaklarını ilk sıraya alarak yürütenler kazanırlar.

[2*] “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «İman ettik» demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?” (Ankebût 29/2)

 


(Al-i İmran 3/143)
وَلَقَدْ كُنْتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِنْ قَبْلِ أَنْ تَلْقَوْهُ فَقَدْ رَأَيْتُمُوهُ وَأَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
Ölümle burun buruna gelinceye kadar, ölmek istiyordunuz. Ama ölümü görünce donup kaldınız!


(Al-i İmran 3/144)
وَمَا مُحَمَّدٌ إِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ ۚ أَفَإِنْ مَاتَ أَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلَىٰ أَعْقَابِكُمْ ۚ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلَىٰ عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللَّهَ شَيْئًا ۗ وَسَيَجْزِي اللَّهُ الشَّاكِرِينَ
Muhammed sadece bir elçi­dir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz? Gerisin geri dönenin Allah'a bir zararı olmaz. Allah, görevini yapanları[*1] ödüllendirecektir.

[*1] Ayetin bu bölümü, “Allah, şükredenleri ödüllendirecektir” şeklinde tercüme edilir. Şükür, kadir kıymet bilmek ve yapılan iyiliği karşılıksız bırakmamaktır. Türkçede bunu en iyi karşılayan kelime “görevini yerine getirme” olduğundan biz bu anlamı tercih ettik.


(Al-i İmran 3/145)
وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَنْ تَمُوتَ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ كِتَابًا مُؤَجَّلًا ۗ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْآخِرَةِ نُؤْتِهِ مِنْهَا ۚ وَسَنَجْزِي الشَّاكِرِينَ
Allah'ın izni olmadan, yazılı eceli gelmeden kimse ölmez. Kim dünyalık isterse ona ondan veririz. Kim ahiretlik isterse ona da ondan veririz. Biz, görevini yapanları ödüllendireceğiz.


(Al-i İmran 3/146)
وَكَأَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا وَهَنُوا لِمَا أَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُوا ۗ وَاللَّهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ
Kendilerini Rablerine (Sahiplerine) teslim etmiş çok kişi, nice nebî ile birlikte savaştı. Onlar, Allah yolunda başlarına gelenden ötürü zayıflık göstermediler ve savaşa ara vermediler. Allah, sabredenleri sever.


(Al-i İmran 3/147)
وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلَّا أَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ
Dedikleri sadece şuydu: "Rabbimiz (Sahibimiz)! Günahlarımızı ve davranışlarımızdaki aşırılıkları bağışla! Ayaklarımızı kaydırma! Şu kafirler topluluğuna karşı bize yardım et!”


(Al-i İmran 3/148)
فَآتَاهُمُ اللَّهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الْآخِرَةِ ۗ وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
Allah onlara dünyadan beklediklerini verdi. Ahiretten beklediklerinin de pek güzelini verdi. Allah, güzel davrananları sever.


(Al-i İmran 3/149)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تُطِيعُوا الَّذِينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلَىٰ أَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرِينَ
Ey inanıp güvenenler! Âyetleri görmezlikten gelenlere (kâfirlere) boyun eğerseniz, sizi gerisin geri çevirirler; her şeyinizi kaybedersiniz[*].

[*] Dininizden dönmeden sizden razı olmazlar.


(Al-i İmran 3/150)
بَلِ اللَّهُ مَوْلَاكُمْ ۖ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِرِينَ
Hayır! Size en yakın olan Allah’tır. O, yardım edenlerin en iyisidir.


(Al-i İmran 3/151)
سَنُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَا أَشْرَكُوا بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا ۖ وَمَأْوَاهُمُ النَّارُ ۚ وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِمِينَ
Kâfirlerin[1*] kalplerine korku salacağız. Çünkü onlar, Allah’ın indirdiği bir delile dayanmadan O’na ortaklar koşmuşlardır[2*]. Varıp kalacakları yer cehennemdir. Bu yanlışı yapanların yerleşecekleri yer ne kötüdür!

[1*] Âyetleri görmezlikten gelenlerin.

[2*] Allah’ın kitabına rağmen icma ve kıyas gibi deliller oluşturup yeni hükümler ortaya koyanlar bu kapsama girerler. 

 


(Al-i İmran 3/152)
وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللَّهُ وَعْدَهُ إِذْ تَحُسُّونَهُمْ بِإِذْنِهِ ۖ حَتَّىٰ إِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي الْأَمْرِ وَعَصَيْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا أَرَاكُمْ مَا تُحِبُّونَ ۚ مِنْكُمْ مَنْ يُرِيدُ الدُّنْيَا وَمِنْكُمْ مَنْ يُرِيدُ الْآخِرَةَ ۚ ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْ ۖ وَلَقَدْ عَفَا عَنْكُمْ ۗ وَاللَّهُ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ
Bakın! Allah, verdiği sözü tuttu; anlaşmazlığa düşüp dağılıncaya kadar onun izniyle kâfirleri kırıp geçirdiniz. İstediğiniz zaferi göstermesinden sonra isyan ettiniz. Kiminiz dünyayı istiyor, kiminiz de ahireti istiyordu. Sonra sizi, yıpratıcı bir imtihandan geçirmek için onların karşısında bozguna uğrattı. Allah'ın inanıp güvenenlere ikramı bol olduğu için yine de sizi affetti.


(Al-i İmran 3/153)
إِذْ تُصْعِدُونَ وَلَا تَلْوُونَ عَلَىٰ أَحَدٍ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ فِي أُخْرَاكُمْ فَأَثَابَكُمْ غَمًّا بِغَمٍّ لِكَيْلَا تَحْزَنُوا عَلَىٰ مَا فَاتَكُمْ وَلَا مَا أَصَابَكُمْ ۗ وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
Dağa tırmanıyor, dönüp kimseye bakmıyordunuz. Elçimiz de arkanızdan sizi çağırıyordu. Allah, sizi kederden kedere uğrattı ki elinizden kaçana da başınıza gelene de üzülmeyesiniz. Yaptığınız her şeyin iç yüzünü bilen Allah’tır.


(Al-i İmran 3/154)
ثُمَّ أَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشَىٰ طَائِفَةً مِنْكُمْ ۖ وَطَائِفَةٌ قَدْ أَهَمَّتْهُمْ أَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللَّهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ ۖ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ مِنْ شَيْءٍ ۗ قُلْ إِنَّ الْأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ ۗ يُخْفُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَ ۖ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هَاهُنَا ۗ قُلْ لَوْ كُنْتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَىٰ مَضَاجِعِهِمْ ۖ وَلِيَبْتَلِيَ اللَّهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ ۗ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
O kederden sonra size bir güven duygusu ve bir kesimi rahatlatan tatlı bir uyku verdi. Bir kesim de kendi derdine düşmüştü. Allah hakkında, gerçek dışı kuruntulara, cahiliye kuruntusuna kapılarak "Bu işten elimize ne geçti ki?" diyorlardı. De ki: "Bütün işler Allah içindir". Sana açmadıklarını içlerinde gizliyor, "Bu iş lehimize olsaydı burada öldürülmezdik" diyorlardı. De ki: "Evlerinizde bile olsaydınız, öldürülecekleri yazılanlar, düşecekleri yere kadar gelirlerdi". Bunlar, Allah'ın içinizde olanı denemesi ve kalplerinizdeki kirleri iyice gidermesi içindir. İçinizde ne olduğunu bilen Allah’tır.


(Al-i İmran 3/155)
إِنَّ الَّذِينَ تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا ۖ وَلَقَدْ عَفَا اللَّهُ عَنْهُمْ ۗ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ حَلِيمٌ
İki ordunun karşılaştığı gün emre aykırı davrananların[*1] ayaklarını, yaptıkları bazı işlerden dolayı şeytan kaydırmak istedi. Allah onları affetti. Çünkü Allah çokça bağışlar, yumuşak davranır.

[*1] (Bunun sebebi, Al-i İmran 3/152 âyette geçmişti.)


(Al-i İmran 3/156)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ كَفَرُوا وَقَالُوا لِإِخْوَانِهِمْ إِذَا ضَرَبُوا فِي الْأَرْضِ أَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُوا لِيَجْعَلَ اللَّهُ ذَٰلِكَ حَسْرَةً فِي قُلُوبِهِمْ ۗ وَاللَّهُ يُحْيِي وَيُمِيتُ ۗ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
Ey inanıp güvenenler! Âyetleri görmezlikten gelenler (kâfirler) gibi olmayın. Onlar, yolculuğa çıkan veya savaşa giden kardeşleri için "Yanımızda olsalardı ne ölür ne de öldürülürlerdi." derler. Bu, Allah’ın yüreklerinde acı oluşturması içindir. Canı veren ve alan Allah'tır. Yaptığınız her şeyi gören de Allah’tır.


(Al-i İmran 3/157)
وَلَئِنْ قُتِلْتُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz Allah’ın bağışlaması ve iyiliği, biriktirebileceğiniz[*] her şeyden hayırlı olur.

[*] Arap edebiyatındaki iltifat sanatı bizde olmadığından meâlde bu sanat yok sayılmıştır. (Bkz. Bakara 2/49’un dipnotu)

 


(Al-i İmran 3/158)
وَلَئِنْ مُتُّمْ أَوْ قُتِلْتُمْ لَإِلَى اللَّهِ تُحْشَرُونَ
Ölseniz de öldürülseniz de toplanacağınız yer, Allah’ın huzurudur.


(Al-i İmran 3/159)
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ لِنْتَ لَهُمْ ۖ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ ۖ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ ۖ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ ۚ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
Onlara nazik davranman, Allah’ın sana olan iyiliği sebebiyledir. Kaba ve katı yürekli olsan yanından dağılıp giderler. Öyleyse kusurlarına bakma, bağışlanmalarını iste. Her konuda görüşlerini al. Bir de karar verdin mi, yalnız Allah’a güvenip dayan. Allah kendine güvenip dayananları sever.


(Al-i İmran 3/160)
إِنْ يَنْصُرْكُمُ اللَّهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْ ۖ وَإِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذِي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِهِ ۗ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
Allah yardım ederse, sizi kimse yenemez. Yüzüstü bırakırsa size kim yardım edebilir? Müminler, yalnız Allah'a güvenip dayansınlar.


(Al-i İmran 3/161)
وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَغُلَّ ۚ وَمَنْ يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ۚ ثُمَّ تُوَفَّىٰ كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Bir nebînin güveni kötüye kullanma hakkı yoktur. Güveni kötüye kullanan, Kıyamet günü yaptığı kötülükle birlikte huzura gelir. Sonra herkese kazandığı tam verilir. Kimseye haksızlık yapılmaz.


(Al-i İmran 3/162)
أَفَمَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللَّهِ كَمَنْ بَاءَ بِسَخَطٍ مِنَ اللَّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ ۚ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ
Allah'ın gazabına uğrayan kimse, Allah'ın razı olacağı şeyler peşinde koşan gibi olur mu? Onun varacağı yer cehennemdir. Ne kötü hale düşmektir o!


(Al-i İmran 3/163)
هُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ اللَّهِ ۗ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ
Allah katında her birinin yeri farklıdır. Yaptıkları her şeyi gören Allah’tır.


(Al-i İmran 3/164)
لَقَدْ مَنَّ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولًا مِنْ أَنْفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
Allah, içlerinden elçi çıkararak müminlere iyilikte bulundu. Bu Elçi onlara Allah’ın âyetlerini okur, onları geliştirir, onlara Kitabı ve hikmeti öğretir. Onlar daha önce açık bir sapkınlık içinde idiler.


(Al-i İmran 3/165)
أَوَلَمَّا أَصَابَتْكُمْ مُصِيبَةٌ قَدْ أَصَبْتُمْ مِثْلَيْهَا قُلْتُمْ أَنَّىٰ هَٰذَا ۖ قُلْ هُوَ مِنْ عِنْدِ أَنْفُسِكُمْ ۗ إِنَّ اللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Başınıza bir olay gelince[1*] “Bu da nereden çıktı?” demeniz mi gerekir? Siz karşı tarafa bunun iki katını yapmıştınız. De ki “O, sizden kaynaklandı[2*]. Her şeye bir ölçü koyan Allah’tır[3*].”

[1*] Uhud’da yenildiğiniz zaman

[2*] Uhud yenilgisinin sebebi, okçuların disiplinsizliğidir. Yukarıdaki ayetlerde belirtilmiştir (Bkz. Al-i İmran 3/152)

[3*] Kim Allah’ın savaşla ilgili koyduğu ölçülere uymazsa o kaybeder. Allah’ın savaş ile ilgili koyduğu ölçülerden bazıları için Bkz. : (Enfal 8/15, 16), (Enfal 8/45-47), (Enfal 8/57), (Enfal 8/67,68), (Rum 30/2-4), (Muhammed 47/4), 
 


(Al-i İmran 3/166)
وَمَا أَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِإِذْنِ اللَّهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِنِينَ
İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelenler, Allah’ın onayıyla geldi. Bunu yaptı ki inanıp güvenenleri bilsin.


(Al-i İmran 3/167)
وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ نَافَقُوا ۚ وَقِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَوِ ادْفَعُوا ۖ قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالًا لَاتَّبَعْنَاكُمْ ۗ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ أَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْإِيمَانِ ۚ يَقُولُونَ بِأَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ ۗ وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ
Bir de iki yüzlülük (münafıklık) edenleri bilmek için yaptı. Onlara: "Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunma yapın!" denince “Savaşmayı bilsek, elbette geliriz!" demişlerdi. O gün, imandan çok kâfirliğe yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Onların neleri gizlediğini en iyi bilen Allah’tır.


(Al-i İmran 3/168)
الَّذِينَ قَالُوا لِإِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ أَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا ۗ قُلْ فَادْرَءُوا عَنْ أَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
Oturdukları yerden, kardeşleri için şöyle diyorlardı: "Bizi dinleselerdi öldürülmezlerdi.” De ki "İddianızda haklı iseniz kendi ölümünüzü engelleyin.”


(Al-i İmran 3/169)
وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا ۚ بَلْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ
Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma; onlar, diridirler. Sahipleri katında kendilerine rızık da verilir.


(Al-i İmran 3/170)
فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ أَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Allah'ın verdikleriyle mutlu olurlar. Henüz aralarına katılmamış olanlara da “Üzerlerinde ne korku olacak ne de üzülecekler.” diye müjde vermek isterler.


(Al-i İmran 3/171)
يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللَّهِ وَفَضْلٍ وَأَنَّ اللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُؤْمِنِينَ
Allah'ın nimetini ve ikramını da müjdelemek isterler. Allah, inanıp güvenenlerin ödülünü azaltmaz.


(Al-i İmran 3/172)
الَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِلَّهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَا أَصَابَهُمُ الْقَرْحُ ۚ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا أَجْرٌ عَظِيمٌ
Savaşta yara aldıktan sonra, Allah’ın ve Elçisinin çağrısına koşanlardan güzel davranan ve Allah’tan çekinerek korunanlar, büyük bir ödül alacaklardır.


(Al-i İmran 3/173)
الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
Bunlara (yolda) bazı kimseler şöyle dediler: "İnsanlar size karşı toparlandı, onlardan korkun". Bu söz imanlarını artırdı ve şöyle dediler: "Allah bize yeter. O asla güveni boşa çıkarmaz!"


(Al-i İmran 3/174)
فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللَّهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُوا رِضْوَانَ اللَّهِ ۗ وَاللَّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ
Sonra Allah’ın nimeti ve ikramı ile bir sıkıntı görmeden geri döndüler. Onlar, Allah’ı razı etmeye çalışıyorlardı. Allah, büyük ikram sahibidir.


(Al-i İmran 3/175)
إِنَّمَا ذَٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ
Size o sözü[*] söyleyen Şeytandır. O, (sadece) kendi yandaşlarını korkutur.İnanıp güveniyorsanız onlardan korkmayın, benden korkun.

[*] Peygamberimiz Mekke ordusunu takibe koyulduğu zaman Ebu Süfyan onları caydırmak için casus göndermiş ve yukarıdaki sözü söyletmişti. Bu söz ters etki göstermiş, Müslümanların inanç ve özgüvenini artırmıştı.


(Al-i İmran 3/176)
وَلَا يَحْزُنْكَ الَّذِينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ ۚ إِنَّهُمْ لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئًا ۗ يُرِيدُ اللَّهُ أَلَّا يَجْعَلَ لَهُمْ حَظًّا فِي الْآخِرَةِ ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
Ayetleri örtmek (kâfir olmak) için olanca gücü ile çalışanlar seni üzmesinler. Onlar Allah'a hiçbir şekilde zarar veremezler. Allah da onlara ahirette bir pay vermek istemez. Onları bekleyen büyük bir azap vardır.


(Al-i İmran 3/177)
إِنَّ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْإِيمَانِ لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئًا وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
İmanı verip kâfirliği alanlar, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezler. Onların hak ettiği acıklı bir azaptır.


(Al-i İmran 3/178)
وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ خَيْرٌ لِأَنْفُسِهِمْ ۚ إِنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ لِيَزْدَادُوا إِثْمًا ۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ
Ayetleri örtenler, verdiğimiz fırsatın kendi iyiliklerine olduğunu sanmasınlar. Fırsatı günahlarını artırsınlar diye veriyoruz. Onların hak ettiği alçaltıcı bir azaptır.


(Al-i İmran 3/179)
مَا كَانَ اللَّهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِنِينَ عَلَىٰ مَا أَنْتُمْ عَلَيْهِ حَتَّىٰ يَمِيزَ الْخَبِيثَ مِنَ الطَّيِّبِ ۗ وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ وَلَٰكِنَّ اللَّهَ يَجْتَبِي مِنْ رُسُلِهِ مَنْ يَشَاءُ ۖ فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ ۚ وَإِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا فَلَكُمْ أَجْرٌ عَظِيمٌ
Allah müminleri, bu halde[1*] bırakmaz, zamanla temizi pisten ayırır. Allah gizli bilgilerini de sizinle paylaşmaz. Onun için uygun gördüğü bir elçi seçer[2*]. Siz, Allah'a ve elçilerine inanıp güvenin. Eğer inanıp güvenir ve kendinizi korursanız büyük bir ödülü hak edersiniz.

[1*] Arap edebiyatındaki iltifat sanatı bizde olmadığından meâlde bu sanat yok sayılmıştır. (Bkz. Bakara 2/49’un dipnotu)

[2*]  “Allah, bir insanla ilham yoluyla, perde arkasından veya tercih ettiği şeyi kendi izniyle içine fısıldasın diye elçi gönderme dışında bir yolla konuşmaz. Yüce olan ve doğru kararlar veren O’dur.” (Şura 42/51)
 


(Al-i İmran 3/180)
وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَبْخَلُونَ بِمَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ هُوَ خَيْرًا لَهُمْ ۖ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَهُمْ ۖ سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُوا بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ۗ وَلِلَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۗ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ
Allah'ın ikram olarak verdiği şeylerde cimrilik edenler, onun kendileri için hayırlı olacağını sanmasınlar. Hayır, bu onların aleyhine olur ve cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü boyunlarına dolanır. Gökler ve yerdeki her şey Allah’a kalacaktır. Yaptıklarınızın iç yüzünü bilen Allah’tır.


(Al-i İmran 3/181)
لَقَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ فَقِيرٌ وَنَحْنُ أَغْنِيَاءُ ۘ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْأَنْبِيَاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ
"Allah fakir, biz zenginiz!" diyenlerin sözünü, Allah elbette işitti. Söyledikleri sözü ve nebilerini haksız yere öldürmelerini kaydedecek[*] ve bir gün şöyle diyeceğiz: “Şu yangın azabını tadın bakalım!

[*] Artık Yahudilerin öldüreceği bir nebi olmadığına göre bu ayette ifade edilen şey, her insanın hayat boyu yaptıklarının kaydedildiği defterlerin yeniden gözden geçirileceği olabilir. Benzer ayetler şunlardır:

“Ayetlerimize karşı körlük edeni gördün mü? Der ki “Elbette bana mal da verilecek, evlat da.” Bu kimse gaybın bilgisine mi ulaştı, yoksa Rahman’ın katından söz mü aldı? Böyle şeyler olamaz. Ama biz onun söylediği sözü kayda geçireceğiz ve azabına azap ekleyeceğiz. Onun sözünü ettiği şeyler (malı ve evladı) bize kalacaktır. Kendisi de karşımıza tek başına gelecektir.” (Meryem 19/77-80)

 


(Al-i İmran 3/182)
ذَٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ
Bu, yaptıklarınıza karşılıktır. Allah kullarına haksızlık etmez”.


(Al-i İmran 3/183)
الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ عَهِدَ إِلَيْنَا أَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتَّىٰ يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُ ۗ قُلْ قَدْ جَاءَكُمْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِي بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالَّذِي قُلْتُمْ فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
O sözü söyleyen (Yahudiler) şöyle dediler: “Allah bize, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe bir elçiye inanmama görevi yükledi.” Onlara de ki “Benden önce birçok elçi hem açık belgelerle, hem de bu dediğinizle gelmişti. İddianızda haklı iseniz söyleyin: Onları niye öldürdünüz?”


(Al-i İmran 3/184)
فَإِنْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ جَاءُوا بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُنِيرِ
Seni yalanlarlarsa yalanlasınlar, senden önceki elçiler de yalanlanmıştı. Onlar; mucizeler, hikmet dolu sayfalar[*] ve aydınlatıcı kitaplarla gelmişlerdi.

[*] (Ali- imran 3/81.) ayete göre nebiler, kitap ve hikmet ile geldiği için bu ayetteki zübür, hikmet dolu sayfalar, anlamında olmalıdır.
 


(Al-i İmran 3/185)
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ۗ وَإِنَّمَا تُوَفَّوْنَ أُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ۖ فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَأُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ ۗ وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ
Her beden ölümü tadar. Yaptıklarınızın karşılığı, sadece kıyamet günü tam olarak ödenir. Kim ateşten çıkarılır da cennete konursa[*] kurtulmuş olur. Bu hayat, aldatıcı bir menfaatten başka bir şey değildir.

[*] Bunlar; tartıları hafif gelmiş, büyük günahlardan işlemiş, ancak Allah’a ortak koşmamış(müşrik olmayan) kimselerdir. (Bkz. Nisa 4/48 ve dipnotu.) 

Bu gibi kimselerin önce cehenneme götürülüp daha sonra oradan çıkarılacakları (Araf 7/46-47) ve (Meryem 19/64), (Meryem 19/71,72) ayetlerde bildirilmiştir. Müşriklere yapılacakları bildiren ayetlerden biri şöyledir:

“Sizler, kendini doğrulara kapamış inatçıların hepsini cehenneme atın. İyiliğe karşı duran, saldırgan ve şüphe içinde olanları da atın. Allah ile beraber başka bir ilâh oluşturanı ise en ağır azaba atın.” (Kaf 50/24-26)


(Al-i İmran 3/186)
لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُوا أَذًى كَثِيرًا ۚ وَإِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا فَإِنَّ ذَٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ
Mallarınız ve canlarınız konusunda yıpratıcı bir imtihandan geçirileceğiniz kesindir. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden çok sayıda üzücü söz işiteceğiniz de kesindir. Eğer kendinizi koruyarak sabrederseniz bilin ki bunlar, kararlılık gerektiren işlerdendir[*].

[*] (Bkz. Bakara 2/150,155)
 


(Al-i İmran 3/187)
وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا ۖ فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ
Allah, kendilerine kitap verilenlerden kesin söz aldığında “Bu Kitabı insanlara açık açık anlatacaksınız, asla gizlemeyeceksiniz!” dedi. Verdikleri sözü göz ardı ettiler ve karşılığında geçici bir bedel aldılar. Aldıkları o şey, ne kötüdür[*]!

[*] Bkz. (Bakara 2/159,160), (Bakara 2/174)
 


(Al-i İmran 3/188)
لَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ بِمَا أَتَوْا وَيُحِبُّونَ أَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
Yaptıklarıyla mutlu olan, yapmadıklarıyla övülmek isteyen bu kimselerin azaptan kurtulacaklarını düşünme[*]. Onların hak ettiği acıklı bir azaptır.

[*] Bunlar bazı ayetleri gizlemelerine karşılık dünyalıklar elde ederler. Fakat bu yönleriyle anılmak istemez, kendilerinin dine en büyük hizmet yapan kişi olarak anılmalarını arzu ederler.


(Al-i İmran 3/189)
وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۗ وَاللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Göklerde ve yerde tüm yetkiler Allah'ındır. Her şeye bir ölçü koyan Allah’tır.


(Al-i İmran 3/190)
إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي الْأَلْبَابِ
Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün peş peşe gelişinde, sağlam duruşlu olanlar için göstergeler vardır.


(Al-i İmran 3/191)
الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللَّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىٰ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Onlar; ayakta, otururken ve yanları üstünde iken[*] Allah’ı zikreder (anlayarak Kur’an okur) göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Derler ki "Rabbimiz (Sahibimiz)! Sen bunu boşuna yaratmadın, sana içten boyun eğeriz, bizi o ateşin azabından koru!"

[*] Rüku ve secde halinde iken. Yanlar; eller ve ayaklardır. Rüku ve secdede gövde, yanlar üzerine yüklenir. 
 


(Al-i İmran 3/192)
رَبَّنَا إِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ أَخْزَيْتَهُ ۖ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنْصَارٍ
"Sahibimiz! Sen kimi o ateşe sokarsan perişan edersin. Yanlış yapanların yardımcıları olmaz.”


(Al-i İmran 3/193)
رَبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلْإِيمَانِ أَنْ آمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا ۚ رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الْأَبْرَارِ
"Sahibimiz! Çağrıda bulunan birini işittik; ‘Rabbinize[1*] inanıp güvenin’ diyerek imana çağırıyordu, hemen inandık. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört. Ruhumuzu iyilerin yanına al[2*].”

[1*] Sahibinize.

[2*] Vefat, ruhun bedenden alınması demektir. Ruhlar topluca alınmadığı için ayete bu meal verilmiştir.


(Al-i İmran 3/194)
رَبَّنَا وَآتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلَىٰ رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ ۗ إِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ
"Rabbimiz! Elçilerin aracılığı ile söz verdiğin her şeyi bize ver. Kıyamet günü bizi perişan etme. Sen sözünden dönmezsin."[*]

[*] (Bkz. Furkan 25/70)
 


(Al-i İmran 3/195)
فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ أَنِّي لَا أُضِيعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَىٰ ۖ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍ ۖ فَالَّذِينَ هَاجَرُوا وَأُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَأُوذُوا فِي سَبِيلِي وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا لَأُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلَأُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ ثَوَابًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ ۗ وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ
Rableri, dualarını kabul etti ve dedi ki: "Erkek olsun, kadın olsun, sizden kim iyi bir çaba gösterirse çabasını boşa çıkarmam. Biriniz diğerindensiniz[1*]. Hele hicret[2*] eden, yurdundan çıkarılanlar, yolumda eziyet gören, savaşan ve öldürülenler var ya; onların da hatalarını örter, katımdan bir ödül olarak içinden ırmaklar akan bahçelere sokarım." Güzel karşılık Allah katındadır.

[1*] Her erkek bir kadının oğlu, her kadın bir erkeğin kızıdır. 

“Erkek olsun,kadın olsun, sizden kim iyi bir çaba gösterirse çabasını boşa çıkarmam.”(Al-i İmran 3/195)

Kur’an’da cinsiyet ayrımcılığı yoktur. Kur’an’ın erkek ve kadınlara has yaptığı düzenlemeler fıtrattan ve Allah’ın yaratılışa koyduğu ölçüden kaynaklanır. Bkz (Nisa 4/34).

[2*] Hicret: Göç etmek


(Al-i İmran 3/196)
لَا يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي الْبِلَادِ
Ayetleri örtenlerin (kâfirlerin) şehir şehir dolaşmaları seni aldatmasın.


(Al-i İmran 3/197)
مَتَاعٌ قَلِيلٌ ثُمَّ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ ۚ وَبِئْسَ الْمِهَادُ
Bu, kısa süreli yararlanmadır. Sonunda varıp kalacakları yer cehennemdir. Ne kötü yataktır o!


(Al-i İmran 3/198)
لَٰكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نُزُلًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ ۗ وَمَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ لِلْأَبْرَارِ
Rablerinden[1*] çekinerek korunanları[2*] ise içlerinden ırmaklar akan bahçeler beklemektedir. Ölmemek ve Rableri tarafından ağırlanmak üzere oraya gireceklerdir. Allah katında iyiler için hazırlanan her şey mükemmeldir.

[1*] Sahiplerinden.

[2*] Takva sahibi olanlar: Allah’tan çekinerek korunan, kendini (fıtratını) bozmayanlar (Bkz Bakara 2/2)


(Al-i İmran 3/199)
وَإِنَّ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَمَنْ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِمْ خَاشِعِينَ لِلَّهِ لَا يَشْتَرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلًا ۗ أُولَٰئِكَ لَهُمْ أَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ ۗ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ
Ehl-i kitap[*] içinde Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilmiş olana inanıp güvenen, Allah'a karşı saygılı olanlar vardır. Onlar, Allah’ın ayetlerini geçici bir bedelle değişmezler. Onların, Rableri katında ödülleri vardır. Allah, hesabı çabuk görür.

[*] Kitaplarında uzman olan kişiler


(Al-i İmran 3/200)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Ey inanıp güvenenler! Sabredin, sabırda yarışın, düşmanlarınıza karşı uyanık olun ve Allah'tan çekinerek kendinizi koruyun ki umduğunuza kavuşabilesiniz.